Kavramlar canlıdır;hareket ederler. Düşünce oluşturur, devinim/dönüşüm yaratır, sosyal titreşim sağlarlar. İnsanı,toplumu,doğayı,uygarlığı şekillendirirler. Felsefe, düşünce üretir;sanat düşünce yaratır.Ardımızda sürekli izler bırakarak 'geçmiş zamanı' oluşturur;
kıpırdayarak 'şimdi'yi,
talep ederek 'geleceği' şekillendiririz.
İnsan ihtirastır,zaman ilerlemedir; peki bunlar 'kozmos' için çok gerekli midir?
kıpırdayarak 'şimdi'yi,
talep ederek 'geleceği' şekillendiririz.
İnsan ihtirastır,zaman ilerlemedir; peki bunlar 'kozmos' için çok gerekli midir?
Düşünerek, bularak, icat ederek, değiştirerek,baskılayarak,provoke ederek sürekli 'bilim' ile ilerliyoruz. Tefekkürle ulaştığımız ilahi iştiraktan,'cogito ergo sum'la ayrı mı düşüyoruz.
Duranı/bekleyeni,atıl durumda olanı tozla/nemle/pasla tüketen bir doğa içinde ilerlemeden 'var' olmak mümkün mü?
İzleyeni pişman edercesine,sanatçılar paradoksları hazırlayıp sanat objesi olarak sergi salonuna yerleştirmişler...
Sonraki Zizek'ten ama önce Deleuze'dan bir alıntı:... "Leibniz'in görkemli bir açıklaması vardır: 'Bu şeyleri oturttuktan sonra limana vardığımı sanıyordum ki, ruhla beden birliği hakkında yeniden düşünmeye koyulduğumda, kendimi yeniden denizin ortasına fırlamış buldum. Düşünürlere (düşünce kuran/kıran tüm yaratıcılara, oyunculara/kolektif şamanlara ) üstün bir tutarlılık veren de budur; çizgiyi kırma, yön değiştirme, kendini yeniden denizin ortasında bulma, yani keşfetme, icat etme yeteneğidir"(1)
Evren sonsuz yaratıcının suretinden izler/deliller taşır. Göktekini kavramak, yerdekini anlamakla/ olur. Türkiye'ye gelmeden çok önceleri söylemişti, İdeolojinin Yüce Nesnesi'nde şöyle der "Bir şeyin doğruluğu,o şeye dolaysız özkimliği içinde ulaşamadığımız için ortaya çıkar(..)görünüşün, görünüş ile özün arasındaki yarığın, özün kendisine içsel bir kanal olması değildir sadece; can alıcı nokta şudur ki, 'öz'ün kendisi görünüşün kendi kendine açtığı yarıktan, gedikten başka şey değildir."(2)
SARMALA ALINAN ÖLÜMLÜ BEDENLER
Tasavvuf'un idrakı,tasavvuru ,bilinen anlamıyla dinselden çok farklı ve derindir.Bütün kitapların bağlı olduğu kökle birleşir;algısı insan'ın başlangıç tarihine uzanır.Dünyaya inen ruh,zamana tutsak olur.Cenneten kovulan insan dünyada gariptir ;yalnızlığı,yoksunluğu tadar. İlahi eda,işve ancak sözden kesileni/inzivaya çekileni bulur ;sukunet içindekine fısıldar.Unutsa da meleklerin secde ettiği uluhiyetin sahibidir, esma-ı hüsnadan sıfatlar/izler taşır . Ne var ki insan, nisyanla maluldür. Günün cangılında yaban kalsa da ünsiyet sahibi derviş, meşakkatli dünya tarlasında şefkat/ülfet eden ve edilendir. Dün Metin Güçlü'ye ait oluşumda, canlı performans/kuddüsi müzik eşliğinde, başta hor ve hakir yaratılan 'acz' içindeki insanın öyküsünü gördük. Derviş arar,ney inler; kelam neyi arıyorsan o'sundur der. Gökteki kayyum, yeryüzündeki suretini işinde/gücünde, iradesi ve kaderiyle ,'iste benden' diyerek yeniden yaratır; her an yaratan,yaratılanda kendini yeniden bulur.İnsan insanın suretinde yaratanı arar. Onu halife kılan,kul'un,özgür iradeyi,yani tanrısal olanı, bedene çakılan ruhunda taşımanın sonsuz onuru/sorumluluğu/idrakiyle, yeryüzüne inmeden önce verilmiş taahhüdünde karşılamasıdır .Her dervişin muhabbetinde,her tekkenin kitabında yazılı bu minvalde açıklanması zor tasavvuf sorularına kapı açan Güçlü'nün sergisine katıldım.
Herşey karşıtıyla vardır. Kötülük,kötüdür ama luzumsuz değildir.İyilerin ışıması için bir vesiledir. Ölüm,varlığıyla yaşamı değer/li/siz kılar. Öncesinde Mike Berg'in 'son'landırmak temalı, mühürle gelen 'ölüm'ün işlendiği bir başka sergi için, evvelden görmediğim Galeri Nev'in Mısır Apartman'ındaki yerine gittim.
Biliyorduk ama ne şahsen ne de fotoğraf üstünden tanıyorduk; ünlü 18.Tezde dile getirilen benzeri bir ilerleme kavramıyla, 'insanlığın boş oluşturulmuş bir zaman içinde durmadan yol aldığı tasavvurundan ayrıştırılamaz yakıştırmasının haklılığında' ne zamandır, zaten takip edilmese de bilinen bir etki alanı içinde şartlanmalar oluşturmuştu şahsımızda.
Nev projesine, Leibniz'in dediği mesafeden yeniden baktık; eskimiş, eprimiş/yıpranmış yüzlerde hep olduğunca, içsel/dışsal 'zaman'ın yeniden değerlendirmesi vahametiyle karşı karşıya kaldık. Mahir'in söylediği gibi zemin ayaklarımızın altından kayıyordu.
En büyük sorun her zaman sıkıntılı, savruk/aylak yapımızdan kaynaklanmıştır. Bugüne kadar, ne bir romanı/filmi ne de bir işi sonuna kadar götürmek mümkün oldu. Cumhuriyet'de çalışıyorduk. Galeri Nev Nişantaşı'nda yaklaşık 25 yıl önce açıldığında çağırmışlardı gitmiştik. Gidiş o gidiş; ertesi ay her gün önünden geçtiğim Nev'e komşu sayılan evden taşındık, araya göçebelikler/firarlar girdi. Ne galeriyi açan gençlerle ne de Nev'le bir daha yolumuz kesişmedi. Ne ki 'zaman' engelleri aşarak tek çizgi üstünde ilerleyenleri kazançlı çıkarttı. Sistemler ve organizasyonlar, kolaylık ve zaman tasarrufu sağlar; her camianın, mekanın koruyuculuğunu/kavramasını, kuşatma sanıp kazma sallayan zihniyet bugüne kadar kimseyle uyum sağlamamıştır. Netice itibariyle Galeri Nev bugün bir markadır ve yöneticileri Türkiye standartlarında önemli işler yapıp olmazı başarmıştır. 25 yıldan sonra, ilk defa galeri Nev'e yolumuz düştüğünde fiziksel suretler de olduğu kadar konseptte de önemli değişiklikler vardı.
ACINASI YALNIZLIĞINDA, İKİ PARANTEZ ARASINA SIKIŞMIŞ 'İNSAN'
1800'lerden beri Türk sanatı hep söylediğimiz gibi 'evrim' geçirmiş değil, krizlerle hareket etmiş, ayar tutturmuş bir düşünce yapısına sahiptir. Bundan dolayı sanatın esas güncel veya nihai amacını sorgularken 'yerel' sorunlarla boğuşmak, evrenseli parantez içine alarak stabilize etmeyi gerektiriyor. (O zaten hep koyduğumuz yerde,ansiklopedik bilgi kabul edilmişliğinde kusursuzca duruyor!) İki galeride, birbirinden bağımsız iki sanatçının, çapraz sorgulamalarla metaforlarla gitmekte/çürümekte olan ile gelen/doğan ışıyanı farklı bağlamlarda, farklı galerilerde sorgulamaları, izleyicide güncel/görsel kavramsal bir paralellik oluşturdu. 'ölüm/yaşam' insanın varlık nedenidir. İki olgu/iki parantez arasındaki boşlukta kendini oluşturur/şekillendirir. Biri nedeniyle ötekinin nedenselliğinin ayrıcalığı öncellik kazanır. İkisi de tekil olarak birbirlerinin nedenidir.
İNSANLIK, 'VAR'EDEREK DEĞİL 'YOK'EDEREK İLERLİYOR.
Söylediklerimi özelden genele katmanlar/tabakalarla çerçevelendirmeden 'lucky' adı verilen ilk insansı primatlardan günümüze taşırken içsel hezeyanların, korkuların, doğa önünde çaresizlikle tutunuşların 'depresif' yansıması olarak sanatın söz/çığlık/yardım/çıkış kapısından, önermelere, yol göstermelere ve disiplinler arası sosyolojik yol göstericiliklere geçmesi yapısal olarak mümkün müdür? Sorusuyla karşılaşıyoruz. Daha basit bir örnekle durumu açıklayalım. Yazının icadı için -3200 tarihlemesi yapılırken, sözün, ünlemden kavrama geçişi/geçmişi büyük ihtimalle ilk tohumun toprağa ekilmesiyle oluşan ağaç/tarla/köy/şehir devletleriyle yani -12 binlerle tarihlendirilebilir. Yaratılış itibariyle bir 'uzuv' görevselliğine sahip dil'in işlevsel yapısının farklılaşması,'söz'/anlatım gibi bir organın gelişim evreleri, yani kısaca edinilen ve yaratılan 'kültür', uygarlığın yüklediği değerler ve sorumluluklarla amacının ötesinde bir üretim gerçekleştirerek, doğayı bil/dikçe baskılayarak 'farklılaşmak' zannı, bizim dışımızda makro düzeyde devam eden evrimleşmenin yolunu kesen bir handikap mıdır? Daha önce yazmıştım, biraz tekrar olacak ama Galeri Nev'deki Mike Berg, Ekavart'da Metin Güçlü bir dizi sorunsalı sınırları muğlak bir ortamda masaya yatırarak bir tartışma başlatıyorlar ki; konuyu getiriş şekli geçen ay Kant yazısında işlediğimiz problematiği kurcalayarak, yine aynı şeyleri düşünmemize neden oldu.
KURNAZLIK YETSE,TİLKİNİN SONU KÜRKCÜ DÜKKANI OLMAZDI
'Akıl' tek başına kurnazlıkla özdeşleşmez.Önce ayakta kalma, soyu sürdürme,bilgi,deney aktarma temrini/becerisi,disiplini,sonra da organize olma yetisi oluşturduğu müddetçe nesillere intikal eden uygarlıklar oluşabilir.Güdüler,seziler insani aklın dışında hayvani ilkel duyarlılıklar olarak günümüzde tartılır/ölçülür veriler sunmadığı için kaale alınmazlar.
Şimdi, kimsenin peşine takılmadan, ezbersel retoriklerin tuzağına düşmeden verilecek cevaplara hasret, bir yazar olarak soruyorum. Diyorum ki : 'amaç', sınırlı/süreli tarihi oluşturan yasaları, şifreleri ve payandaları anlayarak, insana sunulan değiştirilemez temel programdaki döngüyle uyum içinde boyun eğerek/şükrederek titreşmekse, insani 'akıl' ne işe yarar. Tartışılır olan ise, böyle bir amacın hedefine kurgulanabilir/değiştirilebilir, yeniden oluşturulabilir bir 'yazgı' olarak monte edilen 'akıl' ile kullanılan,'soyut düşünme'/'biriktirilebilir bilgi'/'yaratıcı ama ölümlü bellek' gibi donanımlar, kosmosdaki evrimleşmeyi hızlandıran bireysel tekamül, sosyal hasadın g/ereği midir? Sorgulamayı başlatan Berg ve Güçlü'nün sorularıdır. Gerçi sözcükler tarafıma ait de olsa, her zaman sorulan bu soruyu ilk sürdüren veya reddeden ben değilim. Descartes'ın olayı tetikleyen 'Discours sur la méthode' (1637) kitabında yer alan 'Cogito ergo sum'/düşünüyorum öyleyse varım'dan sonra oluşan süreçte 'sorun' Proudhon'un yamağı Bakunin'le tavan yapan bir reddiyeye dönüşmüştür. 1846'da yayımladığı Ekonomik Çelişkiler kitabında usta 'Yıkacağım ve yapacağım' demekle işe başlamıştır ama çırak 'Yıkma tutkusu yaratıcı bir tutkudur' diyerek aldığı bilgiyi işleyip/geliştirmiştir. Süreç Kant, Hegel, Ficher'i falan teğet geçerek Dada'ya ordan da R.Mutt imzalı Pisuardan günümüz elektronik ortamda ikonoklazmaya ulaşmıştır. Proudhon'un gibi olsa,yani 'yapmak için yıkmak' hafriyatından çıkacak ediminin filizleri 'başka'yı yaratacak/yaşatacaktır. Gene de bütünlüğü olan bu yapının tüm safhalarının iki ucu/kutbu vardır. Lakin her durum, kendi karşıtını davet etmiştir. Kuruluş şemasıyla 'bütün' ,insanı ve doğanın hedefini tartışmaya açarken, "toplum-dışı toplumsallık" olarak ifadesini bulan antagonizmik yapı içine 'homosapien'i kadir/kuddüs olarak merkeze yerleştirir. İki taşın birbirine çarpmasıyla oluşan 'ışık' gibi, aydınlanma/ilerleme de bu çelişkinin doğasında saklıdır.'Antagonizm', insanın kenetlenerek ve işbölüşümüyle evrilerek, barış, uyum/disiplin içinde ve hukukuyla toplum halinde birlik olma, oluşturma/dönüştürme/ 'kurma' eğilimini de 'yaşamın itici gücü' olarak içinde taşır. Karşıtlıkların yarattığı sosyal oluşumlar, ideolojik tasarımlarda, feodal/liberal/faşist/devletçi komünist vd her türlü sistemde 'insan', sahavet/cömertlikle sömürülen istatiksel/aritmetiksel ve sanatsal/kültürel karşılığı olan 'ekonomik' hayvan olarak işlem görür. “Arzunun önündeki engelleri” yok etme ve nihayet çıkış (exodus) önerileriyle ego'nun önünü kesen ütopyalar iş yapmamış,ekonominin kanserleşerek/yok ederek ilerleyen tarihinde kendine münhasır bir yol oluşmuştur. Diğer taraftan 'kurgusal kolektif', toplumsal birliği baskılayarak/bozarak ,sağ veya sol ama mutlaka manipüle ederek,bireysel,ve karakteri itibariyle rakipleşerek ilerleten artı değerin toplanması ekonomik krizler, mikrobiyolojide/tıpta gelişme, makrobiyolojik yapıda arayış/ evreni yönlendirme, doğayla rekabet, mülkiyet/toplayıcılık şehveti, siyasi iktidar, tahakküm/yönetme arzusu, sanatta gard/avandgarde ve moda/modernizm/ilerleme gibi 'taleplerin' ekonomik kabuklar içinde doğmasına neden olur. Yani insan 'söz'ün icadının ardından gelen süreçte bir türevsel/istatiksel bir 'ekonomikkabuklu' olur çıkar. Ekonomikkabuklu olarak 'insan' kartezyen, bilimsel bir çizgi üzerinde arzu/hırs/ihtirasla ilerlerken bencilliğin sınırsız gücünden, torkundan yararlanır.İnsanın makro biyolojik yapısı olarak devlet bu verilerle kurulur.İnsan organizması Arzu/hırs/ihtiras, toplumsal ilerlemenin başlangıç değerleri olarak tinsel/ruhsal organizma içinde mutlaklaşır. Zevk, akıl ile uyum içinde rekabet ortamlarının yarattığı mümbit pazar ekonomisinden beslenir. Tüketim olanaklarının genişlemesi,mallar,inançlar,ideolojiler insanı özgürleştirmez. Tüketimin 'zevk'e dönüşmesiyle kapitalizm,yapay/suni demokrasiyle arzulara tutsak edilen bireyi, bencilliği/ego'yu ve kötülüğü başat kılar.
Özgürleşme ise,bize bugüne kadar dikte ve ezber ettirilen içeriğin görünümünden bile özgürleşmektir.Konuya Karl Marks'ı katarsak, usta, muzdarip/ızdırablı olduğu makus ilerlemenin hümaniteyle ilgisi bağlamında şunları söyleyerek bize yardım eder:
"Ancak egoist insanın özgürlüğü ve bu özgürlüğün tanınışı,daha çok,onun yaşam içeriğini oluşturan tinsel ve maddi ögelerin dizginsiz deviniminin tanınışıdır.
İnsan bu yüzden inançtan kurtulmuş olmaz,inanç özgürlüğü kazanır,mülkiyetten kurtulmuş olmaz,mülk sahibi olmanın özgürüğünü kazanır,işten kurtulmuş olmaz,üretme/yaratma özgürlüğünü kazanır.(3)
UYGARLIK ADI VERİLEN OYUNDA KURALDIŞILIK..
Postmodernizm, bir anlamda katmanların eşzamanlı paralelliğinde yol alır. Kendi imgelerini 'var'etmek, görünür kılmak adına tüm zamanları talan eder; ganimetler oluşturur. İmgeleri, sembolleri kullanım değerinden kopartarak, onları 'gerçek' kılan kullanım değerlerini yok sayarak salt 'arzu nesneleri olarak heybesine atarak toplama alanlarına taşır. Dünyada müzeler kolonyalizmle,galeriler post-kolonyalizmle birlikte gelişmişlerdir; bizde ise zemberekli aydın/tüccar kırması bir muğlaklığın içinde bedenlenmişlerdir. Şirketleşen/şirretleşen kültür,bohemliği bitirmiş,organize/kurumsallaşma içinde paryalaşan sanatçı,sirayet edeni benimsediği nisbette varlığını sürdürebilmiştir.İthal rolmodel hibritlerin mahiyetinde/hakimiyetinde 'pazar' kurulmuştur. Müzelerden evrilen çağdaş galerilerin gündemleri, varlık nedenleri derin aidiyetleri, cemaatleri, sanatçılarda iştiyak/arzu yaratan mekanları, iştirakleri, müşteri profilleriyle her birinin kişiye özel/butik ideolojileri, önemli portföyleri yönetme/yönlendirme, geliştirmekte/oluşturmakta benzersiz başarıları, toplumsal oyun kurucu olarak tartışılır berraklıkta sosyal konumları vardır.
Bir tilkilikler uygarlığıdır yaşadığımız/yarattığımız dünya. Kabuklarımız hem koruyucu hem de rakipleşerek karşıtlıklar içinde, tasnifleyici speratörler/renkler oluşturmuşlardır. Pek muhteşem bu görüntünün altında 'ego'nun yarattığı fiziksel bedene mıhlanmış muhteris bir canavar, Oğuz Atay'ın deyimiyle 'kifayetsiz muktedir' tüketim toplumunun istatiksel bireyi, 'modern insan' vardır. Kabuklar/renkler/tenler/deriler/kültürler istekler çarpıştıkça, ilerleyen tarihle birlikte içinde sanatın da yer aldığı tüm ekonomik yapılanmalar, ilkel toplumlardan "global devlete/merkeze" doğru evrilir. Bireyin başkalarıyla birlikte yetiştirilmesi toplumsal belekle birlikte kültürel kabukların, ortak gübreleme alanlarından beslenmesini getirir/ortak çıkarsal hafıza oluşur. Kötünün iyisi sanatsal evrimleşme bile bize böyle bir öykü oluşturur. Bu durum sapkın etiğin, teorik meşrulaştırma ya da birbirine benzeyen sosyal/sanatsal normların eşleştirilmesi/eleştirilerek çoğaltılması gibi birini diğerinin yerine geçirme anlamında 'praksis' biçiminde 'kutsal'larıyla eşlenerek/eşleştirilerek yeni arzu ve kullanım değerleri oluştururlar.
Descartes'da 'Cogito' ile başlamış, önermeyi oluşturmakta, herkesten çok, Hegel'in önceli Kant belirleyici olmuştur. Arada kazmayla girişen Bakuninseverler olsa da Marks, Freud/Lacan dahil herkes teze bir cümle, kabuğa bir hücre/inşaaya bir tuğla eklemiştir. Peki sonuç olarak, 'evrim' yerine,insan tarafından baskılanarak,yön verilerek,doğayla uyum içinde çeşitli sosyal/ asimetrik kabuklar oluşturarak ve rakipleşerek ilerleme/gelişme, yani 'uygarlık' mümkün müdür ?..
YÜZEYLER TOZLANIR/TOPARLANIR, YÜZLER EPRİR/SARKAR..
Dünya tarihi bize ispatlamıştır ki,devletler düşmanlıkla,insanlar dostlukla nesillere intikal etme becerisi kazanmıştır.Ne var ki tekil veya çoğul tüm sosyal varlık olan bedenler,sürelidir.
Artık demir almak günü gelmişse zaman önce durur bekler, içteki sukut bulur, dış yüzeyde hareketlenme başlar. Pas demiri, nem insanı, toz tüm varlıkları önce sarar, sonra kaplar, içine alır ve sonsuzluğa hediye eder. 'Toz' dünya ile uyum içinde var olmanın sonsuzluğa doğru devinimidir; kullanılmayanı gözden silmesidir ama 'pas' Bakunin'deki gibi varlığın kendini yok edişidir. Haldun Dostoğlu'nun ima ettiği üzre 'zaman' yalnız karşımdakini yıpratan bir 'zan' mıdır.
1958 Doğumlu Metin Güçlü ve 48 Doğumlu İstanbul'da yaşayan Amerikalı sanatçı Mike Berg'de İslami geleneğin farklı tezahürlerini görüyoruz.Berg 2003 katalogunda 'Gerçek anlamda soyut sanatın ilk büyük sanatkarları İslam sanatçıları' diyerek abartılmaması gereken bir tutarlılıkla geleneğe şekilsel bir rampa veriyor.
'Zaman' şahsiyeti,plan programı,çıkarlar/hinlikleri olan bir özne midir? Mike Berg, bir kere daha soruyor ve bir ekleme yapıyor zamana : Arzularının küçük evinde, rakipleşerek değil de 'pas' kaplayarak aşınıp çürür/erirken doğal süreçte bir yandan varlığını başka var olan üzerine ikame ederek 'yok' olurken, bir yandan da mühür/bezeme/damgaların bronz tarafından zaptedilmesiyle durdurduğun ve flashbacklerle işlettiğin ve asıl olarak toplumsal bellekten emanet aldığın imgelerle sürekli 'inkar' ederek yeniden 'var'etmenin paradoksal yapısı içinde şekillenen nedir? Ölümle birlikte ortaya çıkan yeni bir hayat mı?
YAPIBOZUCULUK VE TEKRARA GİREN AYKIRILIKLAR
'Şimdi'ye dalından/toprağından kopartılarak taşınan nedensiz 'gerçek' ile 'imgesel' arasında bu zamana taşınarak aşılan sınır, artık denetlenmesi hiç mümkün olmayan yeni hayatlar/formlar/meşrulaşmalar oluşturur. Zamanında işlevsel olan, otoritenin mührü/hükmü, fermanı olan 'sembol',mülkünden kaçırılan çocuk gibi boynu bükük yabansıl, aldatılmış bir 'imge' olarak topluma hadım edilerek yeniden hediye edilir.
Eksikliğin yüceltilmesiyle,eksik,işlevsiz yapılar kurulur.
Modern sanatla, tarihsel mirasın değerleri, toplumsal etiği, sanatı ve zamanı parçalara ayırarak/parçalayarak/parçalandırarak yeni bilgi nesneleri icat etmişlerdir. Postmodern yeniden anlamlandırma/yapılandırma,kavramlarla gelen bu nesneleri uygar toplumun oyunhazırlıyıcıları/düşünürleri vaftiz etse de, bu eklemlendirme çabalarının bolca çıkmaz sokakları/labirentleri olduğunu,aslında izleyenin yabancılaşması ve bu adlandırma/anlamlandırmanın kapitalist ekonominin yeni hiyerarşiler oluşturma misyonu doğrultusunda hareket ettiğini görmüşüzdür. Postmodernizmin serencamı, insanlığın bilgi hazinesini, ganimete çevirdikten sonra başlar. Unutmayalım ki, kişisel kifayet/iktidar, güncel belleğin şekillendirmesiyle korkularımızı kuşanarak, sınırlama/yasaklama/bastırarak içselleştirerek/formlaştırarak, derimizin rengine, işimizin/üretimimizin ruhuna bürünmesi/maasolması anlamına gelmez yalnızca. Derinin olduğu kadar söz'ün de rengini oluşturan yaşanılan coğrafyadır. Sanatçının kişisel iktidarı denildiğinde, ülkenin etki alanıyla geçmişiyle/ufkuyla birlikte hareketlenen kişisel oluşum gerçeği, varlıkbedeni/kültürbedeni/toplumbedeni üzerinden ironisi/kurgusu/eleştirisi samimi üretimi/sözüyle de esas/gerçek/hakikat olur. Kimsenin yapmadığını/söylemediğini, sözün söylenmemiş olanın makbul olduğu şartlanmasına girmeyelim. Herkesin realitesinin parçası olduğu müddetçe bütün bunları biriktiren kendi 'sanatbedeni' orijinaldir/çekim gücüne sahiptir. Toplumdan/tarihten emanet aldığı değerlerin nesne çekim alanlarını, doğruluk ritüellerine medet olur diye başvurmak olabilir de/ olmazsa da niye/nedeni çok da önem taşımaz. Yapıbozuculuğun ritüelleştirilmesi yüceltici/doksolojik doktoriner inşaya dönüşmesi, kuraldışılığın totaliterliği, anarşinin cezbesine sokar ki, bundan süreli veya sürekli bir verimlilik alınması mümkün olmaz. Her zaman söylediğimiz gibi sanatçının haşyet uyandıran önemi, üretiminin kendi tarihinde evrimleşerek bir sivil/şahsi ve dayatmaya karşı alternatif kişisel 'gerçek' üzerinden hareketi/devinimi yakalayabilme namusu/becerisidir. Tesadüflere bağlı kuraldışılık ve taşınan göçebe gerçekler üzerinden anlam katılmaya çalışılan temsili postmodernist paranoyalar değil.
KAVRAMLAR HER ZAMAN ZORLU PARADOKSLAR OLUŞTURUR..
Mike Berg de, Metin Güçlü de bir konu çerçevesinde adlandırma/manalandırmalarla sergigezeri belli nitelikli ve keyifli görsel alışverişlere sokuyor. Ne ki kullanılan materyallerin somut durumlar oluşturma ereği, tarihsel geçmişinde göründüğü gibi tekrar eden ritüllerin çeperiyle sınırlıdır. 'Anlam'a delalet eden nesneler ancak merak uyandırdığı ve büründüğü çağırışımın taşıyıcısı olarak yüklenilen kavramlarla birlikte devinirler. Kerameti kendinden menkul hırka/kavuk/tabut/mezar/mühür gibi özdeşleşmeyi/örtüşmeyi sağlayan objeler soruyu soranla, soruyu oluşturanın arasına girer. Bu nesneler üzerinden yapılacak tafsilat/teferruat/ayrıntılı aramalar, kullandığı/geri çağırdığı değerleri katlayarak çoğaltan, sarsan/ileri taşıyan sallayıcı/çarpıcı/sismik nüfus alanlarını burada olduğu gibi Güçlü'de olumlayıp, Berg'de provoke edercesine sorarak/zorlayarak yeniden/yeniden yaratabilirler. Ne var ki, sanatçıların yazılı açıklamalarını okumadan önce böyle bir beklentiye cevap oluşturmak sanrıdır. Burada Berg ve Güçlü'nün sözel anlatımlara yüklediği mesajlar konunun uzağında olanların kafalarını/işi biraz karıştırıyor diyoruz. Yönlendiricilikte her zaman konuşmak/yazmak iyi değil; bazen sukut altın oluyor. İzleyiciyi yönlendirmeden tek başına bağımsız düşünce alanlarını özgür bırakmak da zaman zaman yaratıcı olabilir. Kavram'larla çalışmak/oynamak yararlı olduğu kadar izleyicide beklentileri artırabiliyor.Veya izleyicinin imgesel yaratıcılığı sınırlanabiliyor. Şayet 'eski' konsept/kavramlar ,kullanım değerleri dışında düşünsel/iletişimsel artı değer üretiyorsa, yaratıcı hatta devrimci/dönüştürücü olabilirler. Berg ve Güçlü'yle ilgili değil, genel olarak söylüyorum: Bunun dışında belirsiz imge alanını yere indirerek semboller üzerinden yapılan göndermeler,sembolün alındığı tarihsel oluşum üzerinden güncele saldırı,farklı kesimlerin kutsalına,istihza/alay ve sarkastik eleştiri vd.içerebileceği gibi,oynamak,izleyiciyi oyalamak veya yalnızca oyalanmak/kullanmak/kullanılmak/gevezeliği kışkırtan bir kolaj, basit bir kanı ve tutarsız/yapay sahte kanıt olmanın ötesinde bir hoş'luk oluşturmayabilir. Mış gibiler üzerinden tevil edilen davranışların teatral/şamanik cezbesi vardır. 'Gerçek' sorunlarla karşılaşmadan oluşmuşsa, içi pişmeden dışı kavrulmuş demektir…
Şayet oluşturmuş olsalardı yine de her kavramın aynı zamanda bir paradoks olduğu gerçeği içinde savrulacaklardı. Etik, iyi işler yapma, ahlakî yargılarda bulunma yetisini 'edinme' ihtiyacını ortaya koyar. Bu kadar laftan sonra sanatçıların başvurduğu, bu kavramlar, yaratıcı (poetik) disiplinlerdir. Poetik disiplinlerin hedefi ,ruhun titreşimlerini,toplumun sedasıyla yeniden devşirerek ses yaratmak/ sosyal moral değerler üretmektir. Sorgulamanın pratikteki hedefi kazanılmış, ahlakî yeterlik üzerinden akıllıca kurgulanabilir/kullanılabilir davranış modellerini ortaya koymak veya hiç olmazsa yorumlamaktır. Sanatçılar, büyük ölçüde, 'tasavvuf/hat veya damga/pas gibi tek başına öznel sorgulamaların oluşturduğu/açtığı ara parantezlerle/ önermelerle iletişimsel ilerlemelerle yetinmeyip, ancak katılımla mümkün olan ve yaşayarak sınanan ve kayıt altına alınan 'davranışsal bilgi'nin var ettiği güçle sanatsal objeyi ve kavramı oluşturabilirler.
Şimdi ise Berg kavramları pas'landırarak, Metin Güçlü, tasavvuf gibi özgün bir inanç kavramının şekilsel ve dolaylı mantığını 'kavram'ın karşılaştığı sorunların uzağında yüzleşmeden/yüzleştirmeden/güncellemeden yorumlarken tarzlarında tutarlılığı olan bütünlüğü yalın/rafine/biçimsel olarak yakalamışlardır dersek hata yapmış olmayız; amaç buysa olmuştur.
Sonuç olarak kavramlarla davranmak, doğal yapısıyla paradoks doğurur dedik.
Her birey için farklılık yaratabileceğini peşinen kabul ettiğimiz bu eleştirel süreçte, sanat objesi üzerinden bir düşünce temrini yaratmayı başarmış olan Mike Berg ve Metin Güçlü, herşeyin yanısıra amaçlarıyla örtüşen sorgulamalar oluşturdukları için hedeflerine varmışlardır diyebiliriz.
İstanbul'da Galeri Nev/M.Berg'te 'pas' kavramıyla 'ölüm' hüküm sürerken, Ekavart Galeri'de Metin Güçlü, yaratılmış 'boşluk'u dolduran öznel gerçekte 'yaşam'ı filizlendiriyor. Yazdıklarımızı netleştirmek için sergigezerin bu iki, tesadüfi/eşzamanlı, çapraz sergiyi 'birlikte', geç kalmadan izlemesini öneririz ; Güçlü'nün sergisi yeni açıldı,devam ediyor ; Berg'in sergisi hafta sonu kapanacak.
EMİN ÇETİN GİRGİN
.
Deleuze, Müzakereler/Norgunk s 118-119
Zizek, İdeolojinin Yüce Nesnesi /Metis s 227
Karl Marks,Y.Sorunu / Sol s 35
.


