17 Temmuz 2010 Cumartesi

BP, Meksika Körfezi'nde patlayan kuyudaki petrol akışını kestiğini açıkladı; borsada hisseleri yükseldi!

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Eleştiri yazısını tıklayın..


İnsan ile Doğa, Devlet ile Birey, Kadın ile Erkek, Patron ile İşçi veya herhangi bir ikili.. Yeryüzü pratiğinde gerçekleştirilen her 'taraf'ı olan ilişkide, bir taraf zorunlu olarak hep 'sömüren' oluyor; 'neden?' diye soran yok...Peki, 15 bin yıldır süren bu oyundaki yanlış nerede?



Meksika Körfezi'nde İngiliz/Amerikan şirketi BP, yeryüzünün hafızasında yüzlerce yılda onarılamayacak bir araz bırakıyor . Balıkların,kuşların nüfus sayımı yok; kayıplar belirsiz.

Doğanın şehitleri kabul etsek okyanusa bıraktığımız bu canlı bedenleri,
petrolsüz yaşayamayan, katrana bulanmış ruhlarımızı/kara vicdanlarımızı bir nebze rahatlatabilir miyiz acaba?

Geldiğimiz noktada,toprak kıpırdıyor, 'tabiat' burnundan soluyor. Hegel'in köle/efendi diyalektiğini bırakmadan, kolundan bir kenarda tutarak şunu diyoruz ; 'susun!', en mağdurun sesini duyun ki, esas konu budur.



Sanatta , bilimde , ekonomide hiyerarşik toplumsal yapı tarafından manipüle edilen aynı ortak payda var.
İnsanın doğasına aykırı, yeryüzünün kolektif bilincinin aklını karıştıran , uygar bireye 'normal' gelen şehirlerde yaşıyoruz.
Ama aslında androit bir düşün tarzının ürünü, farkındalığı elinden alınmış bir sosyal model dayatması ile karşı karşıyayız..

'Özgürce hareket eden özneler, doğa kanunlarının düzenlediği süreçlere müdahale eder ve Adorna'nın ifadesiyle yeni diziler kurarlar. Bir insiyatifi ele alan eylem sahibi, aksi takdirde olmayacak olan bir şeyi harekete geçirdiğini varsayar. Çünkü edimsel yaklaşımda eylemlerimizin 'doğal' nedensellik ile nesnel bağlantılarının neler olduğu sorusu akla bile gelmez' diyor Jürgen Habermas. Devam ediyor 'Bütün eylemlerimize sessiz sedasız eşlik eden özgürlük bilinci, o kadar derinde veya o kadar arka plandadır ki, açıklığa kavuşturulması kolay değildir.'

İstek ve eylemlerimiz, sınırsız özgürlük arzularımız , yaklaştıracağına bizi doğadan ve doğal nedenselliğimizden kopartıyor. Yaşamsal işbirlikçi güdülerimiz aslını inkar ediyor. İnsan tabiatımız 'uygar'ca sürgüne gönderiliyor. İnsanoğlu ilerledikçe / Batı kapitalizminin iç dinamikleri bireyi özgürleştirdikçe, bir başka çelişki ufuk çizgisinde yüzünü gösteriyor.

İnsan soyunu yeşil gezegene en büyük düşman/ciddi tehdit kılan, içinde yaşadığımız süreçtir. Toplum mühendisliği, organize suç örgütü bireyleri imal etmektedir.
Diyalektik materyalizmi içselleştiren kapitalist ahlaka ve normlarını oluşturan , hayatın her alanında sömürü üstüne inşa edilen 'düşün' modeline itirazlarımızı sürdürüyoruz..

Günümüzde paradigma 'doğa'dır ,şifresi ise uyumdur ; araştırma konusuysa
15 bin yıl önce toprağa ekilen tohumla birlikte yerleşik yaşama bağlı mülkiyet/biriktiricilik ve uygarlığın sorgulanmasıdır.
Meksika Körfezi'nde petrol sondajı yapan Deepwaer Horizontal adlı platform patladı. Amerikan şirketi BP yüzlerce yıllık bir kirlilik yarattı okyanusta. Albatrosların, orkinosların, kalbi atan binlerce canlının ne soy adı ne de hükmü var kütüklerde. Kayıpların parasal karşılığını belirlemeye çalışıyor uygarlık. Doğanın şehitleri kabul etsek Meksika Körfezine bıraktığımız canlı bedenleri, karanlık /ikircilikli ruhlarımızı ikinci günaha kadar bir nebze soluklandırır mıyız acaba? Geldiğimiz noktada,toprak kıpırdıyor, doğa burnundan soluyor. Hegel'in köle/efendi diyalektiğini normal zannediyoruz. Tüm eşitlikçi metinlerde , dünyada cennet vaadeden ideolilerde arkeolojik kazı yapıyoruz. Dinsel ya da siyasal nevrozlarla yaptığımız her işi karabasan haline getiriyoruz. Sömürmeden doğayla uyum içinde yaşanabileceğinin hayalini bile hakkıyla kuramadığımızı görüyoruz..





ÜRETİM ARAÇLARINI ELE GEÇİRİP, DAHA FAZLA TÜKETMENİN, SEMİRİP BESLENMENİN ADI MI İLERİCİLİK?.. UYGAR AVRUPA'NIN 'İLERLEME/AYDINLANMA'DAN NE ANLADIĞINI BİR KERE DAHA SORGULAMASI LAZIM...

İşçi sınıfı, ideolojisi ,üretim araçları üstündeki hakimiyeti ve eylemlerinden dolayı dolayı 'ilericidir' deniliyor. Ama işçi'nin kendisini sahibi olarak deneyimlediği, eylemlerinin sorumluluğunu yüklendiği 'kendi' kimdir? Habermas kanalıyla, Adorna, bu soruyu, 'Kant'ın zekayla kavranabilen özgürlük kavramıyla hesaplaşarak ,fizik ve siyasal sömürülen bedeninin yaşam öyküsünü bir arada yüklediği eylemlerinin referans noktasını oluşturduğu' cevabıyla yanıtlar.

Yani Hristiyan İsa Mesih inancının acı çeken bireyini, siyasal literatüre aynı mantık kuramının devamı olarak sol'a da eklemlendiğini görürüz. Sömüren ve sömürülenin olduğu tek bir hukuk vardır aslında. Yapay hukuku ne kadar cilarsak cilalayalım sonuç/neden ilişkisi değişmez. Çünkü insanın tanzim ettiği suni dengede, 'orman kanunu' deyip, reddederek doğanın hukukunu dışlamışız. Akıl ile inşa ettiğimiz alternatif yapay medeni hukuk modelinde, kartezyen akılla kurduğumuz toplumsal/bireysel bağımlılık entegrasyonunda memnun olmadığımız, üstüne dinler/mitler,ideolojiler kurarak çözmeye çalıştığımız bir paradoks var. Bu durumda rahatsız olan/acı çeken ruhları rahatlatmanın bir yolunu bulmak gerekiyor: Çünkü,her an 'Köle Efendi Diyalogunu' , değişimin ve hareketin sürekliliği düşüncesinin diyalektiğine göz kırparak doğruluyor , onaylıyoruz ve kutsuyoruz. 'Güç' önünde secdeye kapanıp, kendi aklımızı/eylem sorumluluğumuzu terkediyoruz. Köle ve Efendi'nin olmadığı bir sisteminin 'üretim' yapamayacağını bilip, tüketici içgüdüsüyle özde değil, sözde sosyalizmi tartışıyoruz.. Araçsal değil, amaçsal talep edilen ise 'iktidar'; sonrasının ne kitabı yazılmış/ne rüyası görülmüş/düşü kurulmuş . Öbür dünyada cennet vaadi, her inanç sisteminin vazgeçilmezi.
'Bütün eylemlerimize sessiz sedasız eşlik eden özgürlük bilinci, o kadar derinde veya o kadar arka plandadır ki, açıklığa kavuşturulması kolay değildir.'


Yeryüzü pratiğinde gerçekleştirilen her ikili ilişkide, bir taraf zorunlu olarak hep sömüren oluyor; 'neden?' diye soran yok...






Emin Çetin Girgin yazışma adresi ecg.okur@gmail.com