15 Şubat 2010 Pazartesi

Not Defteri / 15-28 Şubat 2010


24 Şubat 2010 Çarşamba
OSMAN HAMDİ 'ŞİMDİ' GERÇEKTEN ÖLDÜ


Kurduğu kurumların üzerinde ölü toprağı serpili.

'Türk Modenizmi'nin bu 'kült' isminin hatırlanma vesilesi gördük ki, bir rahatsızlık oluşturdu.

Türkiye'nin makus tarihindeki alışılageldik kadirbilmezlik midir sıkça karşılaşılan.
Tembellik olarak nitelendirilemeyecek bu ilgisizlik, araştılması gereken bir durum arzetmektedir.

Azgelişmişliğin bedeli olarak, 100.ölüm yıldönümünde,24 Şubat'ta tüm kültür kurumlarının,kuruluşlarının,yayınlarının başındakilerce, ilgisiz ilgililer tarafından kargaları ürkütmeden,kutsallara dokunmadan,tartışılmadan hasar yaratmadan idarei maslahatla geçmesi/geçiştirilmesi Türkiye'nin rutini olarak alışılmıştır,normaldir.

Üniversitelerin ve özel kuruluşların belki de İKSV ve diğer müzelerin,demokratik araştırma ve tartışma ortamları yaratması umulmuştur ama onlar gibi sessiz ve derinde bekleyenler her zaman çoğunluğu teşkil etmiştir.
Ne uluslararası, ne de yurt genelinde bu 'kurucu önderlerinin' anılmaması,yaptıklarının üç beş kişiyle ,memurlarının hamaset konuşmalarıyla, börekli çörekli bir dakikalık saygı duruşunun ötesinde layıkıyla hatırlanmaması üzüntü vermiştir.

Felezof Celal'i bir kere daha saygıyla hatırlıyoruz
Bu kadar cehalet ancak tahsil ile olur..


19 Şubat 2010 Cuma
BU RESME DİKKAT EDİN

Daha öncede yazmıştım: Pera Müzesi'nin ikinci katında daimi, oryantalist tabloların ağırlıkta olduğu bir sergi var.  Oryantalizm konusundaki eleştirilerimiz geçerli olmak üzere bu defa söyleyeceklerimiz farklı.  Konu İstanbul'da uzun süre ikamet eden ressam Zonaro'nun bir resmi.  Resme, 'Tahterevanda taşınan İngiliz elçisinin kızı' veya buna benzer bir isim koymuşlar.
Tual üstüne yağlıboya çalışılmış bu tablonun çok kuvvetli restorasyon geçirdiği belli.  Özellikle elçinin kızının yüz portresi kısmı 'ekleme'.  Ek izi çıplak gözle görülüyor.  Bu yüzün tablonun diğer kısımlarıyla tuşe/doku uyuşmazlığının yanısıra üslup farkı,katman/yüzey/boya benzemezliği, ve fırça/el ayrılığı var.  Renkler çok canlı parlak. Yüzyılın izlerinin yorgunluk belirtileri olması gerekir; yenilemeye bağlı olarak genelinde yok.  Hatta yüzün el yapımı orjinal olup olmadığı açık değil.  Bu resmin restorasyondan önceki detaylı fotograflarını görmeden ekspertiz raporlarıyla,tahrifatın boyutlarına karar vermek mümkün değil.   Bütünün orjinalliği tamam ama,ortaya çıkan sonuç itibariyle,Zonaro'nun özgünlüğünün bugüne taşındığına inanmak zor.
Resimlere yapılan bu kadar abartılı makyaj,tablonun ruhunu saklıyor.
Bu eserler Türkiye'nin tarihini belgeleyen değerler; hamasetin parlak yüzünden,törensel giydirilmişlikten çok,doğal modifikasyonuyla,özgünlükleriyle,bazen de yılların getirdiği çizgilerle,yıpranmalarla /doğal yaşlılıkla  değer ifade etmelidirler.
Herşeyi bu kadar cilalamak,parlatmak konunun sahihliğini/sahiciliğini zedelemektedir.

PERA MÜZESİ 'NE ELEŞTİRİLERİMİZ..
Ayrıca başta Osman Hamdi'nin ünlü Kaplumbağa terbiyecisi olmak üzere,2. kattaki tüm resimler kuvvetli bazen direkt, yer yer endirekt ışık altında sergileniyor.
4. ve 5. kattaki Picasso,Chagall gibi yurt dışından getirilen gravürler ise loş ışıkta yer alıyor.
Peki bu gravürler Osman Hamdi'nin Kaplumbağ Terbiyecisi ve diğer resimlerden değersiz ve hesap soranı olmadığı için mi daha yüksek ışık kaynağı tedhişiyle karşı karşıya?
Teknoloji ne kadar kuvvetli olursa olsun resmi,boyayı,yüzeyi yıpratmayan bir yapay aydınlatma kaynağı henüz icat edilemedi.
Ayrıca güvenlik görevlisine görünmeden flaş ile fotograf çekenlerle var ki,mutlaka denetim gerekiyor.
Yoğun izleyici trafiğinin salonun ısısını yükseltmesi,hava sirkilasyonun yetersizliği ayrı bir konu ki, altını çiziyoruz.
Bu tablolar yavaş yavaş ölüyor; bizden söylemesi..
Ayrıca fiziki temasa açık olan önemli resimlerin, mutlaka cam fanusla korunmaları gerekir.
"ABD’de New York Modern Sanatlar Müzesi’ni (MoMA) ziyaret eden bir kadın, dünyaca ünlü İspanyol ressam Pablo Picasso’nun ‘Actor’ adlı tablosunun üzerine düşerek, eserin yırtılmasına neden oldu" haberi bilindiği gibi Ocak ayı sonunda Radikal Gazetesi'nde çıktı ki,bu tür olaylar durup düşünmeyi gerektiriyor.

Sonuçta bunların hepsi, ikincisi olmayan, paranın yeniden satın alamayacağı Türkiye'nin kültür hazineleridir.

Bu eleştiriler Pera Müzesi'nin iyi niyetli ve kaliteli girişimciliğine verdiğimiz değer nedeniyle yazarak paylaştığımız gözlemlerimizdir.


18 Şubat 2010 Perşembe

BİR DE BU TARAFTAN BAKARSAK, 'BIRAKIN AKLI,KÜLTÜREL MİRASI' DERİZ Kİ..
Radikal Gazetesi'nde dün bir yazı vardı,felsefe ilerlemenin ürünüdür gibi bir şeyler yazıyordu. Felsefeyi ve aklı kızılderili totemine çevirdik. Darwin der mi,demez mi bilmiyorum ama 'insan' tür olarak süreli bir canlıdır. Bütün canlı türlerine baktığımızda aynı süreliliği görürüz. Dünyanın oluşumuyla,her tür canlı mamutlardan dinazorlara, erectuslardan neanderthallere,hayvanlara,bitkilere kadar istisnasız hepsinin evrimleşmesine,geride kalan küllerini yeni türe aktarmasına rağmen miyadını tamamlayınca çekip gitiklerini görürüz. Diğer türler gibi bir tür olan Neandethal insan, sıcaklığın on derece artmasıyla 28 bin yıl önce aniden soyu kurumuştur. Ne yaparsak yapalım,Homo Sapiens'de bir müddet sonra doğanın evrensel kanunu gereği yok olacaktır. Uygarlık,bilim,ilerleme,bilgi aktarma,felsefe vd. oyalanma nedenidir. Doğanın ne insana,ne de uygarlığa ihtiyacı vardır. İnsan sonsuza kadar neslinin var olacağını sanıyor ve doğanın efendisi olmaya çalışıyor. Çok bilmiş kartezyen cemaat ehli,tefekkür etmiyor. Bilimi algılama yöntemi değil, bir çeşit tedhişe,ideolojiye,bir tapınma aracına/puta çevirdiler. Bırak efendiliği,kölesi ol da biraz uzun,mutlu yaşa. Sürekli icat çıkartıyoruz, el çırparak sona doğru ilerliyoruz. Kafayı biraz çalıştırsak,gidişatı/sistemi kavrayacağız,boş hayaller peşinde,hırsla hevesle koşmayacağız, doğanın bize verdiği mesajları idrak edeceğiz , itaat ederek saçmalamadan , barış içinde doğa ile uyumlu yaşayacağız ama olmuyor.






13 Şubat 2010 Cumartesi
OTUR OTURDUĞUN YERDE MUSTİ..

Enis Batur konuya falsolu vurmuş,topu aşırmış,sözcükleri bizim bahçeye kaçırmış,iki velet saksıları devirmiş.Usta şair,çalışkan yazar,yenilikçi,ilerletici düşünür ,'Yapılacak,yapılası formel 'yenilik' mi kaldı? Maleviç,Duchamp,Dada'nın ötesinde ne 'yenilik' yapılabilir' diye soruyor.

Biz ise başından beri hem altını ,hem de üstünü çizerek şunu diyoruz : Ademoğlunun cüretkar,kirli ve amaçsız hikayesindeki 'tutarsızlık', vazgeçtik siyaseti,ne bilimin,ne de sanatın ilgi alanına girmiştir.Bu ciddi işte,ilerleme kuyruğunda, biraz ironi ama daha çok dram vardır ; artık biraz da durup düşünelim...



Enis Batur bu hafta Cumhuriyet Kitap'ta (Sayı 1043, 11 Şubat 2010) 'Pervasız Pertavsız' sayfasında 'Yenilik Edebiyatı' başlıklı bir yazı yazmış.
"Şiirde,denemede,sonra da nesirde yeni bir edebiyat kurduğuma inandığımı söylemem cüretkar,ola ki ölçüsüz bulunabilir ; suskun ve ikiyüzlü alçakgönüllülüğe yeğlerim. 'Onaylanması gerekir' denilecektir,doğru. Şu var ama: Onaylanmasa da olur. (..) İki tür yenilik formu olduğunu unutmamalıyız. Devrimci kopuş noktasını simgeleyen,dönüştürücü yapıtlar ortaya koyanlar ilk kümede yer alıyor. (..)Duchamp ve benzerleri.İkinci kümedeki yenilikçilerse evrimci,ilerici,taşıyıcı,hamleci yapıtlar kurmuşlardır. (..)öyle ya Maleviç'in siyah kare'sinden sonra ne yapılabilirdi? Dada'dan sonra ?" diyor.

DUCHAMP'LA BAŞLAMIŞTIR KÖTÜ GİDİŞ ;YENİLİK İLERLEMEDİR..

Gerçi Maleviç, 'siyah kare' gibi uğraş isteyen bir eylemden sonra ,daha az çalışarak fırçayla dokunduğu siyah noktasını üretti.Dada'dan sonra hastembel Duchamp,saat kulesine bakanları aidata bağladı.

İnsanoğlu Maleviç,Duchamp'ın yaptığını tekrar etti;daha az çalışarak,daha büyük etki alanlarının,aklın/akılların efendisi olmak istedi.Hırsıyla ilerledi;ilerleyerek tüketti;tükettikçe kendini yeniledi.Aslında her yenileniş sahte/kar bir derlenişti.

Muallim teslim olurken,Yahuda İskariyot akıl yürütüyordu.
'Karşılıklı Yardımlaşma'da İsa gibi düşünüyor ama akılla davranıyordu ; çıkarını,önünü sonunu biliyordu. 'Her insanın varlığıyla yekvucut olma bilinciyle davranması için' çağrı yapmıştı yüz yıl önce Pyotr.

Modernizm/post-modernizm derken,tavan yaptık.Şahikaya vardık,postu kaptırdık. Sarkastik eleştiri, devranın muhteşem gıcırtısı,menteşelerin pası,doğal afetler,ekonomik ,siyasal,sanatsal,kişisel krizler,çöküşler paralellik oluşturdu ;gölgemizin peşinde koşuyorduk. Sokakta çalışan kadın gibiydi, bedel ödemek gerekiyordu ; kirli ve riskliydi ama muhteşem bir cazibesi vardı. İnsanoğlunun peşinde koştuğu ve hergün yeniden aradığı,kaptırmamak için yalana dahi başvurduğu olurdu. 'Başarı'nın ismi güzel,bedeli yüksekti insana. Ademoğlunun cüretkar,kirli ve amaçsız hikayesindeki 'tutarsızlık' vazgeçtik siyaseti,ne bilimin,ne de sanatın ilgi alanına giriyordu.Bu ciddi işte, biraz ironi ama daha çok dram vardı: Ama biz usta yazarın güzel kitabı Söz/lük'ten emanet aldığımız paragrafıyla,Duchamp,Maleviçler'le duhul olduğumuz konuya geri dönüp, sürdürelim ; ekşi sözde toplumsal saçmalamaya merhem ararken,Woody Allen'ın Chancy Gardener misali eleştir(m)en Musti'ye rastladık kitapta: devam edelim. Enis Batur Söz/lük kitabının 97.sayfasında şöyle diyor;tırnak içindeki ona ait ,devamı benim :
"Ama edebiyat adamı olarak sınır çizmeyin ilgi alanıma :Dilediğim konuya girerim ben,neden vize alayım?(..)Maydanoz olma konusunda daha önceden dokundurmuştu bana:Öyle sanıyorum ki,bu konuda kendisine de kızıyor,ama çuvaldızı bende denemek istiyor.Ben öyle yapmıyorum: Sık sık 'maydanoz'luğuma öfkelenip kendime batırıyorum.
Musti sen de öyle yap bence,kimse yüzünü buruşturduğunu görmez"

MUSTİ'Yİ SÖYLE YÜZÜNÜ BURUŞTURMAYA DEVAM ETSİN ÜSTAD.

Yeise gerek yok,adamı boş bırakmazlar.Hayat çok bacaklı bir örümcek gibi ilerler. Münadi haykırır, davetini yapar.Kimse istese de geri kalamaz. Bu toplu paranoya,insanoğlunu toplu ölüme,muhteşem sona götürmektedir .

Hergün yeni bir gün olduğuna göre 'yenilik' adına daha yapılabilirin iradi sınırı,sonu hiç yoktur.Yeter ki sen iste! Ama bana sorarsan,hiç isteme 'üstad'; eski köye 'yeni' adet getirme.

12 bin yıl oldu. Mübaşir çağırdı,mahkeme kuruldu,suçluyla güçlü,sanıkla tanık ,yeniyle eski tanıştı/karıştı zaten;
sen de işleri daha fazla karıştırma.

Cüretkar yenilikler,devrimci kopuşlar,dönüştürücü yapıtlar sonumuzu getirdi dostum ; dost acı söyler.

İlerlemeyelim artık söyle Musti'ye,otur oturduğun yerde ; hatta gerilememiz bile ademoğlunun hayati tabiati itibariyle bizi ileriye götürecektir.

İnsanoğlu artık doğaya maydanoz olmaktan vazgeçsin;sürekli memnuniyetsizliğini gösteren icatlar çıkarmasın,oynasın gülsün,avlansın.

Caddelerde hüdainabit,ayrıksı otlar,nebatat çoğalsın,evleri eşyaları tozlar kaplasın,demirden gemiler ,otomobiller, üreten makinalar,çekiç,tornavida kerpetenler,çiviler,mülkiyet sahibinin kilitleri paslansın. Taş devrine geri dönelim. Mütelzim,müstelzim işsiz kalsın.Toplayıp biriktirmekten, belleklerden/flash belleklerden,çok bilme isteğinden vazgeç,nesiller boyunca devam eden aydınlanma,ilerleme ahlakından kurtul;herkes ihtiyacı kadar avlansın,ölmeyecek kadar öldürsün.

Hep doğaya başkaldırma;biraz da tevekkülle boyun eğ;uyum içinde,yıkmadan/kemirmeden,değiştirmeden yaşa.Daha hayvanca,bitkicedir ama insanca değildir,kabul:Doğanın bizden beklediği de tam budur.
Nesli sürdürmek istiyorsan,illa ki 'düşünmek' de istiyorsan bir de bunu düşün .

Aklın, eğer kullanabiliyorsan işe yarar;sonuca bakarak sen karar ver.

İkinci kümedeki yenilikçiler,evrimci,ilerici,taşıyıcılar,
hamleciler yapacağını yaptılar;geldik Saraçoğlu'na burdan çıkış yok Kazimir.

Yenilik sevdanı bırak ; artık deniz bitti.
Bu gidiş hayra alamet değil.
Duralım,düşünelim ama sakın bir adım bile ilerlemeyelim,bilge dostum ; gözünü/sözünü seveyim artık ilerlemeyelim : Uçurumun kenarına geldik.
Bizlere örnek gösterdiğin Maleviçler,Duchamplar lazım değil değerli hocam,güzel kardeşim ;
kötü ruhları kovmaya mağara ressamları,şamanlar yeter.
Bu yenilik edebiyatın,ilerleyiş aşkın,yaratıcılık ihtirasın bizi öldürecek.

Yenilenmeden,ilerlemeden önemli olan ,hayatta kalmaktır.Doğa yalnız insanla değil,insansız da yoluna devam edecektir.İlerleyerek tükettiklerimizin yerine koyduğumuz 'uygarlık' ,doğa için sence ne ifade ediyor ustam?

Bir şair demiş ya "ilim ilmi bilmektir/ilim kendini bilmektir/sen kendini bilmiyorsan/bu nice olmaktır"
Burda bir yanlış var ama ,'yanlış nerede öğretmenim?' diye soracak yetiştirdiğin çocuklar : Cevabını hazırla !

Söyle Musti'ye , sahte peygamber Marchel'in türbesini yıksınlar. Artık kimse kıpırdamasın,bu kötü gidişe birileri 'dur' desin üstad.

Güzel laf değildir 'ben demiştim' ; sen de deme: Ah Proudhon ahh!

OKUR İÇİN DÜZELTME
İki kişiyken yeniydik/yetmeydik,durduk yerde gurbetteydik.
ah pro-udhon ah.
"Güzel laf değildir 'ben demiştim' ; sen de deme: Ah Proudhon ahh!" dedik ; okurlar olmadı,ne işi var bu adamın bu cümlede dediler.
Ya imgedir,eskiyi redediyor,3.yeninin vaftiz babası,eski masalların itirazcıbaşı olduğu için yazdık ,kadima-enigma metafor,mecaz,incesaz,hi-caz falan..Olmadı;kabul etmediler.
O zaman bir de bu ceketi deneyelim dedik, şöyle yazdık;olmazsa almak şart değil;

Güzel laf değildir 'ben demiştim' ; sen de deme : Ah cetvel düşmanı ,ah .
Borges'in dini,yeraltının münzevi keşişi,okurun gizli duası,gözünün nefesi;firavunun mimar başı,Musa'sının asası,anamın isyankar oğlu ahh!

Amerikasız,gemisiz göle sıkışmış bir türKristof Kolomb'u (1451-1506) ah.

EÇG





12 Şubat 2010 Cuma
ÇOK DOSTU OLDUĞUMU,DÜŞÜNCELERİNE BÜTÜNÜYLE KATILDIĞIMI SÖYLEYEMEM ; AMA BÜYÜKTÜR : ELEŞTİRİ YAZARKEN HEP, 'ACABA O NE DER' DİYE ÖNCE DÜŞÜNÜRÜM. ARAP'DA FELSEFECİ SOĞUKANLILIĞI YOKTUR; HEP BİR TELAŞ İÇİNDEDİR.


Van Gogh'la aynı tarihte Londra'nın ünlü Oxford Caddesi'ni arşınlarlar. Karşılaşmışlar mıdır bilinmez ama bilinen şey şudur ki,ikisi de aynı günlerde,aynı şehirde,caddede aç ve kızgın dolaşmışlardır ;ceplerinde bir sterlin yoktur. Kimseyi umursamaz kaba,sert ve mücadeleci bir adamdır. Babasını çok sever,resmini ölene kadar yanında taşımıştır. Aile arasındaki lakabıyla 'Arap', kabul etsek de etmesek de bir büyük akıl,sıradışı bir yetenektir ;hatta dahidir. Musevi isimleri taşıyan büyük büyük dedesi Samuel Postelburg,oğlu Mordechai Hallevi'yle ve torunuyla niye aynı soyadı taşımaz? ; ayrı ve uzun bir konudur. Ama 'Arap', ile babası Heinrich, aynı soyadını alır. İsimleri ve soyadları Yahudi değil Alman'dır. Yahudi olmasına rağmen ırkına/halkına büyük tepki duyar. Gerçi Yahudiler mazlum ve dışlanmış,acılar çekmiş bir halktır;dışlanmışlıkları ve zekaları onları para ticaretine itmiştir ; ama insanlar zorunlu şartları farklı algılarlar. Bu konuda "Yahudilerin dünyevi kültü hangisidir? Bezirgan. Onun dünyevi tanrısı nedir? Para,işte! Bezirganlardan ve paradan kurtuluş,yani pratikte reel Yahudilikten kurtuluş,zamanımızın kendini güdümden kurtarma hareketi olurdu" diyecek kadar karşı cephede yer alır ; Yahudi karşıtı,aşırı radikal düşünceler geliştirir.(1) Geleneklerine tepki duyar,Avrupa kültüründen beslenir;evlerinde Shakespeare bir çeşit 'tanrı' kabul edilir.(2) Arap,yalnız içinden çıktığı halka değil,kendisini yetiştiren ailesine de tepkilidir. Kızı Tussy, babaannesi hakkında ',Hollandaca-Yidiş karışımı bir dil konuşan ,dünyaya dokuz çocuk getirmiş ve Yahudi kökleriyle bağını hiç koparmamış bu basit kadından utanıyor gibidir' der babası için. Yidiş dili zor ve coğrafyanın belirlediği bir dildir ama Türk olan Hazar Yahudileri'yle taşınıp, Balkanlar,Polonya üstünden Almanya'ya göç eden halkın yöredeki Almanlar'la karışımından oluşmuş karma bir dil olduğu da söylenmektedir. Ünlü yazar Arthur Koestler,13.Kabile adlı araştırmasının 178.sayfasında Arap'ın Avrupa'daki ataları için "Ortaçağ'da Yahudi dinine inanların büyük çoğunluğunun 'Hazarlar' olduğu anlaşılmaktadır. Hazarlar, dünya Yahudilerinin de çoğunluğunu teşkil etmeyi sürdürmüşlerdir" demektedir.
Fiziki yapısı,güçlü gövdesi,geniş,esmer yüzü,kıvırcık saçları Kafkaslar'dan göç eden halkın karakter özelliklerini taşımaktadır.

Arap,yüksek öğrenim görmüş önce babası gibi hukukçu olmak istemiş,sonra felsefe ve sosyolojiye meyletmiştir. Almanya'da iyi bir eğitim almış,ama para getiren hedefleri hiç olmamıştır. Yazarlıkla ekmeğini sağlar, ama kitap alamaz,bütün günü şehir kütüphanelerinde geçer. Yaşamı boyunca kalabalık ailesiyle ülkeden ülkeye savrulur. Göçlerle bilenen direnciyle bir masa iki iskemleli zorlu hayat şartlarında, ürettikçe üretir. Çocuğu Edgar,esas olarak parasızlığın getirdiği sorunlarla Londra'da göçmen barınaklarında 9 yaşında ölür. Ölen oğlu Edgar dışında 4 kızı olur;karısı Jenny'ye gönülden bağlıdır. Buna rağmen hizmetçi Helena Domuth'dan bir çocuğu olur;kendisiyle birlikte anılan yakın dostu Engels'in ismini koyar.(3) Ne ki kadim dostuna 'çocuklarım olmasa intihar ederdim ' yazacak kadar da ailesine bağlıdır.(4) Kendisi değil ama ölümünden sonra iki kızı babalarının boşluğunun yarattığı sıkıntıyla intihar ederler.

FELSEFESİ ÖNEMLİDİR AMA MÜCADELESİ DAHA ÖNEMLİDİR.
Kavgacıdır;felsefesini yüzyüze dövüşerek kabul ettirmiştir. Yaşam pratiğini/değerleri ,diğer felsefecilerden farklı ele almış ve ortaya attığı 'Praksis' kavramıyla derinleştirmiştir. Felsefeye uygulanabilirliği ölçüde değer vermiş,insan bilincinin nesnel bir gerçekliğe ulaşmasının, teorik,düşünerek/konuşarak ulaşılan bir sorun olmadığını savunarak felsefecilerin palavralar peşinde koşmaması gerektiğini vazetmiştir. Bilgiyi oluşturan bilincin düşünerek değil,yaşayarak şekilleneceğini söyler : 'Hayatı belirleyen bilinç değil,bilinci belirleyen hayattır'(5) şeklinde düşüncelerini özetler. Bunu vurgularken "Eleştiri artık,kendi başına bir amaç değil,sadece bir araçtır:asli duygusu öfke,asli etkinliği de hedef göstermektir(..) Bu içerikteki eleştiri ,yumruk yumruğa dövüşdeki eleştiridir.(6)" der.

Şahsen çok dostu olduğumu,fikirlerini bütünüyle benimsediğimi,düşüncelerine tartışmasız katıldığımı,teorisini paradigma kabul ettiğimi söyleyemem. Gene de uzaktan akrabayızdır ; büyüktür,düşünceleri önemlidir.
Eleştiri yazarken hep,'acaba o ne der?' diye önce düşünürüm.

Arap'ta felsefeci soğukkanlılığı yoktur,hep bir telaş içindedir.Değiştirmek istediği koca bir dünya vardır;ondan öğrendiğim, bize kalan en sağlam miras ,öfkedir.

Emin Çetin



(1,2,3)Tussy,babasının kızı/ Eva Weissweiler Çit.Yay.s114,143,15
(4) K&Jenny, Pierre Durand / Logos s60
(5)Alman ideolojisi Sol Y. s 45
(6)M.Özgürlük Etiği Ayrıntı Yay. s 29



KUTSAL KİTAPLAR VE TEVRAT
Türkler Tevrat'ın kutsiyetini kabul ederler ve çocuklarına isim olarak verirler.
Tevrat, Tora veya Pentateuk, (Arapça :تورة tawrah, İbranice : תורה Torah, Yunanca: Pentateuch), Tanah ve Eski Ahit'in ilk beş kitabına verilen isim. Musa'nın Beş Kitabı olarak da bilinir. Orijinal olarak İbranice yazılmıştır. Tanrı tarafından Musa'ya indirildiğine inanılan beş kitaptan oluşur.

İslam öğretisinde Museviliğin kutsal kitabının Tevrat olduğu görüşü egemen olmuştur. Oysa Tevrat, Musevi Kutsal Kitabını (Tanah) oluşturan 39 kutsal metnin sadece ilk beşinden ibarettir.

Tevrat adı, İbranice Torah sözcüğünün Arapça biçiminin Türkçe'ye uyarlanışıdır. İbranice "öğretme, gösterme, yönlendirme, öğreti, yasa" anlamına gelir.

Tevrat'ı oluşturan kitapların İngilizce ve bazı diğer Batı dillerinde kullanılan adları, Tevrat'ın 2. yüzyılda yapılmış Yunanca çevirisinden gelmiştir. Yunanca ismi olan Pentateuch, penta (beş) ve teukhos (kitap) sözcüklerinin birleşiminden oluşur.

Hıristiyanlık, Tevrat'ı ve Tanah'ın diğer kitaplarını kutsal kabul eder, ancak Tanrı'nın İsa vasıtasıyla yeni bir ahit getirdiğini kabul eder. Bu nedenle Musevi Kutsal Kitabını Eski Ahit olarak adlandırır. Yahudilik İsa'yı ve Yeni Ahit'i kabul etmediği için Tanah'ın Eski Ahit olarak adlandırılmasını uygun bulmaz.






.