10 Eylül 2009 Perşembe

Tuz

Tuz faydalıdır ve sebzelerin doğal ortamında zaten ezelden beri vardır. Masaya/tuzluğa konulan ise benzeri olan bir kimyasaldır ve görevi -hiç abartmadan söylersek- cellatlıktır.. ..

1778 Cornwall/İngiltere'de doğan Sir Humphery Davy , çağımıza en çok zararı dokunmuş kişidir desek yanlış olmaz. Çünkü bugün 'tuz' zannederek kullandığımız tekstil kimyasalını ve modern bir şartlanmayı yoktan var etmiştir.. Konu,acildi/önemliydi; ucunda para,itibar ve hakimiyet vardı. Dokuma/tekstil sanayinde üretimi artırmak için 1800'lerin başında, İngiliz Kraliyet Akademisi Araştırma Enstitüsü'nün zorunlu gündeminde bekliyordu. Amaç, dünyada revaçta olan İngiliz kumaşlarını daha fazla üretebilmekti. Ar-ge ,yanlızca araştırma/geliştirme demek değildi; bir de bunun yayılma ayağı vardı. Buna bağlı süreçte İngiltere, çıkarsal gereklilikle Mısır ve Hindistan'da işgaller gerçekleştirmiş, pamuk tarlalarına ve ekim alanlarına el koymuştu. Enstitü'nün başında dönemin ünlü kimyacısı Sir Humphery Davy vardır. Davy bir dizi gelişmeyi takiben doğal tuz'u inceledi. Sulandırıcı özelliğini buldu, minarellerinden ayırıştırdı, işe yarar bir teknolojik malzeme olarak sodyum klorürü laboratuvar ortamında yarattı; çıkan eriğe NaCl adını verdi. Doğal tuz rafine edilmiş, sonunda sanayi tuz'u olarak yeniden yaratılmıştı..

Güzel/kullanışlı ambalajlarda pazarlanması, müptela eden tadı, yemeklerde gereklilik gibi algılanması, zihinde ve görüntüde kabul edilir alışkanlık ve standartları oluşturdu. İnceltilip,toz halinde, akıcı/elegan ve bembeyaz olarak sunulması, sofralarımızda işi kolaylaştırdı. Beynimizde yer açarak ihtiyaca dönüşmesi, dokuma fabrikalarının başat kimyasalı olarak fabrikalara girmesi, rekabetci kapitalist endüstride kaliteyi/üretimi artırmasıyla eş zamanlı oldu..

Uygarlığın sunduğu tüm nimetler/aparatlar gibi, günlük hayatı kolaylaştırırken , aslî yaşamı doğallıktan uzaklaştırıyor, insanı parçası olduğu tabiattan farklılaştırıp, fiziken ve zihnen kavuruyordu. Diğer alışkanlık/tutsaklıklarımızla birlikte biz bize/kendi kendimize aramıza koyduğumuz bu gibi arayüz/araçlarla doğamızı, dumura uğrattığımız bedenimize yabancı kılıp yalnızlaşıyorduk..






Sanayi devrimiyle birlikte değişen "tuz"un ötekileşmesi..
SU ve TUZ ÜSTÜNE BİRKAÇ KİTAP ÖZETİ..



Bugün televizyon ve gazetelerin yoğun olarak işledikleri konuydu 'tuz'. Sigarayla mücadele gibi yeni bir düzenleme ve büyük bir yaptırım geliyor işletmelere. Sağlık Bakanlığı, Türkiye'de tuz tüketimi azaltılacağını açıkladı.. Bakanlığın bu amaçla başlattığı programa göre, restoran ve lokantalardaki tuzluklar da kaldırılıp, yerine küçük poşette iyotlu tuz konulacak.

TUZ ÜSTÜNE BİR İNCELEME


New York'da yaşayan İranlı doktor F.Batmanghelidj'nin "Su" ve "Hasta Değil Susuzsunuz" kitapları, Almanya'da yaşayan Yücel Aydemir'in "Yaşamın Gizemi Su ve Tuz" adlı araştırması, Japon bilim adamı Masaru Emeto'nun "Suyun Bilinmeyen Gücü" ,Emine Gürsoy/Mesut Şen'in Marmara Üniversitesi'nde 19-21 Nisan 2001 tarihinde sunulan sempozyum bildirilerinin derlendiğin "Tuz Kitabı", Mark Kurlansky'nin "İnsanlığın Tuzlu Tarihi" ve bunlardan yola çıkarak derlenmiş Nurettin Yılmaz'ın yazısı ve intenette dolaşan kaynağını belirleyemediğim "Sodyumun Laneti" adlı deneme, ayrıca çeşitli tuz, kimya ve biyografik internet sayfaları, F.Delamare/B.Guineau'nun "Les materiaux de la couleur" adlı teknik kitapları bu makalenin esasını oluşturmaktadır.




YAŞAMIN KAYNAĞI SU VE TUZ
Dünya ve insan vucudunun % 70' i sudur;bu suyun %3'ü tuzdur. Aynı yaklaşık oranlar hücre için de geçerlidir; hücrenin yapısında % 75 oranında tuzlu su vardır. İnsanoğlu binlerce yıl suyu ,tuzu kutsamış çoğu zamanda tedavi amaçlı kullanmıştır. Tuzun tarihi araştırıldığında 14.000 farklı kullanım alanı olduğu, medeniyetler arasında tuz savaşları yapıldığı,tuz adalarının dünya coğrafyasında belirleyici askeri istikham mevkileri kabul edildiği,tuza hakim toplumların gelişip zenginleştiği görülür. 20.yüzyıldan önce kavram olarak çeşitli medeniyetlerde 'tuz' farklı şekilde ele alınmıştır.


BEDENİMİZDE TUZ OLMASAYDI HİÇBİR ŞEYİ DÜŞÜNEMEYECEĞİMİZİ BİLİYOR MUYDUNUZ?

Bütün düşüncelerimiz biyolojik olarak su ve tuz üstünden oluşmaktadır. Yani vucuttaki hard diskin ana materyali silikon değil, su ve tuz ikilisidir....

Biofiziksel olarak baktığımızda tuz, tüm enformasyonu alabilir ve biokimyasal olarak da tüm bedenimizi dengede tutan elektrolit dengemizi muhafaza eder. Son yüzyılda endüstri ve kimyanın gelişimiyle görsel anlamda standartlar yüksek görünse de,duygusal ve fiziksel anlamda insanın yaşam kalitesinde bozukluklar ortaya çıktığı bir gerçektir.Bunun nedeni vucuttaki su ve tuz dengesinin bozulmasıdır. Peki bozulan bu dengede "tuz"un yeri nerdedir. Geçtiğimiz günlerde "Dünya Hipertansiyon Günü" dolayısıyla düzenlenen basın toplantısında konuşan Türk Kardiyoloji Derneği (TKD) Başkanı Prof. Dr. Çetin Erol, 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü nedeniyle bu yıl da çeşitli etkinlikler gerçekleştireceklerini belirterek, hipertansiyonun çok ciddi bir toplumsal sağlık problemi olduğunu söylüyor. Türk Kardiyoloji Derneği (TKD) Başkanı Prof. Dr. Çetin Erol, dünyada yılda 7 milyon kişinin hipertansiyona bağlı kalp ve damar hastalıklarından dolayı öldüğünü belirterek, "Eğer tuz kısıtlaması yaparsanız, şu an için kullanılan tuz miktarı yarı yarıya indirilirse 2.5 milyon insan kurtulabilir" diyor. Aynı bakış açısına tüm tıp dünyasında rastlayabiliriz. Tuz,tıp dünyası için ciddi sorundur. Cumhuriyet gazetesi'nin eki Bilim teknoloji dergisi'nin 27 Şubat2009 tarihli, sayısında Prof Dr.Sunay Sandıkçı'nın "Hipertansiyon;yüzyılın epidemisi" adlı yazısında "Türk halkının tuz tüketiminin fazla olduğu göz önüne alındığında tuzun azaltılması özellikle önemlidir" demektedir.

Peki "tuz" bütün hastalıkların anasıdır da "tuz" neden binlerce yıldır tedavi amaçlı kullanılmıştır. Çünkü insanoğlunun asırlardır kullandığı, asker maaşlarının ödendiği, uğruna savaşlar yapıldığı tuz ile, günümüzde kullanılan tuz aynı değildir...





DÜNYA VE KAVRAMLAR DEĞİŞİYOR
1600'lü yıllar dünya tarihinde,yaşam şekli olarak günümüzü hazırlayan zaman dilimidir. Teknolojik olduğu kadar sosyal,siyasi ve düşünsel uygarlığımızın oluşması esas itibariyle 17.yüzyılda başlar. İngiltere'de monarşiye karşı bir sivil itaatsizlik haraketi olarak çıkan Oliver Cromweel'in başkaldırısı 1649'da kral 1.Charles'ın idamıyla son bulur. Feodal toprak egemenlerinin ve saray aristokrasisinin kaybettiği erk'in yerini,tezgahlarda ilk toplu üretimi gerçekleştiren ve ürününü denizlere açılarak ticaretini uluslararası zemine taşıyan sermaye gruplarının temsilcileri almaya başlar. Kar ve artı değer sarmalında ihtiyaçları organize eden ve üretimden para biriktiren bu sınıfın adı burjuvazidir. Ortaçağın değirmenlerinin su ve rüzgar enerjisiyle gerçekleştirdikleri üretimin yerini,çıkrıktan çevrilmiş üzerinde üç dört işcinin toplu olarak çalıştıkları tezgahlar alır. İlk kol emekcisi,üreteni satanı,işcisi ve patronu aynı kişi ve çocuklarıdır. Üretimin talebi karşılayamadığı zaman işciye ve teknoloik gelişmeye ihtiyaç duyulur.

İngiltere'de ilk fabrikanın açılma tarihi 1702'dir. Lombe kardeşlerin River Derwent'de bir bataklık adada üç dört dokuma tezgahı ve on kadar işciyle üretime başlayan fabrikaları dünyada bir ilk'dir. Daha sonra işci sayısının 300'e çıktığını kitaplar yazar. Gerçi 1722 yılında 29 yaşında ölen bu ilk İngiliz fabrikatörü Jhon Lombe'nin fabrikayı açmadan önce, İtalya'da teknolojik hırsızlık dolayısıyla cezaya çarptırıldığı ve kaçtığı bilinmektedir. Bu dönemler akademik bilginin el yordamıyla inşa edildiği yıllardır. Pratikden gelen köylü ustalarla,mekanik kanattan teknisyenlerin işbirliği olan Lombe kardeşlerin fabrikası zamanı için bir mühendislik harikasıdır. Derwent nehri üstündeki bu adacık,büyük sanayinin doğduğu,hem patron hem de fabrika işçisinin yani "proleter"in dünya tarihinde ilk boy gösterdiği tarihin başlangıç noktasıdır.






17.YÜZYILDAKİ GELİŞMELER ÜRETİM VE TİCARETE ENGEL OLUŞTURAN TÜM DÜŞÜNCE SİSTEMİNİ SORGULUYOR
Metaformoz,yalnız üretim ve ticarette yaşanmıyordu.Dönemin gereği "akıl" ve bilgi"ye ihtiyaç vardı. Felsefi bir özne olarak "birey",Tanrı,akıl,töre hesaplaşmasıyla sosyolojik haritada yerini alıyordu. K.Marks/F.Engels,"Alman ideolojisi" adlı kitaplarında Hegel ardılı Feuerbach'ı eleştirirken aslında eski üretim ilişkilerinin katolizörü olarak din ve aklı sorguluyorlardı. Maddi gelişmenin akılcı evrimini tamamlasında bir paradigma olan diyalektik materyalizmin bu iki ustası,ortak kitaplarında "insanlar şimdiye kadar,kendileri hakkında ne oldukları,ya da ne olmaları gerektiği hakkında her zaman yanlış fikirlere sahip olmuşlardır. Sahip oldukları ilişkileri, Tanrı hakkındaki, normal insan hakkındaki vb.tasarımlarına uygun olarak düzenlemişlerdir. Kendi beyinlerinin ürünleri,onları yaratan beynin üzerine çıkmıştır. Yaratacılar,kendi yarattıkları şeyler önünde secdeye varmışlardır." demektedir. Dönem itibariyle insanoğlu,eski üretim ilişkilerini ve hurafelerini tarihin karanlığına terketmek istiyordu. Görünüp seçilen,ölçülüp yeniden yaratılan ve ürüne tevil edilen maddi ve manevi bir yasa zorunluydu. Ortak maddi kriterlerin oluşturduğu "gerçek" ve neden sonuç ilişkisinin terazisinde yaratılan bir "akıl"a doğru dünya hızla yol almaktaydı. Dünyanın ölçülebilir ve denetlenebilir standartlarda uygar pazar olması,kollektif bir araştırma ve ortak bir hafıza ile mümkün olabilirdi.

NEWTON'UN DOĞA FELSEFESİNİN MATEMATİK TEMELLERİNE KANT ŞU SORUYU YÖNELTİR: 'SAF MATEMATİK NASIL MÜMKÜNDÜR?' AKILSAL OLARAK KENDİNİ 'GÖRÜŞLER' OLARAK SUNAN NESNELER BİZE DUYULAR ARACILIĞIYLA VERİLMEKTEDİR. GÖRÜŞLER İSE ANCAK UZAY VE ZAMANIN ÖZNEL KOŞULLARINA TABİ OLDUKLARINDAN MÜMKÜNDÜRLER. KANT BU BAKIMDAN,NESNELERİN UZAY VE ZAMAN İÇERSİNDE DUYUSAL GÖRÜŞLERİNE A PRIORI/öNCEL İMKAN VEREN FORMEL KOŞULLARI YENİDEN TASARLAMAYI METAFİZİK AÇIDAN SAF MATEMATİĞİN GÖREVİ İLAN EDER. UZAYIN SAF GÖRÜLÜŞ BİÇİMİNİ TASARLAMAK GEOMETRİNİN GÖREVİDİR. BUNA KARŞILIK ARİTMETİK 'BİRİMLERİN ZAMAN İÇERSİNDE ARDIŞIK EKLENMESİYLE'(3/145) BUNLARIN SAYI KAVRAMLARINI VUCUDA GETİRİRLER Kİ, KANT'IN BU DÜŞÜNCELERİ 250 YIL SONRA BUGÜN KULLANILAN DİGİTAL ORTAMDA BİLGİNİN İLETİLMESİ OLARAK PRATİK YAŞAMDA BEDENLENMİŞTİR.
BUGÜN BİLGİSAYARDA İLETİLEN TÜM BİLGİLER ÖNCE SAYIYA SONRA GÖRÜNTÜYE/YAZIYA ÇEVRİLİR. BİLİNDİĞİ GİBİ HER GÖRÜNTÜ ASLINDA BİR SAYIDIR.
YUKARIDAKİ CEVAP HATIRLAYALIM KANT'IN 'SAF MATEMATİK NASIL MÜMKÜNDÜR'ÜN SORUSUNUN CEVABIDIR.
BİR DE KANT'IN SAF DOĞA BİLİMİ NASIL MÜMKÜNDÜR?' DİYE ÜNLÜ SORUSU VARDIR Kİ, HERHALDE İNSANOĞLU BU PROBLEMİN CEVABINI BULAMADAN , SENTETİK DÜNYASI/NAYLON ETİĞİYLE DÜŞTÜĞÜ TOPYEKUN YANILGIDA , GENETİĞİNİ DEĞİŞTİRDİĞİ DOĞANIN KARANLIĞINDA DİZGİNLENEMEZ HIRSIYLA BİRLİKTE KAYBOLACAKTIR.


Kant ve Hegel'in tanrının krallığına karşı "insan" odaklı bir dünyayı işaret etmeleri sonuçlarını 18.yüzyılda vermeye başlamıştı. Gerçi Hegel farklıdır ama Kant aritmetiksel karşılığıyla 'yaratan' düşüncesine ulaşmaya çalışan bir Hristiyan düşünürdür. Saf Aklın Eleştirisi'nde bu arayış vardır; Newton fiziğinden derinden etkilenmiş bir 'inançlı'dır.
Kant'ın 'Tanrı'sı ,bir Hristiyan olduğunu ilan etmeye değil, kendisini metafiziksel akrabalarından ayırt etmeye yarayan bir kimlik işaretidir. 233.Mektubunda Kant şöyle yazmaktadır ; 'İlkçağ'da 'Tanrı' inkarının gerçek teorisi olan bir öğretiyle bu kadar akrabalık, yine de benimkini kendi yanılgılarıyla ortaklığa sürüklemez' Kant, hangi farka sahip çıkabilecektir?(1*)

Kant öyle bir çağda yaşıyordu ki, olabilecek her türlü doğa olayından sorumlu bir tanrının varlığını çıkarsamak bir saplantıydı ; şimşek ve gökgürültüsünden (brontoteoloji), çimenden (choroteoloji), sudan (hidroteoloji),ateşten (piroteoloji), taşlardan (litoteloji), böceklerden (insectoteloji) ya da Astroteoloji; bunları akılla birleştirip açıklanabilir olması nasıl sağlanabilirdi?

Göksun Yazıcı'nın "Çivisi çıkmış zaman" makalesinde,hazırlık dönemini oluşturan düşünce sistemiyle ilgili olarak Kant, "zaman"ı, deney öncesi, tüm insan deneyimlerinin içinde yer aldığı bir kap olarak düşünür diyerek bize şunları söylüyor: "Zaman, sanki sadece kendisi için varmış gibi tasarımlanmıştı. Böyle bir zaman algısı elbette hepimize tanıdık geliyor çünkü biz tam da zamanı Kant’ın mefhumuna uygun olarak, algılanamaz ve tüm deneyimlere “yataklık” eden (kelimenin her anlamıyla), geçip giden bir şey (“şey” sözcüğü hiçbir yerde buradaki kadar tanımsız olamaz) olarak düşünüyoruz. Hatta düşünmüyoruz bile, tüm deneyimlerimiz buna göre şekilleniyor ve zaman hakkında bir şeyler (yine “şey” sözcüğü) duyarsak, hiçbir şey düşünmediğimizi anlıyoruz. “Şey” sözcüğünün zamanla ilgili olarak bu kadar çok zihnimizde yer alması, zaman hakkında söyleyecek sözümüzün olmamasından mı kaynaklanıyor yoksa zamanın, tüm diğer “şey”ler gibi bir “töz”ünün olduğunu düşünmemizden mi(..) Kant, modern zamanların zaman kavramını biçimlendirmiştir ve burada üzerinde durmamız gereken iki nokta var.Birincisi,filozofların işlerinin pek de hayatlarımızdan uzak olmadığıdır.İkincisi, filozofların da, yaşadıkları dönemde ağır basmaya başlayan yaşam biçimlerinin varsayımlarından etkilendikleri ve bu varsayımları düşünceleri ile etkiledikleri ve yön verdikleridir.Kısaca, burada dikkat çekilmesi gereken, düşüncenin yaşanan çağdan çok da bağımsız olmadığı ve ancak ve ancak yaşadığı çağ ile etkileşime geçerek çağını biçimlendirebileceğidir.


Kant’a en önemli eleştirilerden birisi Hegel’den gelmiştir. Hegel’e göre, 'Şeylerin zaman içinde olmalarının nedeni sonlu olmalarıdır. Şeyler, zaman içinde yer aldıkları için yıkılıp gitmezler. Şeyler, zamansal olanın ta kendisidir zaten. Zamanı oluşturan, ‘gerçek şeyler’in sürecidir.'


Diğer bir deyişle, sonlu şeylerin süreci, sonsuz zamanı oluşturmaktadır fakat burada önemli olan nokta, zaman kavramının kendi başına ele alındığı anda zamansallığını yitirmesidir. Sonlu şeylerin sürecinden bağımsız olarak düşünülen zaman sadece boş bir kap olur (tam da Kant’ın düşündüğü gibi) ve bu “boş kap” “zaman”a ait değildir.
Hegel’in zaman düşüncesini biraz daha açmak sanırım şu dizelerle mümkün olabilir: “Zaman geçiyor, zaman geçiyor Heyhat, geçen zaman değil, bizleriz” Hegel, zamanın, bizzat bizlerin geçmesi olduğunu söylerdi. Sonlu şeylerin yıkım süreçleri bizzat zamanın kendisiyse, zaman ve yıkımın böylesine içiçe olması modern insanı nasıl etkileyecekti ?


Hegel’in Zeitgeist –zamanın ruhu- kavramı, modern insan ve yıkım arasındaki gerilimli ilişkiye biraz daha yaklaşmamıza olanak verebilir. Modern zamanlar, geleneksel olanın “büyülü dünyasının büyüsünü bozarak” kendini oluşturdu. Tek tanrılı dinler, zamanın sonunu haber veriyordu ama zamanın ötesinde de bir umut sunuyordu. Ayrıca, insanoğlunun dünyadaki “sürgünü”nde başına gelenler Tanrı tarafından biçimlendirilmiş olayların yaşanmasıydı; yıkımlar Tanrı’nın tecellisiydi. Dolayısıyla, yıkımlar zaten sonu olan bu dünyada olması gerekenlerdi ama insanı bu yıkımlardan koruyacak olan Tanrı vardı. Oysa, modern insan tanrısız, tek başına, atalarının yaptıklarını tekrarlayarak değil, hep “yeni”yi yaparak, bu “yeni”nin yıkımını görerek bu dünyadaki tarihini yapıyordu. Zaman, bizzat şeylerin yıkım süreciyse, hiçbir “yeni” bu süreç içinde yeni olarak kalmayacaktı. Kendi tarihini yapan modern insan, kendi yıkımının terörüne, tarihin terörüne nasıl dayanacaktı? Modern öncesinde, tüm olanların rotası vardı; son gelecekti ama Tanrı’nın Krallığı da gelecekti. Şeylerin yıkım süreci olan modern zamanın ise rotası belirsizdi; yıkım sürecini tasvir ederken, insanoğlunun “nereye doğru gidiyoruz?” sorusuna cevap veremiyordu. İnançlardan, efsanelerden, Tanrı’nın Krallığı’ndan ayrılan zamanın çivisi çıkmıştı. “Büyüsü bozulmuş” dünyada, artık kıyamet ve Tanrı’nın Krallığı’nın sözünü edemeyen felsefe, zamanın rotasını belirlemek zorunda kaldı. Hegel, Tin kendini gerçekleştirecek, dedi. Tin kavramına giremeyeceğim ama Tin’in kendini gerçekleştirmesi, zamansal kavramlarla konuşursak, bugünün geçmiş tarafından değil gelecek tarafından belirlenmesi demekti. Çivisi çıkmış zamana Hegel, geleceği işaret etti: “İlerliyoruz.” Tarihin terörü bertaraf ediliyordu, insanın bu dünyada başına gelenler Tanrı’nın tecellisi değildi; insan kendi tarihini yapıyordu ama Tin kendini zaman içinde gerçek şeylerin süreciyle gerçekleşiyordu. Tin’in basitçe Tanrı’nın yerini aldığını söylemek Tin kavramını hafife almak olur ama şunu söyleyebiliriz ki Tin, insanlık tarihinin ilerlemesini getiriyor, çivisi çıkmış zamanı belli bir rotaya sokuyordu. Modern insanın, kendini öncellerinden daha ilerde, daha gelişkin ve daha üstün hissetmesini sağlayacak bir rotaydı bu. Çocuklarımız da bizden daha üstün ve daha ilerde olacaktı. Dolayısıyla, şeylerin yıkım sürecinin bizzat kendisi olan zamanın yıkımından korunabilecektik. Tarihini yapan modern insanın yaptığı her şey Tin’in kendini gerçekleştirmesinin zorunlu aşamasıydı. Hegel, ilerleme atına Ceaser ve Napolyon’u oturtmuştu. Aynı “ilerleme” atına daha sonra Hitler ve George W. Bush oturdu.

Adorno, bu “ilerleme” düşüncesine şöyle bir eleştiri getirir: “Bir ilerlemeden söz edeceksek sadece sapandan atom bombasına uzanan bir ilerlemeden söz edebiliriz.” Adorna'nın sözünü ettiği ilerlemeyle elde edilen "atom bombası" modern insanın Tanrı katında yarattığı çok üründen biriydi. İnsanlığın canına kastetmesi açısından tek/eşsiz değildi. Atom bombasına eşdeğer bir başkası ise günümüz bireyi için marketlerden kolaylıkla satın alınabilen, zamanın gereksinimleri doğrultusunda inceltilmiş/arındırılmış/uygarlaştırılmış paketlenerek servise hazır hale getirilmiş modern 'tuz'du. Lakin, yıkımı Hiroşima ve Nagazaki'deki gibi lokal değil, kültürler/sınırlar ötesinde, yani evrenseldi..




Marks/Engels'in mülkiyetin kimin olacağını tartıştıkları yerde, uygarlık yanlış bir çataldan, insanın kendisine rağmen/kendisine karşı 'olma' mücadelesi içinde 'son'a doğru ilerliyordu.
Proudhon ise mülkiyetsizlik derken, sanayileşme/özgürleşme,
artık değer=artık zaman ve ütopya arasına sıkışmış olan acı tehlikeyi bir nebze görmüştü..







TEKNOLOJİK BİR ZORUNLULUK OLARAK TUZ'UN YENİDEN YARATILMASI


1700'de İngiltere'de ilk seri imalat,talebi yaygın olan kumaş ve ipek dokumadır. Ne ki,fabrikanın kesintisiz çalışması için gelen hammaddelerde bir dizi iyileştirme,imalata uygunluk işlemi gerekiyordu.Üretimin dünya kumaş talebini karşılaması için pigment,boyama,yardımcı kimyasallar ve beyazlatıcılar konusunda engelleri aşmak için laboratuvarlara ve buluşlara ihtiyaç vardı. Dönem olarak İngiltere'deki ilk fabrikayı kuran Jhon Lombe'nin, 1700 yılında İtalya'dan dişli çark sistemine geçmiş ipek değirmenlerinin işleyişi hakkında teknoloji hırsızlığından mahkum olduğunu hatırlamakta fayda var. Sanayi casusluğu tüm Avrupa'da çok yaygındır ve ağır cezaları vardır. Buna rağmen akıl almaz yöntemler uygulanmaktadır. Adam Biro'nun Paris'de 1989 yılında bulup yayınladığı 1809 tarihli bir belgede şunlar anlatılmaktadır: "sanayici Oberkampf,yöntemlerini geliştirme isteği ile rakiplerinin boyama tekniklerinin ayrıntılarını öğrenmek için yeğenlerini Glascow'a yollar. İngiltere'yle Fransa'nın giriştiği ekonomik savaş bağlamında, mektuplar ve teknik belgeler sınırdan nasıl geçirilecektir. Bunun için dahiyane bir çözüm bulunur. Keşfettiğimiz ürünleri gümrük ve polis tehlikesinden,saygınlığımızı lekeleyebilecek her şeyden kurtarmak için gerekli her şey kırmızı boya ile renklendirilmiş bir şap eriğiyle pamuklu kumaş üstüne yazılmış ya da çizilmişti. Sirkeye batırıldığında bütünüyle kayboluyordu. Kumaş parçası gideceği yere vardığında,onu kök boyasına batırıyorlardı ve yazı aynen okunaklı hale geliyordu." Tuz,şap ve kök boyasını akışkan kılan temel kimyasaldı. Fakat bazı temel sorunlar vardı.






TEKSTİL SANAYİNİN ANA HAMMADDESİ OLARAK TUZ
1791'de Berthollet,"kumaş boyama sanatı elementleri"kitabını yayımlar. Papa'nın işlettiği doğal şap yataklarına karşı ingiliz ve Fransızlar yapay şapı geliştirirler. Chaptal,1781'de Montpellier'de yapay şap fabrikasını kurar. Laboratuvar çalışmalaıyla doğal şaptaki demir oranının yüksekliği rengi kuvvetlendirdiği fark edilir. Boyalara kitre eklenmesi ise parlaklığı ve kumaş üstündeki tutunmayı artırır. Piyasanın en çok eksikliğini duyduğu renk sarıdır. 17.yüzyılda İtalyanlar,Napoli sarısı olarak adlandırılan kurşun antimonyat sarısı üretimine fabrika ortamında başlarlar. Vezüv'ün yamaçlarından toplanan antimonlu potasyum kurşun ve deniz suyu karışımının potada eritilmesiyle seri üretim başlar.
1742'de Kobalt,1774'de Azot Mangenez,1774'de Klor,1781'de Tungsten bulunur. Tekstil sanayinde beyazlatıcı olarak kullanılan çamaşır suyu 1777'de manifaktüre büyük kolaylık getirir. 1598de William Lee,işleri hızlandıran bir örgü bağlama tezgahı geliştirdi. Yine 17.yüzyıl başlarında Hollandalı göçmenlerin İngiltere’ye getirmiş oldukları dokuma tezgâhları,tekstil endüstrisinde öncesini oluşturur. Fabrikaların kurulması, işbölümünün derinleşmesidir. Tekstil makinalarına ilk karşı çıkan,dokumacı loncalarıdır. Gene de makinaları edinip, işletmek için gerekli toplu sermaye loncalarda vardır.

Tekstilde görülen bu mekanik icatlar ilkel de olsa mevcut üretim düzenini sarsmaya başlamış, tekstile karşı olan talep artmış, piyasalar giderek büyümüştür. Paris,İtalya moda hareketleri bu dönemde başlar. Tarihçi Murat Çulcu, bu dönemi Osmanlı açısından yorumlarken dünyevi yaşama dönüş, Lale devri'nde başlar diyerek şöyle devam ediyor; "Nevşehirli Damat İbrahim Paşa 1662/1730),tüketimin temel dinamiğinin kadın erkek birlikteliğinden kaynaklandığını görüyor ve temel dinamiği harekete geçirmek amacıyla Sadabat eğlencelerini teşvik ediyordu.Nitekim Sadabat eğlencelerinde kadın modası ortaya çıkıyordu. Ferace moda oluyor, bu ise gideren artan miktarda İngiltere'den ithal edilen dokuma ürünler (..) zorlamasını getiriyordu."





DÜNYADA İLK FABRİKA
İngiltere'de ilk fabrikanın açılma tarihi 1702'dir. Lombe kardeşlerin River Derwent'de bir bataklık adada üç dört dokuma tezgahndan ve on kadar işciyle üretime başlayan fabrikaları dünyada ilk'dir..


Osmanlı'da durum bu merkezdeyken Batı Avrupa'da talebi karşılayabilmek giderek zorlaşıyordu. Çoğunluğu teşkil eden ailesel imalatın yeniden organize olması gerekiyordu.Ne ki,küçük üretici giderek fiyatları artan üretim araçlarının ve ana girdilerin maliyetini karşılayamıyordu. Üretimi devam ettirmek, artan talebi karşılayabilmek için yeniden organize olmaya bunun için de sermayeye ihtiyaç vardı. Bu durum tekstil teknolojisinin ev üretimi biçiminden çıkıp, fabrikasyon sistemi içerisine geçmesini hızlandırdı.Fabrika sisteminin ilk örnekleri ipeklide ortaya çıktı. İpekli dokumacılık 17. yüzyıl sonlarında Fransız zanaatkârlar tarafından İngiltere'ye getirildi. Hammadde bakımından ipek de aynen pamukta olduğu gibi dışarıya bağlıydı. Ancak ipek kozası ithal etmek, ipek iplik ithal etmekten çok daha ucuzdu. Fakat ipek kozasından, nasıl iplik çekileceği bilinmiyordu. 0 günün şartlarında bu teknoloji İtalyanların tekelindeydi. Yukarıda söylediğimiz gibi 1716 yılında Jhon Lombe İtalya’ya giderek bu makineleri gizlice gördü, gizlice resimlerini çizdi ve bu resimleri maceralı bir şekilde İngiltere’ye kaçırdı. Böylece tarihin ilk önemli casusluğu gerçekleşti. İngiltere’nin ilk fabrikası İtalyan tasarımlarından yararlanılarak Jhon Lombe ve kardeşi tarafından 1717 de Derby yakınlarındaki Dervent ırmağı üzerinde küçük bir ada da kuruldu. Fabrikada buhar gücü uygulandı. Böylece büyük endüstrinin nehir kenarlarında ve kırda gelişip yaygınlaşmasının ilk temeli atılmış oldu. Dervent'te kurulan ipek ipliği fabrikası değirmen gücüyle çalışıyor ve enerjisini akarsudan alıyordu. Çok büyük bir bükme tezgahı vardı ve uçyüz işçi çalışıyordu. Fabrika 170 metre uzunluğunda ve 6 katlı idi. Fabrika, gerek inşaat teknolojisi, gerekse görüntüsü ile içinde bulunduğu zamanın görkemli bir tesisiydi. Ancak Dervent'te kurulan bu fabrika endüstri devriminin başlatıcısı olamadı, sadece ilk öncusu oldu. Çünkü fabrikanın üretimi yanlış belirlenmişti. Üretim projesi içerisinde etkin bir meta üretmiyordu. Yine bu yıllarda,adına aile endüstrisi denen bir üretim sistemi geliştirildi. İşveren belli bir işi, beliril parçalara bölerek birbirlerinden bağımsız ailelere, ailelerin iş gücü ve ustalığına göre vermekte idi. Daha sonra bu üretimleri toplayarak büyük bir üretim merkezinde son işlemleri yaptırıyordu. Ancak bu sistem pek homojen sayılamazdı. Aileler tüm yaşamlarını tekstile bağlamışlardı. Özellikle tarım, esas ya da yan gelir durumundaydı. Aile endüstrisi sistemi fabrika sistemine göre daha esnek bir yapıdaydı. Fabrika belirli bir asgari üretim yapmak zorundaydı. Büyük talep değişmelerine üretim ayak uyduramıyordu. Ancak aile endüstrisi sisteminde ise üretim çok daha kolaylıkla kontrol altına alınabilirdi. Talep çok daraldığında aileler devre dışına çıkarılıyordu. Bu olgu daha sonraları ana sanayi, yan sanayi olarak adlandırılmıştır. Küçük işletmeler talep azalmasının ve işsizliğin ilk şoklarını karşılayan birer tampon görevi üstlenmişlerdir. Bu sistem sadece tekstilde değil, diğer üretim kollarında da görülmüştür. Ancak bu sistemden çıkarak fabrika sistemine geçen ilk üretim kolu pamuklu dokuma olmuştur. 18. yüzyılın ilk mekanik icatları, yünlüde aile üretiminin verimini yükseltmek için yapılmıştır. Çünkü bu dönemde aile üretimi çok yaygındı ve yünlü en çok üretilen tekstil ürünüydü. Bu yüzyılın ilk önemli buluşu, John Koly tarafından 1733 de icat edilen hızlı mekiktir. Hızlı mekik, dokumacının verimini en az bir misli yükseltti ve daha enli dokumaların yapılmasına olanak sağladı. Hem dokumaların enlerinin artması hem dokuma hızının yükselmesi ipliğe olan talebi artırdı. Bilinen iplik teknolojisi ile yapılan üretim, talebi karşılayamamaya başladı. İplik üretiminin artırılması için yeni teknolojilere ihtiyaç vardı. Bu amaçla 1738 de Wyattve L. Paul ipliği eğirmek için bir iplik eğirme makinesi geliştirdi. Ancak bu makine çok başarılı olamadı. 1769 da sokaklarda peruk yapmaya yarayan kadın saçı satarak küçük bir sermaye biriktiren Richard Arkwright ve 1770de Hargreaves tarafından iplik eğirme çıkrığı geliştirildi. Bu makinalar sayesinde pamuklu dokumacılığın iplik taleplerine cevap verebilir duruma geldi. 1720'de İngiltere'nin nufusu 12 milyondu.





1779 da Samuel Crompton'nun bulup üretimini yaptığı ilk tekstil makinası,sanayinin önünü açarak İngiltere'nin emperyalist talanının maddi gerekçelerini hazırladı ; Mısır, Hindistan'daki pamuk tarlalarının işgaline, ardından dünya savaşına neden oldu.


1779 da Samuel Crompton yeni bir iplik makinesi daha geliştirdi. Bu yeni makine ile iplik üretiminde verimlilik önceye göre 8.5 kat arttırıldı. Bu durumda tekstil endüstrisinde dar boğaz iplik üretiminden,dokuma üretimine geçti. Çünkü dokuma tezgâhlan hala su ve insan gücü ile çalışıyordu ve üretim kapasitesi sınırlıydı. İplik üretiminde meydana gelen artış yüzünden üretilen bu ipliklerin tamamını dokuyabilecek dokuma tezgahlarının üretilmesi için çalışmalar sürüyordu. 1785 yılında Cartwright makineli dokuma tezgahı için patent aldı. Bunun üzerine İngiltere’de pamuk ithalatı çok büyük sıçramalar gösterdi. Örneğin 1700 de bir milyon Libre olan pamuk ithalatı 1785 de Cart-wright'in makinesi devreye girdikten hemen sonra, 1789 da 32,5 milyon Libreye, 1799 da 43, 1802 de 60,5 milyon Libreye çıktı.




HER ŞEYİN İYİSİ BİLEN 'İNSAN'
Hegel 'Dünyaya getirdikleri yenilik ,onların kendi amacı olduğu için, onunla ilgili tasarımı kendilerinde buldular, kendi ereklerine vardılar. Böylece tatmine kavuştular. Başkalarının çelişkisine karşı onu istediler,duydukları tatmin de buradan ileri geliyor. Büyük insanlar kendi amaçlarıyla tatmin olmayı istemişlerdir,yoksa başkalarının iyi niyetli amaçlarıyla değil. Başkalarının amaçlarına aldırmadılar,onların söylemesine izin izin verseydiler ne kadar dar kafalı, ne kadar çarpık düşünceli oldukları ortaya çıkacaktı: Her şeyin iyisini onlar bildiler. Sezar'ın,Roma devletinin nasıl olması gerektiği konusundaki tasarımı en doğru tasarımdı.'(1) diyor Tarihte Akıl adlı eserinde. Hegel'in 'Dünyaya getirdikleri yenilik,onların kendi amacı olduğu için' deyip Sezar'a bağladığı konuyu, bizler,çağdaş tıp/uygar insan olarak,vakitsizlikten 'sezaryen' ameliyatlarla doğumları gerçekleştirerek sürdürmüyor muyuz?




Sözlükler 'Sezaryen' için Sezar usulu demektir diye yazar.
"Sözlük açıklamasında 'karın ve rahmin kesilerek bebeğin alınmasına dayanan doğum yöntemi' deniliyor ve kelime dünya dillerinde bu şekilde kullanılır.
M.Ö 100.yy'da Sezar'ın annesinin karnı yarılarak doğumu gerçekleştirildiği için 'Sezar Usulu' olarak tıpta yerini aldığı söylenir; bu doğru değildir.
'Sezar Usulu' denilmesinin sebebi, savaşta ölen hamile kadınların karnındaki bebeklerin ölüme terk edilmemesi için Sezar'ın askerlerine 'kadınların karınlarını keserek bebeklerini alın' emrini vermesidir. Böylece ileride orduya katılabilecek erkek neslinin hayatları kurtarılmış oluyordu. Sezaryen ameliyatları böyle başlamıştır.

Doktorların kıymetli zamanları ve anne adaylarının tatlı canları sebebiyle doğumların %43'ü artık bu yöntemle yapıldığını" Ayşenur Yazıcı'dan öğreniyoruz..(2)

Böylece kömür madenlerindeki suyu dışarı çıkarmak amacıyla icat edilen buhar makinesinin, tekstil fabrikalarına, özellikle pamuklu dokuma sanayi tarafından uygulanması ile çok büyük miktarlarda pamuk işlenerek tüketime sunulmaya başlandı. Bu durum endüstri devriminin ilk aşaması olarak değerlendirildi. Pamuk dokuma miktarlarındaki artıların yanısıra iplik ve kumaş niteliğinde önemli gelişmeler, hammadde hazırlama kumaş ve iplik boyama, bitim işlemlerinde mekanizasyon sayesinde üretim artışı, daha üstün ve yeni ürünleri ortaya çıkardı
Hem üretim teknolojilerinde hem de ürun teknolojilerinde önemli gelişmeler meydana geldi. Buharlı terenlerden,vapurlardan sonra ilk mekanik arabalar şehirlerin merkezlerinde görülmeye başladı. Araçların insan ve yük/emtia aşımacılığında kullanılması ise hiç zaman almadı. Pamuklu dokuma tüm tekstili bir endüstri devrimine soktu. Ancak hiçbir zaman dokuma projesini oluşturan teknoloji bir bütünlük kazanmadı. Bir iplik teknolojisi, bir dokuma teknolojisi, münavebeli olarak diğerinin önüne geçmiştir. Bu teknolojik dengesizdik aslında teknolojik ilerlemenin anlaşılabilir dinamiğidir.
Çünkü zorlama, sıkıntı, sorunun olmadığı bir yerde ilerlemenin, gelişmenin olması mümkün değildir. Ulaşım ve iletişim araçlarında meydana gelen değişiklikler üretim teknolojilerinin gelişmesi üretilen malların miktar ve çeşitlerini arttırdı. İnsanların refah düzeyleri yükseldi. Buna bağlı olarak,insanların mal tüketme istek ve yetenekleri arttı. Bu durum hem iç pazarlarda hem ülkeler arasında ticaret hacminin artmasına yol açtı. Ticaret hacminin artması, ulaşım araçlarının gelişmesini zorunlu kıldı. Buna bağlı olarak ulaşım araçlarının gereği yeni yollar yapıldı. Haberleşme konularına ağırlık verildi. Graham Bell telefonu icat etmesi bu döneme rastlar. Böylece haberleşme hız kazandı,kolay bir hale geldi. Sektörler birbirine bağlıdır. İngiltere'nin ilk ihraç ettiği sanayi ürünü olan kumaş/dokumaların beyazlatılması, boyamadan önceki işlem olarak hayati önem taşıyordu. Çünkü "saf" beyaz olmayan kumaşlarda boyama işleminde nitelikli renk elde edilemmemekteydi. Mö.3000 'lerden beri çamaşırlar, ağaç/odun külleriyle ovalanarak temizlenirdi. M.S 1200 'lerde Hollandalılar, Avrupa'nın çamaşır beyazlatıcı uzmanı oldular. Sır olarak kendi tekellerinde tuttukları bilgi,ekşimiş sütü külün içine karıştırmaktı. Fakat bu işlem için 8 hafta bekleme süresine ihtiyaç vardı. 1756'da Edinburglu bilim adamı Francis Home,ekşimiş süt/kül yerine laboratuvar ortamında geliştirdiği sülfirik asidi beyazlatma işlerinde kullanabileceğini buldu. Gerçi süt/kül doğal ve zararsızdı; sülfirik asitle kumaşın elbiseye dönuşüp giyilmesiyle kansorejen madde olarak insan teninden emiliyordu. Ama bu dönemlerdeki buluşlar, "her şey piyasa taleplerini karşılamak" gibi modernite ve ilerleme anlayışının günümüzde de devam eden bir zorunluluk/tercihin sonucuydu.







Cornwall/İngiltere'de doğan, Sir Humphery Davy , çağımıza en çok zararı dokunmuş kişidir desek yanlış olmaz. Çünkü bugün 'tuz' zannederek kullandığımız tekstil kimyasalını yaratmıştır. Konu dokuma/tekstil sanayinde üretimi artırmak için 1800'lerin başında İngiliz Kraliyet Akademisi Araştırma Enstitüsü'nün gündemindeydi. Enstitü'nün başında dönemin ünlü kimyacısı Sir Humphery Davy vardır. Davy bir dizi gelişmeyi takiben doğal tuz'u inceledi. Sulandırıcı özelliğini buldu, minarellerinden ayırıştırdı, işe yarar bir teknolojik malzeme olarak sodyum klorürü laboratuvar ortamında yarattı; çıkan eriğe NaCl adını verdi. Doğal tuz rafine edilmiş, sonunda sanayi tuz'u olarak yeniden yaratılmıştı. Akıcı/elegan ve bembeyaz olarak sofralarımızda, tekstil fabrikalarının kimyasalı olarak fabrikalara girmesiyle eş zamanlı olarak yer aldı..



Yazımızın ana konusunu oluşuran "tuz"'da işte tam bu sırada İngiliz Kraliyet Akademik Araştırma Enstitüsü'nün gündemindeydi. Enstitü'nün başında dönemin ünlü kimyacısı Sir Humphery Davy vardır. 1778 Cornwall doğumlu Davy'nin babası orta sınıfa mensup bir arazi sahibidir. Davy,orta dereceli üniversite hazırlık okulunu bitirince Truro’da öğrenim görmeye başlar. Babasının ölümünden sonra , 1795 yılında bir cerrahın yanına çırak olarak girer ve kendisini tıp alanında yetiştirmeye başlar. 1797 yılından sonra ise bilimsel çalışmalara ağırlık verir. Ünlü İngiliz Royal Society’da başkanlık yapacak olan Davies Giddy, Humphry Davy’e kendi kütüphanesini açar. İyi donatılmış olan bir kimya laboratuvarında çalışmasını sağlar. Davy buradaki çalışmalarında ısının, ışığın ve elektriğin yapısı ile ilgili kendine ait görüşler geliştirmişir. 1800’lü yılların başında İngiltere’de güldürücü gaz olarak bilinen diazot monoksit kullanımı oldukça yaygındır. İnsanlar, son derece keyifli bir sarhoşluk duygusu veren bu gazı solumak için fırsat kollar. Ne ki,her şeye rağmen 50 yıl boyunca özellikle gençler, uyuşturucu olarak diazot monoksit kullanır. Bu gaz ancak 1846 yılından sonra anestezik olarak kullanılmaya başlar. İşte diazot monoksit gazının neşe veren sarhoşluğuna kendini kaptıranlardan birisi de Humphry Davy olur. Bir bilim adamı olarak Davy, aynı zamanda kendi üstünde sınayarak bu gazın herhangi bir hastalığa neden olup olmadığını öğrenmeye çalışır. Humphry Davy,1798 yılında Clifton’daki Pnömatik Enstitüsü’nde gazların tedavi amacıyla kullanımını araştırmak gayesi ile kurulan kimya bölümünün yöneticiliğine getirildi. Olağanüstü bir konuşmacı özelliği vardı. Deney çalışmaları üretkendi. Amonyak ile azotun asit ve oksit bileşiklerinin bileşimini inceledi. Bilim ve edebiyat çevresindeki dostlarını, diazot monoksitin solunum etkilerini bilim dünyasına açıklamaları için ikna etti. Bu arada hidrojen ve karbon monoksitten oluşan ve çoğu kez yakıt olarak ta kullanılan su gazını deneme amacıyla solurken neredeyse yaşamını yitiriyordu. 1800 yılında ‘Kimyasal ve Felsefi Araştırmalar’ başlığı ile yayınladığı çalışmaları ününü arttırdı. Aynı yıl Londra’da kurulmuş olan Kraliyet Enstitüsü’ nde kimya dersleri vermeye başladı. Humphry Davy’in özenle hazırlayıp verdiği dersler ilgiyle izleniyordu. 1802 yılında kimya profesörü oldu.Görevlerinden birisi sepileme yani tabaklama konusunda araştırma yapmaktı. Kısa sürede tropik bir bitkiden elde edilen bir maddenin meşe özleri kadar etkili olduğunu üstelik daha ucuza mal edildiğini buldu. Bu konuda yazdığı makale uzun yıllar sepicilerin rehberi olarak kaldı. 1803 yılında Royal Society üyeliğine seçildi. Dublin’de bulunan bir tarım kuruluşu için her yıl bir konferans dizisi başlattı. Bu konuşmalarından derlediği eserini 1813 yılında ‘Tarım Kimyasının Öğeleri’ başlığında yayınladı. Bu yapıt yıllarca bu alandaki tek kaynak olarak kaldı.







1805 yılında Volta pilleri, sepileme ve mineral çözümlemeleri üzerine yaptığı çalışmalarla Copley Madalyası aldı. Humphry Davy, 1800’lerin başında basit elektroliz kaplarıyla deneyler yapmış, bu kaplarda oluşan elektriğin, kimyasal tepkimelerin etkisiyle oluştuğunu ve kimyasal birleşmenin zıt yüklü maddeler arasında gerçekleştiğini anlamıştı. Bu bulgusundan hareket ederek, elektrik akımlarının kimyasal bileşiklerle etkileşime girme süreci olan elektrolizin tüm maddeleri bileşenlerine ayırmanın en etkili yolu olacağını düşündü. Bu görüşlerini 1806 yılında bilim dünyasına duyurdu. O yıllarda İngiltere ile Fransa savaşı olmasına rağmen Fransız Enstitüsü’nün Napoleon Ödülü’nü aldı. 1807 yılında sodyum ile potasyumu, 1808 yılında toprak alkali metallerini bileşiklerinden ayırmayı başardı. Boraksı potasyumla ısıtarak bor elementini, hidrojen tellürü ve fosfini buldu. Humphry Davy Kraliyet Enstitüsü’ndeki görevine başladığından kısa bir süre sonra ayrıca magnezyum,kalsiyum,stronsiyum ve alüminyum gibi elementleri de keşfetmişti. Keşfettiği element sayısı 12 tanedir ve o zamanlar bilinen element toplamının beşte birini oluşturur. Alüminyum,Amerika’da aluminum, İngiltere’de aluminium olarak yazılır. Bu yazım farklılığını Humphry Davy yaratmıştır. 1808 yılında bu elementi ilk kez izole ettiğinde ona alumium adını verdi. 4 yıl sonra fikrini değiştirdi ve aluminum dedi. Bu yeni terim Amerika’da kabul edildi. Ancak birçok İngiliz bilimci sodium, calcium ve strontium terimlerindeki ‘ium’ kalıbını bozduğu gerekçesi ile 'aluminum’u kabul etmedi. Bir sesli harf ve bir hece ekleyerek 'aluminium' haline getirdiler. Humphry Davy, 1811 yılında klorun,sudan oksijen açığa çıkartma yoluyla ağartıcı etkisini keşfetti. Ama bu elementin yapısına ilişkin görüşleri kabul görmedi. Aslında klorun kimyasal bir element olduğunun farkına varamamıştı. Bu nedenle oksijenli bileşik sandığı bu maddeden oksijen açığa çıkarmaya yönelik deneyleri başarılı olmadı. 1812 yılında 'sir' ünvanı aldıktan sonra Kraliyet Enstitüsü’ ndeki görevinden ayrıldı. Kültür ve edebiyat dünyasının tanınmış kişilerinden olan zengin ve dul bayan Jane Apreece ile evlendi. Yaşamının sonuna kadar onursal profesör olarak kalacağı Kraliyet Enstitüsü’ndeki önemli bir girişimi, Michael Faraday’ı bilim dünyasına tanıtmak oldu. Faraday 1813 yılında kurumun laboratuvar asistanı oldu ve karı-koca Davy’lerin 1813-1815 Avrupa gezisine katıldı. Humphry Davy, Fransa’da birçok bilim adamı ile tanıştı. Sir Humphry Davy, 1802’de İngiliz Kraliyet Akademisi’ne ampulü tanıtmıştı. Yukarıda 'kediyi merak öldürdü' deyişine uygun bir araştırmacılık ruhunun eseriydi yaşamı. Bu icat, 75 yıl sonra Thomas Edison tarafından pratik hayata uygun hale getirildi. Yanında küçük ve portatif bir laboratuvar taşıyordu. Daha sonra tuz'u inceledi. Minarellerinden ayırıştırdı, sodyum klorürü kaboratuvar ortamında yarattı, çıkan eriğe NaCl adını verdi. Doğal tuz rafine edilmiş, sonunda sanayi tuz'u olarak yeniden yaratılmıştı...






Dokuma,kumaş sanayini bir zorunluluğu olarak Na CI, yani minerallerinden ayrıştırılmış iyot ve florla katkılandırılmış, rafine edilmiş sanayi tuz'u, tüm tekstil kimyasallarının çözücü ve sulandırıcısı olarak üretime fabrikasyon ortamda parlaklık, dayanıklılık ve hız kazandırmıştı. Daha sonraki aşamalarda bilinen çeşitli pigmentleri araştırdı ve elmasın bir karbon türü olduğunu kanıtladı. İngiltere’ye döndükten sonra hava ile metan gazı karışımlarının hangi koşullar altında patladığını araştırdı. Madencilerin kullandığı güvenlik lambasını da icat ettti. Bu başarıları sonucunda Royal Society’nin altın ve gümüş Rumford madalyaları,maden sahiplerinin hizmet plaketi ile ödüllendirildi. 1818 yılında kendisine baronet ünvanı verildikten sonra İtalya’ya giderek yanardağ etkinliklerini inceledi. 1820 yılında Royal Society’nin başkanlığına seçildi ve bu görevini 7 yıl sürdürdü. Humphry Davy, Zooloji Derneği’nin kurulması ve hayvanat bahçeleri açılması gibi konulara da araştırıcılara yardımcı oldu. 1823 yılından sonra elektrik etkisiyle ortaya çıkan magnetik olgulara eğildi. Ayrıca gemilerdeki bakır malzemeler ile tuzlu suyun ilişkisini inceledi. Elektrokimya konusundaki son görüşlerini bir konferansta açıkladıktan sonra Royal Society’nin Kraliyet Madalyası ile ödüllendirildi. Sağlığı gittikçe bozuluyordu. 1827 yılında Avrupa’da geziye çıktı. Çalışmayı bırakmasına rağmen balıkçılık üzerine bir kitap yazdı. Bu kitapta kendi çizimlerini kabartmalarla göstermişti. 1829 yılında İtalya’ya yerleşti. Yarı felçli olarak yaşadığı son aylarında ‘Yolculukla Avunma ya da Bir Düşünürün Son Günleri’ adlı yaşam öyküsünü yazdı. Aynı yıl içinde öldü. Felç olmasının ardından gelen ölümünde tuzun etkisi neydi ; bu ise hiç araştırılmadı..

***


Sodyumun Nefreti “Doğal tuz ile Rafine tuz arasındaki farklara baktığımızda aslında, aklımıza takılan bir çok sorunun cevabı ortaya çıkıyor”. Mark Kurlansky’ın İnsanlığın Tuzlu Tarihi kitabında ‘Sodyumun Nefreti’ bölümünde, 1875 – 1956 arasında yaşamış Britanyalı yazar Edmund Clerihew Bentley tarafından taşlama olarak kaleme alınan dörtlük dikkat çekici: "Sir Humprey Davy- Mide bulandırıcı adam,döndü köşeyi- Keşfedince Sodyumu- nefret kapladı toplumu" Sir Humprey Davy, kendini yetiştirmiş bir kimyacı. 1807’de dünyada en sık rastlanan yedinci element olan sodyum dahil bir dizi elementi ilk kez elektroliz yoluyla ayrıştıran bilim adamı, yani Sodyumun babası . Bugünkü modern tıp,tuzsuz beslenmemizi öneriyor. Bildirilen tuz rafine edilmiş NaCl ; kimyasal adıyla sodyum klorür. Yani kolay üretimi nedeniyle laboratuvarda el çabukluğuyla doğal tuzla değiştirilen Sir'in icadı. Bu,sofralarda tüketilen beyaz ve ince tuz, bir başka deyişle boya,deri ve tekstil sanayinin ana girdilerinden temel kimyasal katkı maddesi,yani sanayi tuzu. Tıbbın söylediği gerçekte bu. Evet,bu tuzdan yani rafine edilmiş ‘sodyum klorür’ den mümkün olduğunca az almalıyız; çünkü zehirdir. Ama kaçınılmazdır ki, günlük yediğimiz rafine gıdalardan bu zehiri istemeyerek günde 12 gr. kadar ihtiyaçtan veya tad olarak "tuz" zannederek alırız..


Doğal tuz tadıyla/sanıyla kandırılan beden, hücre suyunu nötralize etmek için diğer organlardan belirli miktarda su çeker. Tuzun fazlası, çeşitli hastalıkların yanısıra ödem oluşumuna sebep olur. Hazır gıdalarda bu yapay tuzla kullanılan kimyasallar, ödem ve organlarda metaformoza neden olur. Şişmiş/sulanmış dokular, inorganik cüruflar için mükemmel bir çöplük/elek olarak hizmet eder. Atıklar önce yığılmaya sonra hücrede, hücrelerin su kanallarını (aquaporine) tıkamaya, birikmeye neden olur.. Vucuttan atılmayan bu curuflar, toksinleri oluşturur. Toksinleri ancak bol su ile dışarı atmak mümkündür. Burada suyun önemi bir kere daha ortaya çıkar. Su tüketmeyip, su gibi sıvılar tüketildiğinde vucut/mevcud , protein rezervlerini kullanarak bu curufu nötrleştirmeye/normalleştirmeye çalışır. Kemik ve eklemlerde tutunan bu atıklar eklem iltihaplarına, kemik romatizmalarına , kireçlenmelere neden olur. Sonuçta birdenbire ağırlaştıkça ağırlaşırız, tıkanırız, aksamaya başlarız..







TIP DÜNYASI KAMPANYALARLA,SPONSORLARLA TUZ VE HİPERTANSİYONLA MÜCADELE EDİYOR

Dilin kemiği yok . Bugün böyle söyler ,yarın tam tersini. Tıp,her zaman kendini yalanlayarak yeni doğrular bularak vefasız bir aşkla -belki de şeytani bir arzuyla demek daha doğru olur-ilerlemiştir. 'Merak kediyi öldürdü' ilk kısmıdır. "Curiosity killed the cat, but satisfaction brought him back" İngilizce bir deyimdir. 'Memnuniyet onu geri getirdi' diye devam eder. Gene Radikal Gazetesi'nden bir haber ; 21/01/2010 01:48 tarihli. Şöyle diyor:

"ABD'de yapılan bir çalışma, günde 3 gram eksik tuz almanın yılda 66 bin kişinin felç ve 99 bin kişinin kalp krizi geçirmesini ve 92 bin kişinin ölümünü önleyeceğini ortaya koydu.

California Üniversitesi tarafından yürütülen çalışmaya göre tuzu azaltmak, ülkedeki yıllık sağlık harcamalarında 24 milyar dolarlık tasarruf sağlıyor.

Günlük diyette tuzu 3 gram azaltmanın "ulaşılabilir bir hedef" olduğuna işaret eden araştırmacılar, bunun faydalarının, nüfusun yarısının sigarayı bırakmasının faydalarına eşit olduğuna inanıyor.

New England Tıp Dergisinde yayımlanan çalışma, yüksek tansiyon ve kalp hastalıklarına yol açan tuzun ABD’de gerekli miktarın çok üzerinde kullanıldığını ortaya koyuyor. Miktarın büyük bölümü işlenmiş gıdalardan alınıyor. (aa)"

Türk Kardiyoloji Derneği (TKD) tüm çalışmalarıyla kalp ve damar hastalıklarının önlenebilir olduğuna dikkat çekmeye çalışıyor. Türk Kardiyoloji Derneği (TKD) tarafından 'Kalbini Sev Kırmızı Giy!' kampanyası kapsamında, tüm Türkiye'ye "Kalbini Sev!" çağrısı yapılıyor, sağlıklı yaşama doğru atılmış bir adımın simgesi olarak, başta Dünya Kalp Günü'nde olmak üzere, herkes kırmızı giymeye davet ediliyor. Türkiye'de her 2.5 dakikada bir kişinin kalp-damar hastalıkları nedeniyle hayatını kaybettiği ifade edilen kampanyayı tanıtmak için Ceylan Intercontinental'da düzenlenen basın toplantısına TKD Başkanı Prof. Dr. Çetin Erol, TKD Gelecek Başkanı ve Bilim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Oktay Ergene, TKD Basın ve Halkla İlişkiler Kurul Başkanı Prof. Dr. Hakan Karpuz, TKD Basın ve Halkla İlişkiler Kurulu Üyesi Prof. Dr. Dilek Ural ile Özgür Kölükfakı, Kerem Özösken kalp ve damar hastalıklarına ilişkin bilgiler vermişlerdir. Türk Kardiyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Çetin Erol, konuşmasında kalp-damar hastalıklarının en önemli nedenlerinin hipertansiyon (yüksek tansiyon), yüksek kolesterol, sigara, şişmanlık, hareketsiz yaşam ve yanlış ve beslenme ve "tuz" olduğunu belirtiyor. Türkiye'de ölümlerin yüzde 48'inin kalp ve damar hastalıklarından kaynaklandığını belirten Erol, "Bu konuya dikkat çekmek ve hastalıkların önlenebilir olduğunu vurgulamak en büyük amacımız" diyor. Çetin Erol'un ardından söz alan Unilever Pazarlama Direktörü Özgür Kölükfakı ise "kalp hastalıklarının önlenebilir olmasına karşın dünyada her gün 120, Türkiye'de ise bir uçak dolusu insanın kalp hastalıkları nedeniyle yaşamını yitiriyor olmasının son derece üzücü olduğunu" belirterek, kalp hastalıklarının önlenebilir olduğunu ve bu bağlamda kampanyanın Türk toplumu için öneminden bahsediyor. Kölükfakı, bundan sonra giyimimizde kullanacağımız kırmızının bu konuya dikkat çekmek için bir araç olacağını söyleyerek, herkesi Dünya Kalp Günü'nde kırmızı giymeye davet ediyor. Dünya ve Türkiye etkili kampanyalarla insanlara beslenme alışkanlıklarını değiştirme konusunda bilgi verirken "tuz" adlı sinsi düşmanın varlığından haberdar ediyorlar. Hipertansiyonun baş sorumlularından biri "tuz"dur. Ama hangi tuz? Bahsedilen sinsi düşman,yüzyılın ihtiyaçlarına göre rafine edilmiş sodyum nitrattır. Sağlığın dostu yerini 'sinsi düşman'a terketmiştir. Bilim adamlarının söylediği doğrudur lakin tartışılan, tanıtılan suçlu farklıdır. Aziz Nesin'in ünlü hikayesi 'Fil Hamdi ' gibi suçlu yakalanmıştır da, bu suçlu acaba aradığımız gerçek suçlu mudur. Yoksa yalnız isim veya çehre benzerliği mi vardır. Yanlışlar ve doğrular artık içiçe geçmiştir. Ne yaparsak yapalım artık gerçeği ile sahtesi, doğal ile yapay, kavram olarak aynı kelimelerle adlandırılmaktadır. Ne ki herkesin ortak amacı,insanlara daha iyi bir yaşam standartı sağlamaktır. Fakat yöntemle birlikte eldeki bilgiler de ve kullanılan dil farklıdır.


TRAKYA Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sedat Üstündağ, şunları söylüyor : 'Finlandiya’da 1950 yılında Türkiye kadar tuz tüketiliyordu. Devlet tuzla mücadeleyi vazife edindi. Gazeteler, sivil toplum kuruluşları destek oldu. O mücadele sonunda Finlandiya’da tuz tüketimi, kişi başı ortalama 4 grama indirildi. Bu sayede Finlandiya’da felçler yüzde 80 azaldı. Bu önleyici sağlık hizmetlerinin de en güzel örneğidir. Çünkü, tuzun neden olduğu hastalıkların tedavisi için ayrılan bütçeler devletler için büyük yük oluşturuyor.'




BİR CANAVAR YARATMAK

Dünyadaki tuz üretiminin %93'ü endüstri amaçlıdır. Tuz olmadan ne plastik, soda, yumuşatıcılar, deterjanlar, ne de yağlar, üretilebilir. Kimyasal ayrıştırma işlemleri için NaCl yani bugünün diliyle "tuz" sayılan sodyum klorür gereklidir. Bu işlemler için doğal tuzun içindeki diğer elementler kimyasal reaksiyonları etkileyeceğinden önce rafine işlemler ile diğer maddeler ayrıştırılır ve geriye sadece NaCl kalır. Bu işlemler için ayrıştırılan tuz'dan endüstride kullanılmayan %6'lık kısmı gıda sektörüne aktarılır. Yani sanayide kullanılan tuz ile soframızda kullanılan tuz aynı. Elegan, akışkan güzel ambalajlanmış ve üstünde sofra tuzu yazan bu bembeyaz kimyasal canavar maskelenmiş ve uygarlaşmıştır . Ne ki, artık vucudun,bünyenin katalizörü gerçek doğal 'tuz' değildir. Kimyasal prosedürle elde edilen vasfını kaybetmiş tuza benzer madde, tüm sözde sağlık denetimlerini geçerek artık soframıza denetimsiz girebilmektedir. Bu yüzden de eskiden uğruna savaşlar verilen tuz, diğer adıyla beyaz altın, artık çok ucuza, gerekli sanayi tesisi ve ek kimyasallar sağlandığında, havuzlar kurulduğunda her yerde elde edilebilmektedir. Ama elinize geçen tuz artık bir besin değildir. Evimizde, soframızda, bünyemizde kanımızda, hücremizde dolaşan bir zehirdir. Bu yeniden yaratılmış kimyasal ürün, yoğun agresivitesinden ve fiyatından dolayı gıda sektöründe gıdaların uzun süreli muhafaza etme işlemlerinde bir vazgeçilmezdir. Tüm hazır gıdaların uzun ömürleri bu 'beyaz ölüm" ile sağlanmaya çalışılır.




RAFİNE TUZ ve KİMYASAL KATKILAR

Bilim, insanın doğayla sürekli mücadelesidir. Sir Humprey Davyn, 1807’de dünyada en sık rastlanan yedinci element olan sodyumu ilk kez elektroliz yoluyla ayrıştırmıştır. Sir'ün sodyumu,minerallerinden ayırtırmasından 150yıl sonra,sofra tuzuna dönüştürülmeye çalıştırılan saf sodyuma bazı katkılar yapay olarak eklenmeye başlanmıştır. Bunlardan biri iyot minarelidir. Yemek tuzlarına "iyot" eklenerek vücudun temel ihtiyacı karşılanmak istenmiştir. Almanya'da iyot,tuzlara ve endirekt olarak ekmeklere girmiştir. Her fırıncı, her mezbahane bu tuzu kullanmak zorundadır. Fakat bu dünyada,iyotlama işleminden sonra hastalıkların oranı %28 arttığı gözlenmiştir.

Yüzyılımızda yüksek tansiyon, kalp çarpıntıları, ritm bozuklukları, yorgunluk, konsantrasyon eksiklikleri, uzun süre iyileşmeyen yaralar, kronik akne gibi rahatsızlıklarda artışlar mevcuttur. Evet, iyot alımı ile bedene yüksek agresivitesi olan bir metal daha ilave edilmiş olunur; bir fayda sağlarken kaybettiklerimiz daha fazladır. Ayrıca sanayi üretiminde yemek tuzlarına bir de flor ilave edilir. Soframızdaki tuza flor ilave edildiğinde, irade gücü tamamen zayıflar. Tuza, kimyasal isimleri çok fazla yer tutacağından üzerinde hiçbir zaman yazılmayan ve zaman zaman harfler ve rakamlarla kısaltılan (E-530, E-533, E 550 gibi) maddeler de ilave edilir. Mesela sofra tuzunun iyi serpilebilmesi için alüminyum hidroksitle desteklenir. Ve bu tuz çocuklukdan itibaren yeniliyorsa Alzheimer hastalığına yakalanma ihtimali artar. Beyninizde sinir iletişim hatlarında içtepiler iletilmiyorsa, adınızı bile hatırlayamazsınız. Cumhuriyet'in ekinde Prof.Sandıkcı "her yılın 17 mayısında kutlanan 'Dünya Hipertansiyon Günü'nün 2009 teması 'tuz ve hipertansiyon; iki gizli katil' olup, amaç hipertansiyonda tuzun önemini vurgulamak ve toplumları tuz tüketimini giderek azaltmaya özendirmektir" diyerek yerinde olarak tuzun zararlarına dikkat çekmeyi sürdürüyor. Ama burada Sn. Sandıkcı ve diğer hekimlerin tuz olarak andığı, kimyasal olarak üretilmiş soyum klorürdür. Yani doğal tuzdan kimse bahsetmiyor. Çünkü doğal tuz henüz tıp tarafından incelenmemiştir. Geleneksel tıbbın 'tuz' olarak kastettiği sodyum klorürdür.


DOĞAL TUZ ve 'SOLE'

"Siz tekrar gerçek doğal tuz almaya başladığınızda, bedeninize ihtiyacı olanı, eksik olanı sağlayarak kendinizi canlandırırsınız. Fiziksel veya manevi şekilde biriktirdiğiniz her şey önce tekrar ortaya çıkar, bundan dolayı önce ağrınız olan yerde iltihaplanma oluşur ve ardından iyileşme başlar" Bu cümleler "Yaşamın gizemi su ve tuz" adlı kitabın yazarı Yücel Aydemir'e ait.. Devam ediyor ve aşağıdaki cümleler de özetle aynı yazarın : % 26 oranında doğal tuzu, doğal kaynak suyu ile karıştırdığınızda, kısa bir süre içinde % 26'lık “sole” dediğimiz bir karışım oluşacaktır, Bu karışımın çok yüksek dezenfektan etkisi olduğundan uzun süre saklanabilir. Bu “sole”den her gün 1 çay kaşığı alıp iki litre suya konulup içildiğinde vucudun elektrolit dengesi oluşur. Burada enteresan olan bedenimizin asit-baz dengesini tuzun sağlıyor olması. Normal koşullarda bedenimizde %70 baz ve % 30 asit olmalı, fakat gıdalarımızın endüstriyelleşmesinden dolayı bu denge %80 asit - % 20 baz'a doğru kaymış durumda. Asit ortamında dolaşan hücrelerin metaformozu, asit ortamına uyacak şekilde yeniden yaılanmaları kanserli hücrenin oluşumu demektir. Bunu düzeltecek olan ise yalnızcana bol su içmektir. Su yerine içilen hiç bir şey su yerine geçmez. Arabanızın benzini bitse benzin yerine şarap koysanız gider mi? Aynı şey insan ve diğer canlılar içinde geçerlidir. Hayvanlar bu konuda insandan daha sağduyu sahibidirler. Çünkü yalnızca su,hep su içerler. Eski çağlardan beri besin maddesi olarak kullanılan tuz, çağımızda kimya ve sanayinin en önemli girdilerinden biridir. Kimya dilinde çok geniş anlamda kullanılan tuz kelimesi NaCl sembolü ile ifade edilmektedir. Kubik sisteme göre kristalleşen tuz Na ve Cl iyonlarından oluşur. Tuz saf halde iken yaklaşık % 40 Sodyum, % 60 Klor’dan meydana gelir. Yüksek basınç altında plastik özellik gösteren tuzun sertliği 2,5 olup, özgül ağırlığı 2,1 - 2,55 gr/cm3 arasında değişir. Erime noktası 800,8oC, Kaynama noktası ise 1.412oC’dır. Doğadan üretildiği şekliyle rengi gri, sarı, kırmızı hatta mavi ve yeşil olabilir. Tuz saf halde iken renksizdir. Özet olarak Yücel aydemir'in söyledikleri bunlar.



BİRAZ TARİH

Tuz yaşamsal öneminden ötürü çok iyi bilinen ve günlük olarak sık kullanılan bir mineraldir. İnsanın tuzu kullanmaya başladığı zaman kesin olmamakla birlikte, tuzla tanışması oldukça eskiye, M.Ö. 10000 yılına gider. Çin’de M.Ö. 3000 yıllarında tuz üretildiği hesaplanmaktadır. Tuzla ilgili ilk yazılı belgeler M.Ö. 2250 yıllarına dek uzanır. Tuz ticareti önemli kervan yollarını doğurmuştur. MÖ 800'lerde Suriye limanlarıyla, İran Körfezi arasında tuz ticareti çöl üzerinden yapıldığını Smyra-İzmirli tarihci Herodot kayda almıştır.. Dinyeper nehri kolları üzerinde tuz kaynakları, güney Rusya’da yaşayanlarla Egeliler arasında ticaretin gelişmesini sağlamıştır. Bazı yerlerde tuz para yerine geçmiştir, Romalı askerlere tuz satın almaları için aylık (Salaria) verilmiştir. Orta çağda ise maden üretimi durdurulmasına karşın tuz üretimi sürdürülmüştür. Ostrogotlar doğuda, batıda ise Vizigotlar,Britanlar, Galler Germenler, Franklar, daha önce Kelter, Kartacalılar, Romalılar, Avarlar, Macarlar,Hunlar,Hazarlar hep bu tuz savaşının önemli figürleri arasında yer almışlardır. Bu olaylar tuzun önemi konusunda açık bir göstergedir. 1500 yıl Roma İmparatorluğu idaresinde kalan Anadolu, tuz üretiminde dünya stoklarını elinde bulunduran bir merkezdir. Çankırı, Tepesidelik, Kağızman, Tuzluca gibi yataklar yerel yönetimler tarafından işletilseler de Roma ticaret tepsisinde değerlendirilmişlerdir. Anadolumuzda ismini tuz’dan alan birçok yerleşim birimi saymak mümkündür. Tuzla, Tuzluca, Tuzhisar, Tuzlagözü köyü, Tuzla deresi, Tuzköy, Tuzçullu gibi yerleşim birimleri bunlardan sadece bir kısmıdır. Fransızların Sel, İtalyanların Sal, İngilizlerin Salt, Almanların Salz kelimeleri, esas itibarıyla tuz anlamına gelen Latince Sal kökünden gelmektedir. Türkçemizde kökü Latinceden gelme, tuzla ilgili birçok sözcükler farkında olmadan kullanılmaktadır. Latince Salsun salça olarak, tuzun çeşnilendirilmişi anlamına gelen Salcicius kelimesi Sosis olarak dilimize geçmiştir. Kullanmakta olduğumuz Salamura kelimesi latince “Salmacudus” Sal ve Maria kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiş olup, tuzlu su anlamını taşımaktadır. Ekonomik bir değer taşıyan tuz kaynakları katı ve sıvı olarak ikiye ayrılmaktadır. Tuz sıvı halde denizlerde, tuzlu su kaynaklarında ve katı halde kaya tuzu şeklinde bulunmaktadır. Tuz doğada sıvı ve katı olarak bulunmaktadır. Türkiye’de ve dünyada tuz deniz, kaya, kaynak ve göl olmak üzere dört şekilde çıkartılmaktadır.

Ülkemizde tuzun çıkarılması;
Cumhuriyet tarihimizde özel yasa hükümlerine tabi olmuştur. Bu konuda çıkartılan 11.12.1936 tarihli 3078 sayılı Tuz Kanunu 26.06.2001 tarihine kadar yürürlükte kalmıştır. Bu kanunun yürürlük süresi içinde bir takım değişiklikler yapılmış, ancak tuz stratejik öneme sahip ürünler arasında yer almıştır. Bu sebeple ham tuz çıkarılması Devlet tekelinde tutulmuştur. Bu görevi Tekel adı altında faaliyet gösteren kurum üstlenmiştir. (Tekel’in eski adı İnhisarlar İdaresi) 3078 Sayılı Tuz Kanunu’na göre içinde %96 Sodyum Klorür (NaCI) bulunan her türlü madde tuz olarak adlandırılmakta idi. Bu yasal düzenleme 26.06.2001 tarihine kadar devam etmiş ve 3078 sayılı Tuz Kanunu 26.06.2001 tarihinde yürürlükten kaldırılmış ve Maden Kanunu kapsamına alınmıştır.

DENİZ TUZLARI
Bitmez ve tükenmez tuz kaynağı olan denizler dünyamızın en büyük tuz rezervlerini oluşturmaktadırlar. Denizlerdeki tuzluluk derecesi; denizlerin tatlı su alıp almadıklarına, coğrafik durumlarına ve iklim koşullarına göre değişiklik gösterir. Örneğin Batlık denizi’nde 1 m3 suda 17 kg. iken, Kızıldenizde, 45 kg’a kadar çıkmaktadır. Çeşitli denizlerde 1m3 deniz suyunda erimiş tuz miktarı aşağıdaki gibidir. Baltık Denizi 17 Kg / m3 Hazar Denizi 6 Kg / m3 Kuzey Denizi 30 – 35 Kg / m3 Pasifik Okyanusu 32 – 35 Kg / m3 Atlantik Okyanusu 32 – 36 Kg / m3 Akdeniz 38 – 40 Kg / m3 Kızıldeniz 43 – 45 Kg / m3 Ölüdeniz 270 Kg / m3 Deniz suyunda erimiş olarak bulunan maddeler çok çeşitlidir. Örneğin Akdeniz’de bir metreküp deniz suyu içinde aşağıda gösterilen maddeler vardır. Bileşik Ağırlık (kg) Sodyum Klorür 31.4 Magnezyum Klorür 3.3 Magnezyum Sülfat 2.7 Kalsiyum Hidroksit 1.4 Sodyum Bromür 0.6 Kalsiyum Karbonat 0.6 Ülkemizde İki adet deniz tuzlası bulunmaktadır. İzmir’de bulunan Çamaltı Tuzlası ve Balıkesir’de bulunan Ayvalık Tuzlasıdır. Çamaltı Tuzlasının kuruluşu Cumhuriyet öncesine dayanmakla birlikte Ayvalık Tuzlası ise 1980’li yıllarda kurulmuştur. Çamaltı Tuzlası Büyüklük açısından dünyanın ikinci büyük tuzlasıdır. 65.000.000 km² alanda kuruludur.


KAYA TUZLARI
Yeraltında az veya çok derinlerden katı halde elde edilen tuzlar kaya tuzu olarak tanımlanır. Kaya tuzları Deniz tuzlarının aksine kompozisyonlarına giren maddelerin oranları bakımından büyük değişiklikler gösterirler. Özellikle saflık oranları her maden için ayrı olabileceği gibi aynı madenden alınan çeşitli numuneler de çok büyük farklılık gösterebilir. Kaya tuzlarındaki yabancı maddeler ve kil tuza değişik renkler verir. Genellikle gri, siyaha yakın kil renginde olan kaya tuzları, nadiren beyaz, şeffaf beyaz olarak bulunur. Tuz kristallerindeki boşluklar da bazen tuza mavi renk verir. Yurdumuzda kaya tuzu madenleri genellikle gri renkte olup, bir kısmı da siyaha yakın renktedir. Ülkemizde işletilmiş olan Kaya tuzlalarına örnek vermek istesek Çankırı, Tuzluca (Kars), Kağızman (Iğdır), Tepesidelik (Kırşehir), Sekili (Yozgat), Gülşehir (Nevşehir), Oltu kaya Çiçekli tuzlalarıdır.

KAYNAK TUZLARI
Karalarda kaya tuzları dışında suyu az veya çok tuz içeren akarsular, kuyular, kaynaklar ve göller de vardır. Genel olarak bunların kaynağı kaya tuzlarıdır. Yeraltı sularının akıntıları bir kaya tuzu tabakasından geçerken, tuzların bir kısmını eriterek kendi bünyesine alarak, kuyu ve derecikler halinde yeryüzüne çıkarmaktadır. Bu suların içerdiği NaCl oranı, tatlı suyun tuz tabakasıyla temas süresi ve şiddeti ile orantılı şekilde az veya çok olmaktadır. Ülkemizdeki kaynak tuzlaları ise Ağa, Hıvır, Göneli, İşhan, Serhal, Çarkı, Cedit, Hamo, Fadlum, Piliç, Hargün, Göleris, Kömür, Tımisi, Yerhan, Aşkale, Bingöl, Perobey, Alibaba, Boncuk, Kıhtik, Çökender, Kırmızı, Bar, Canik, Yerli, Taytak, Muhlis, Tatos, Aktuzla gibi birçok tuzla işletilmiş bir kısmı işletilmeye devam etmekle birlikte bir kısmı ise ekonomik olmadığından dolayı işletilmemiş veya işletilmesinden vazgeçilmiştir.


GÖL TUZLARI
Tuz göllerinin bir kısmı eski deniz yatakları olabileceği gibi bazıları da geniş yer çöküntülerinde, civar bölgelerdeki kaya tuzlarından geçerek, bu çukurlarda toplanan tuzlu sulardan meydana gelirler. Yaz aylarında yüksek bir yoğunluk kazanan sular buharlaşarak, sanki deniz sularının toplama havuzları gibi bir tuz tavası haline gelirler. Tuzlu su göllerine, tuzlu su kaynakları ve kuyularına hemen her ülkede rastlanmaktadır. Dünyanın en büyük tuz gölü Great Salt Lake’dir. İç Anadolu’da bulunan Tuz Gölü Dünyadaki en önemli tuz göllerinden biridir. Tuz Göllerinden alınan tuz hemen hemen saf bir şekildedir. Göldeki tuzluluk diğer tuzlar nedeniyle de olabilir. Örneğin yurdumuzda Orta Anadolu’daki birçok gölde sodyum klorür ile birlikte sodyum sülfat, potas ve benzeri tuzların bulunuşu bu kaynaklardan ekonomik bir şekilde tuz üretimini güçleştirir. Bunlara örnek olarak Burdur Gölü, İznik Gölü gösterilebilir. Tuz Gölü’nde üç adet tuzla kurulmuştur. Bunlar Şereflikoçhisar’da bulunan Kaldırım ve Kayacık ile Cihanbeyli’de bulunan Yavşan tuzlalarıdır. Tekel tarafından uzun yıllar işletilen bu tuzlalar 2005 yılı içerisinde özelleştirilmiş olup özel sektör tarafından işletilmektedir.
Doğuş itibariyle insan,yüzde seksen baz,yüzde yirmi asit ile hayata başlar.Bu oran su niyetine değişik sıvıların ve alkol,kola gibi asitik unsurların tüketimiyle yüzde seksen asit,yüzde yirmi baz olarak değişim gösterir.Vucut sıvısındaki asitli ortam,hücrenin ölümüne neden olur.Ölmeye direnerek değişim gösteren hücre,kendini bir yandan değiştirirken bir yandan da çoğalma yoluyla hayata tutunmaya çalışır.Hücrenin dolayısıyla organın değişmesi yeni bir oluşumu başlatır.Bedeninizde herhangi bir dokunun strüktürel yapısı değişmeye başlamışsa, orada kanser oluşacaktır.Durumu Dr.Batmanghelidj şöyle özetlemektedir "Yiyeceklerdeki minerallerin dengesi,kanserden korunmada çok önemlidir.Kanserden kurtulmada ise daha da önemlidir.Dolaşımdaki kanın miktarını artırabilmek,,kanın inceliğini sağlayarak vucudun en uç köşesine kadar ulaşabilmesini sağlamak için doğal tuz yememiz gerekir.Tuz aynı zamanda hücre suyunun da bazlı kalmasına yardımcı olur.Bu kanserden korunmada ve kanserden kurtulmada en can alıcı noktadır.Rafine edilmemiş doğal tuzu oluşturan minarallerden kalsiyum,mağnezyum,kaliyum,selen,çinko ve diğer 80'e ulaşan iz elementler,hücre sıvısının su miktarını artırır ve alkalik (bazlı) kalmasını sağlar."Bunun içinse doğal tuzun yanısıra besin değeri yüksek çiğ sebzelerin önemi büyüktür.En çok pişirilen yemek,en az beslenme değerine sahip yemektir.Ne ki sağlıklı yemek,içmek tek başına çözüm değildir.Ayrıca desdek olarak havada dengeli bir iyon potansiyeline ihtiyac vardır.Üst nano metrekarede bulunan belli dalga boyları alternatif iyileşme sağlar. Bu da dışarıdan tuz kristaliyle fayda sağlar. Binlerce yıldır kadim öğretilerde geçen tuz kristali doğal bir şifa kaynağıdır. Tuzun titreşim frekansı aynı bizim bedenimizin frekansı gibidir.Tuz kristali bu konuda önemli bir katalizördür.Örneğin bizim beynimizin elektriğini ölçtüğümüzde 8 Hertz civarındadır, aynı frekansı tuz, kristali vermektedir. Televizyon seyrederken 100 – 160 Hrtz. civarında frekansa maruz kalırsınız.Bu yüzden uzun süre televizyon seyrettiğimizde sinirli olmamız kaçınılmazdır. Bedeniniz ,televizyon ve bilgisayarla doğal elektriğinin 20 misli frekansa maruz kalır. Bunun yaptığı tahribatı büyüktür. Tuz kristaliyle bu durumu düzeltmek mümkündür. Sonuç itibariyle artık bugün sadece tuz kristalinin yapısından dolayı radyasyonu nötralize etmek mümkün olduğunu biliyoruz. Örnek verirsek; atom çöpü olan radyasyon artıkları tuz depolarında saklanıyor. Bu da tuz'un sırrı; bu sır da onun geometrik şeklinde saklı.


TUZUN VÜCUTTAKİ GÖREVLERİ
Su ve tuz birlikte insan vücudunun en önemli yaşamsal fonksiyonlarını düzenlerler. Gerek hücre sıvısı, gerekse hücre dışı sıvı yoğunlukları farklı olan bir tuzlu sudur. Vücutta hiçbir sinir hücresinin diğer organ hücreleriyle herhangi bir bağlantısı yoktur. Oysa beyin, vücudun bütün hücreleriyle komünikasyon içerisindedir. Bu ancak hücre dışı suyun elektrik iletkenliği özelliğinden yararlanılarak yapılır. Bilindiği gibi saf su elektrik iletmez. Yalnızca tuzlu su elektrik iletir. Böylelikle hücreler arası ve hücrelerle sinir sistemi arasında komünikasyon mümkün olmaktadır. Bu demektir ki, tuz olmadan, insan ne düşünebilir, ne konuşabilir, ne vücudunun diğer organlarının verdiği bilgileri alıp gerektiği reaksiyonu gösterebilir. Vücuttaki bütün yaşamsal olaylar, hücre içi ve hücre dışı bu tuzlu suda gerçekleşmektedir. Gene bütün hücrelere besinler hücre dışı sıvıyla taşınır. Bu sıvıda besinler difüzyon yoluyla dağılır. Difüzyonun yayılma hızı sıvının termodinamiğine bağlıdır. Isı su içerisindeki taneciklerin hareket enerjilerini arttırdığından difüzyon kolay ve hızlı olur.


Genelde soğuk havalarda hasta oluşumuzun sebebi budur. Hücre ile hücrenin içinde bulunduğu tuzlu su arasında madde alışverişi gene bu iki su arasındaki tuz yoğunluğu farkından ortaya çıkan ozmos ile olur. Daha öncede söylendiği gibi, hücre dışı suyun su oranı %94 iken hücre içi su yoğunluğu %75 civarındadır. Yalnız bu sayıları mutlaklaştırmak doğru değildir. Çünkü bu oran insandan insana değiştiği gibi, kişinin su ve tuz tüketme alışkanlıklarına da bağlıdır. Yani kısaca tuz olmadan hiçbir canlı zinciri oluşmaz. Peki, tuz insan yaşamı için bu kadar vazgeçilmez bir fonksiyona sahip iken, doktorların; “yüksek tansiyonunuz varsa tuzdan uzak durun” açıklamalarını nasıl anlamak gerekir? Bu insanın kendi ölümünü yavaş yavaş kendisinin hazırlaması demektir.

Evet, tuzdan uzak durun ama hangi tuzdan. Bunun ayrımını verdiğimiz bu bilgilerden sonra artık daha doğru yapmak zorundayız. Rafine edilmiş tuz sadece yüksek tansiyon yapmaz aynı zamanda kanser dahil birçok hastalığın da oluşmasına sebep olur. Onun için ister deniz tuzu olsun, ister kaya tuzu olsun, isterse kristal tuz olsun, eğer rafine edilmişse tuzdan mutlaka uzak durun.

Tuzun vücuttaki bir diğer görevi de, kaliyum-natrüyum pompası ile ozmos gücünün sürekliliğini yaratarak, vücudun doğal su dengesini ayarlar. Aynı zamanda vücudu ağır metallerden ve toksinlerden arındırır. Toparlamaya çalışırsak tuzun vücuttaki görevleri kısaca şöyle de özetlenebilir 1. Tuz seksen dörde varan elementleriyle, vücudun mineral eksikliğini giderir. 2. Tuz su ile birlikte hücre içi ve hücre dışı sıvısını oluşturur 3. Tuzun sıvıya verdiği iletkenlik özelliğiyle vücutta haberleşme sisteminin işleyişini sağlar, buna bağlı olarak, düşünmeyi, konuşmayı ve hareket etmek için gerekli haberleşme zemini hazırlar 4. Vücutta ozmos gücünü oluşturarak, ozmosa bağlı bütün madde alışverişini sağlar. 5. Kalıyum-natrium pompasının çalışmasını sağlar İnsan vücudunun günde en 2-6 gr tuza ihtiyacı vardır. Eğer bu günde 0,2 gramın altına düşerse, insanda tuz açlığı başlar. Bu canlıda çeşitli fonksiyonel bozukluklara yol açar. İnsan vücudunun günlük ihtiyacının üstünde tuz alındığı zaman, eğer yeterince su içilirse, bu böbrekler yoluyla dışarı atılır. Her bir gram tuzu vücuttan dışarı atabilmek için 23 gr suya ihtiyaç duyulur. Fazla tuz da eksik tuz gibi, vücutta yanlış alarmalara,etkileşimlere sebep olur. Bu nedenle her gün doğru oranda doğal yoldan tuz almak gerekir. Yeterli tuz alınmadığı zaman vücutta şu bozukluklar ya da belirtiler ortaya çıkar: 1. Mide bulantısı, kusma 2. Kramp 3. Yorgunluk 4. Vücudun esnekliğinin kaybolması 5. Deri kuruması 6. Düşük tansiyon ve kan dolaşımı bozuklukları 7. Uzun zamanlı ishaller 8. Çok miktarda terleme (Nurettin Yılmaz,/Tuz )








LAFI FAZLA UZATTIK / KONUYU TOPARLARSAK
Doğal tuz,vucut için vazgeçilmezdir. Yaşamın temel elementlerindendir. Su ile tuz mineralleri başta metobolizma ve tüm organları çalıştıran,akışkanlığı ve yaşamı oluşturan ana unsurdur. Günlük suyun iki litre,günlük doğal tuzun üç gramdan az,beş gramdan fazla olmamak üzere tüketilmesi beden çarkının işleyişi için gereklidir. Doğal tuz yediğimiz sebzelerin natural yapısı içinde zaten vardır. Suyun ise yerini hiçbir sıvı tutmaz. Çay,kahve,ayran vd alınan sıvıların mutlaka günlük iki litre su hesabının dışında tutulması gerekir. İnsanın doğumunda %20 asit % 80 baz olan oran, yaşam için temel değerdir ve korunmalıdır. Baz oran, yenilen, içilen asitli gıdalarla % 8o lere kadar çıkar. Vucuttaki asidin yükselmesi, hastalık için mümbit bir mekan sağlar. Bu ortamda sağlıklı hücre yaşamını sürdürebilmek için mutasyon geçirir ve birbiri ardınca çoğalan kanserli hücreye dönüşür. Kanser hastalığının temelin nedeni vucudun asitli hücre ortamıdır. Kanserin yenilmesi için başta vucuttaki yüksek yapay asitten kurtulmak gerekir. Tuzun fazla tüketilmesinin yüksek tansiyon yanısıra böbrek yemezliği, organ fonksiyon bozuklukları ve işlev tıkanması gibi sorunlara yol açtığı gerçektir. Az veya çok değil su ve tuzun gerekli ölçüler içinde vucut organizmasının talepleri doğrultusunda bedene sunulması esastır. Sağlıklı yaşamak ve hastalıklardan kurtulmak için herşeyin yerli yerinde doğal olarak ve dengeli tüketilmesi bilimin olduğu kadar aklın da tek ölçütüdür. Son olarak tıp biliminin temel taşlarından Paracelsus'un bilinen sözünü tekrarlamakta fayda var "Bütün maddeler zehirdir,zehir olmayan madde yoktur. Zehirle ilacı ayıran şey ise alındığı miktardır. " Hayati öneme sahip bu mineralin doğru kullanıldığı takdirde insan sağlığına olduğu kadar ülke ve dünya ekonomisi açısından da akıllı çevre ve bilinçli yaşam tasarımına ivme vereceği ortadadır. Bu bilgilerden sonra "tuz" hakkında dayatılan ezberi yeniden sorgulamanın tam zamanıdır.

Şimdi 'bütün bu bilgiler doğru mudur?' diye soracak olursanız, 'bilmiyorum ama kaynaklarda yazan budur' derim. Netice itibariyle konunun uzmanı olanların görüşleri geçerlidir. Benim yazdıklarım ise ,tuzdan mustarip bir tansiyon hastasının, biraz içine baharat kabilinden Kant,Hegel,sosyoloji/felsefe,tarih,tevatür, biraz da insanlığın suça meyilli/nevrotik evladı 'uygar'ın potansiyel tehlike teşkil eden sorunlarını ekleyerek , bir eleştirmen güdüsüyle 'karşı' bilgileri yeniden derlemesidir ; hepsi bu.. Bizi var eden siyasal tarihlerimiz farklı olsa da, canı topraktan yaratan fiziki coğrafyamız ve ortak hafızaya sahip bedensel kimyamız aynıdır.
En büyük yargıç ise, telafisi mümkün olmayan zamandır..


(-) Jürgen Habermas,İletişimsel- E.Kur. S26,Kabalcı Yay.1996-2001
(1*)Kant'ın Dünyası ,Manfred Geier,İletişim Biyografi s 80,81,165-2009
(1) Tarihte Akıl,F.Hegel, Kabalcı, 2003,sayfa 107
(2) Aktaran Ayşenur Yazıcı,Dil Kafirleri s 90
(3) Tuz hakkında yararlınılan kitaplar yazının ilk bölümünde sıralanmıştır.
(4) http://www.cankiriturizm.org/tuz-magarasi.htm

.