Kültür endüstrisi faşizan bir sektördür. Mutlu/mesut,pasifize edilmiş küçük uysal burjuvalara vale hizmeti sunar. Ürettiği seri kahramanlar üzerinden, sınırlı/konturlu sahte özgürleşme jenerikleriyle serinletir. Özgürlük kostümleri, bağımsızlık dekorlarıyla maskeli baloya çevirir mücadele alanlarını. Dolayısıyla iklimsiz/mevsimsiz zürafanın düşkünü beyaz giyer kış günü dedirtecek ölçüde sosyalist öyküyü ucuzlatarak aşma, eksik bilgiyle şaşırtma, izleyiciyi baskılayarak aşağılama eğilimindedir. Sanatın günahlarından arındırılarak özgürleşmesi, kapitalist çürümenin kuşattığı tüm sosyal gövdenin menfaat ilişkileri ağının parçalanması , çürüyen zihniyetin islahından sonra ancak mümkün olur..


İzleyici, toplumsal mülkiyetin bilgisini kuşanmış, dersini çalışmış, hazırlıklı gelir dersek yanılırız.
Sergi salonunda yer alan nesneler, işlevlerinden ayrıştırılarak geçmiş ya da gelecek zaman dilimine üstü örtülü göndermelere yaparlar. Bu göndermeleri anlamak için konuşulan kuşdilini, mahalle jargonunu bilmek, seçkinler arası hiyerarşiyi öncelikle kabullenmek gerekir. Nesneler üzerinden üretilen dilin, tutarlı ve diyalektik bütünlüğünün olmaması, aykırılıkların/kuralsızlığın kurallaşması, yıprattığı değerler içinde sanatın da bulunması , değişkenleri bol kavramın anlamını tek/biricik olarak çözme görevini, sorumluluk alan izleyicinin sırtına taşınması zor bir ödev olarak yükler. Argümanların/dökümanların yer almadığı sergilerde ise , 'eser' tanımını yapacak durum oluşmadığında ,farkındalık yaratılamaz. Bütün bu zorlukların yanısıra ,çalımlar,barikatlar,yanlış yön tabelarıyla kültürel mirası engelleyen define avcılarının çıkarları vardır. Kapalı mekanların sınırlarında sergigezere ulaşamayan nesne, eserleşemez. Etki alanı mekanın yalıtımını aşıp, aydınların tartışma platformuna ulaşması,kitlelerin günlük uygulamalarında yer alması zaten beklenemez. Küratör, argümanları/kanıtları sakladığında, eser/nesne, 'zımbırtı' makamından işlem görse de onlar için yeis yoktur; hesapları/amaçları derindir. Tüm dünyada ve burada küratörler, bile bile yarattığı esrardan nasiplenmek adına sergiyi parça bölük, astarsız yamalı defolu, konunun fragman tadındaki sürümüyle servis ederler.
Kapitalist sistem geçmişte birçok kez kabuk değiştirdiğini söylüyor Mahfi Eğilmez haklı olarak. 'Önce tarımsal kapitalizm, ardından sanayi kapitalizmi, sonra hizmet kapitalizmi ve en son olarak da finans kapitalizmi önceki modelin yerini aldı. Kuşkusuz bu değişim sıralaması dünyanın her köşesinde bu şekilde ve bu sırayla olmadı ama kapitalizmin omurgasını oluşturan gelişmiş ülkelerde gidiş bu biçimde gerçekleşti. Bu gidiş içinde bir önceki dönemde geçerli olan anlayışlar ve kabuller giderek yerini yenilerine terk etti. Bugünkü aşama küresel kapitalizm aşaması. Ve bu, öncekilerden farklı olarak eksikleri ve fazlalarıyla küresel sistemin neredeyse tamamında egemen olmuş görünüyor. Bu sistemin öncekilerden farkı ticaret hareketlerinin yanında sermaye hareketlerinin de serbest kalmış olması. Bu, bütün eski anlayış ve yaklaşımların yeniden gözden geçirilmesini gerektirecek kadar önemli bir fark. Küresellik, kapitalist sistemi üç boyutlu hale getirmiş olmasına karşın iktisatçılar sisteme gözlüksüz olarak bakıyor ve o haliyle yorumlamaya çalışıyor. Yanılgı ve hatalar buradan kaynaklanıyor.' Kapitalizmin parasal dönüşümü, sosyal ilişkiler ağında yeni sanat biçimlerini ve çürüyen ama bir türlü ölmeyen bir yaşamın deformasyonunu öne çıkarıyor ki,ekonomistlerin öngöremediği krizlerin ,dolayısıyla insanın doğasını çeşitlendiren durumu kavramaya, üstyapı kurumu olarak kaosun yarattığı doğurgan sanatı anlamaya/anlamlandırmaya çalışıyoruz..
Çözülememe durumu, bir sanat nesnesi olarak mesajı bize yabancı kılar. İzleyicinin yabancılaşması/ötelenmesi demektir bu durum. Hatta sanatsal mecraların/mekanların vasata kapalı, 'çağdaş sanat' adlı sosyetik örgüt tapınaklarının/müzelerinin/galerilerinin masonik bir kurumlaşmayla seçkinlere açık hale gelmesidir. Amacından kopartılmış, küratörün eleğinden geçen, eser denilen seçilmiş zırvalara statü veren, önem kazandıran, onur atfedense toplumsal çarpık düzendir.Para babalarının beyninlerinin kullanmadıkları
kısmında mekan kurmuş sanat tacirlerinin manipülasyonudur. Oyunu istediği gibi kurabilen entelejansiyanın hizmetkarı küratör, ideallerin parayla kundaklandığı, kapitalizmin masallarının pazarlandığı,hayal tüccarlarının cirit attığı bu piyasada, kurumlar düzeyinde oluşturduğu yalanı ideolojik olarak sürdürmeyi başarmış kişidir.
Güncel Sanat, sosyalbilimler kategorisindedir; kamusal alanda mesai yapar; yalnız formu/hacmi ve sembolleriyle kendi mekanını doldurmaz; etki alanları inşa etme gayretindedir. Parsellenmiş alanların babaları,kurtarılmış bölgelerin ağaları, mahallenin kabadıyaları vardır. Toplumbilimlerin ensturmanlarını kullanır, sosyolojinin hedef kitlelerinin dönüşümünde pay sahibidir. Toplum mühendisleri hükmündeki, uygulanabilir/pratikteki sarkastik önerileriyle sanat ve yaşam arasındaki farkı ortadan kaldırırlar demeyelim ama, duvarları indirir/ şeffaflaştırır. Eşikte durur,alt ve üst kültüre göndermeler yapar,taşır veya aşırır. Bulunduğu mekandan, gündelik hayata müdahale eder,sorular oluşturur,özerk alanından, kitlesel/örgütsel alana elini uzatır;burada da boş durmaz,memnuniyetsizdir; sürekli eleştirir. Toplumun ve hayatın temsil değeriyle bazen kaynaşır,çoğu zaman çatışır ama hep sorarak/sorular oluşturarak ilerler. Bunları yaparken de dili çetrefillidir; göstergebilimin değerlerini/imgelerini,pazıllarını kullanır. Bazen yaşamın yerine geçer;çoğu zaman kendini gizler.Çağdaş sanat, hep kavramlar üzerinden iş görür. İşte bu yüzden , çağdaş sanat sergilerinde her zaman gerçek bilgilere, kronolojik sanatçı biyografisine, eser manifestosuna ve sanatçının bireysel olarak savunduğu,sürdürdüğü tezi/teorisinin izleyiciye metin olarak aktarımına/bilgilendirmesine ihtiyaç vardır. Bunların yer almadığı sergilerde 'eser' tanımını yapacak durum oluşmaz. Küratör, argümanları/kanıtları sakladığında, eser/nesne, 'zımbırtı' makamından işlem görür. Tüm dünyada ve burada küratörler bile bile,
yarattığı esrardan nasiplenmek adına sergiyi parça bölük,eksik, dolayısıyla defolu açma eğilimindedirler.. Barthes’a göre, insanların yararlandığı her gösterge dizgesi ancak dil aracılığıyla, dil desteğiyle gerçeklik kazanır. Sergi salonunu, oyun parkından ayıran sosyal sorumluluk ve ideolojik aidiyettir. Bu nedenle de, kavram üstünden mesajını aktaran çağdaş sanat yapıtlarında sözlü,yazılı anlatıma, gerekçeli metine,eylem planı/yol haritasına zorunluluk vardır. Gösterge dizgelerini, salt fiziksel anlamda dokunup,görüp/gözlemleyip değil, bu dizgelerden söz eden söylemleri belirtisi/simgesi/imge göstergesiyle elle tutarak, zihnimizde tartarak, kavrayarak/inceleyerek, kabul veya reddederek ,sembolleri anlamlarıyla irtibatlandırarak değerlendirmek, izleyiciyi muktedir/iktidar sahibi kılar. Küratör ise iktidarı paylaşmak istemez; sanatçının ve yapıtların üzerine tül örter, ortamı karartır/efsunlar ve gizemi derinleştirir...
Anlaşılmaz olanı anlaşılır kılma yönündeki eleştirimize yapacağımız ekler de önemlidir. İnsan nasıl düşünüyorsa, insanı yaratan doğa da düşünüyor ve yaşamını sürdürmek adına karşı planlarını yapıyor ; arslanın avlanma ,ceylanın üreme oranlarını hesaplayıp dengeleyen bir beyin var mutlaka. Bilimle birlikte ilerleyen 'Güncel Sanat'sa büyük fotografı göremiyor. Teknolojinin yaratmak istediği yeni insana ait yeni algı fenomenleriyle oynuyor. Günlük arzu ve küçük kazanımlarla, doğanın yarattığı bir varlık olan insanı doğaya ve doğasına yabancılaştırıyor; modernitenin sarmalında sürüküklüyor. Kendisine yabancılaştırılan insan, ek protezlerle, kurgusal aparatlar,üçüncü kollar,yapay kanatlar, ek flaş bellekler benzerleriyle tabiatla uyumlu fiziksel doğasına baş kaldırırken, aslında kendi içinde bütünlüğü ve uyumu olan gezegensel bilince de ters düşüyor. Aksi ve kırıcı huyu, kökten reddedişleri, itirazlarıyla yıkmayı asli görevi/işi/sorumluluk alanı olarak tanımlıyor.. Biz, doğanın insana ihtiyacı yok; insan ise doğanın uyumlu bir parçası olamak zorunda derken, 'Çağdaş Sanat' bütünüyle boyun eğmeyi değil, uyumsuzluğu ve kirliliği körükleyen tüketici kapitalizmle mutlak birlik/bütünlük içinde ilişkiler ağını/ ağ bağlantılarını kurmayı şiar ediniyor. Hayata katılmış sanattan anladığı da, buna benzer şeytandan apartılmış inkarcı durumlar. Bizden oyuna katılmamızı beklemekle söylediklerimizi/bütüne ait bu sayfalarda savunduklarımızı, hiç mi hiç anlamadığı ortada..
Onlar pazar oligarşisisinin az bulunur soytarılarıdır. Tezgahlarına hünerlerini dizerler. İşlevsel biçiminden ayırdıkları nesneler üstünden ilişkisiz/çelişkisiz küçük taşkınlıklarını, dünyayı değiştirmek için minik isyan beklentilerini,denetlenebilir başkaldırıları,jenerik değeriyle asi ruh/özgür yürek hezeyanlarını, ikiyüzlü spastik uygarlık ahlakıyla kremalayarak hazır nesne olarak kabullere sunarlar. Dolayısıyla iklimsiz/mevsimsiz zürafanın düşkünü beyaz giyer kış günü dedirtecek ölçüde sosyalist öyküyü ucuzlatarak aşma, eksik bilgiyle şaşırtma, izleyiciyi baskılayarak aşağılama eğilimindedirler. Sanatın günahlarından arındırılarak özgürleşmesi, kapitalist çürümenin kuşattığı tüm sosyal gövdenin menfaat ilişkileri ağının parçalanması , çürüyen zihniyetin islahından sonra ancak mümkün olur..
Kültür endüstrisi faşizan ve totaliter/baskıcı bir sektördür. Büyük çenesi,kesici/öğütücü dişleri,radar kulakları, badigardları,oligarkları,hizmetkarları,alt/üst kimlikleri aidiyetleri,ödevleri/görevleri vardır. Hiyerarşik yapı içinde parası mukabilinde herkes üstüne düşen rolü oynamaktadır.
Kültür endüstrisi patronajının işgüzar ameleleri olması beklenen küratörlük kurumu, sanatın doğrudan hayata katılmasının önündeki öncelikle sorgulanması gereken yapısal engeldir. 
.
