11 Şubat 2010 Perşembe
TEVRAT'TA ÖYLE LAFLAR VAR Kİ,KİTABIN RUHUYLA UYMUYOR
ACABA ÇEVİRİ YANLIŞI MI VAR?
Zaman zaman bir araştırmacı olarak eski kaynaklara da bakma ihtiyacı duyarım.Bu nedenle Tevrat ve İncil'i de okumuşumdur.
Konuyu tartışmak falan değil amacım,yanlızca bilgilenmek.
Dinler arasındaki ortak ritüelleri sıkça görebiliyoruz.Örneğin yapıyorlar mı bilmiyorum ama 'abdest' bir 'emir' olarak Tevrat'ta yer alıyor.
Çıkış,30.Bap/18'de şunlar yazıyor :
"Ve Rab,Musa'ya söyleyip dedi: Yıkanmak için bir tunç kazan,onun ayağını tunçtan yapacaksın.Ve onu toplanma çadırı ile mezbahın arasına koyacaksın ve içine su koyacaksın. Ve Harun oğulları ellerini ayaklarını ondan yıkayacaklar. Toplanma çadırına girdikleri zaman,yahut Rab'be ateşle yapılan takdimeyi yakmak için ibadet ederek mezbaha yaklaştıkları zaman,ölmesinler diye su ile yıkanacaklar. Ve ölmesinler diye elleriyle ayaklarını yıkayacaklar. Ve onlara,kendisine ve zürriyetlerine,nesillerince ebedi kanun olacaktır"
Kurban ritüeli de Çıkış 12.Levililer 1.Bap'ta detaylı olarak anlatılır.İslam'la fark "ondan çiğ vaya asla suda haşlanmış değil,fakat başı,paçaları, ve içleriyle beraber ateşte kebap edilmiş olarak yiyeceksiniz.Ve ondan sabaha kadar bir şey bırakmayacaksınız.Fakat ondan sabaha kadar kalanı ateşte yakacaksınız.Ve onu şöyle yiyeceksiniz: Belleriniz kuşanmış,çarıklarınız ayaklarınızda ve değneğiniz elinizde olacak,ve onu aceleyle yiyeceksiniz."
Efsuncu kadını yaşatmayacaksın,kardeşinden faiz ve kar almayacaksın,oğullarının ilk doğanını bana vereceksin vd.
kitabı okurken inananları için kendi bütünlüğü olan 'zor' bir yol olduğunu görüyoruz.
Bu ve bunun gibi bütün kitapların ve Tevrat'ın bütünlüğüne uyan kısımların ağırlıkta olmasına rağmen ,Sayılar Bap 21/8 'i anlamakta güçlük çekiyoruz; 21/8'de şunlar yazıyor "Ve Rab Musa'ya dedi : Kendine yakıcı bir yılan yap ve onu bir sırık üstüne koy: Ve vaki olacak ki her ısırılan ona bakınca yaşayacaktır. Ve Musa tunçtan bir yılan yaptı. Ve onu bir sırık üzerine koydu ve vaki oldu ki,yılanın ısırdığı bir adam ,tunç yılana bakarsa yaşardı."
Bu kısım kitabın bütünlüğünden ve ruhundan, ve Çıkış Bap 32'deki altın buzağı konusuyla gelen cezalardan ve heykel/put cümleleriyle ifade edilen canlandırmalardan ayrı/aykırı düşüyor. Genelde tüm kutsal kitaplarda tekrar eden doğrular, emirler birden fazla sayıdadır. Bu cümle tek başına ve mesajın bütünüyle uyumsuz duruyor.Zaten Tevrat'ın bütününde,başka herhangi bir sayfasında da bu yazan cümleyi destekleyen,sürdüren bir bölüm,cümle ve anlayış görülmüyor..
Benim elimdeki Kitabı Mukaddes Şirketi yayını,1988 Baskısı .
Acaba çeviride bir yanlışlık mı var diyorum.
9 Şubat 2010 Salı
Söyledikleri demokrasilerde kabul edilir; eleştirimiz kışkırtan tarzına
AFERİN BEKLEYEN MÜSAMERE ÖĞRENCİSİNİN HALLERİ YA DA
SEVAN NİŞANYAN ADINDAKİ MECZUP
"CHP’yi meclise oturttular. Kurucusunu da tanrılaştırmaya karar verdiler.Onur Öymen’e bıyık çizmek marifet değil. Ağababasına çizebiliyor musunuz, siz ona bakın.CHP’nin kurucusu ve ebedi şefi olan zatın miadı da 59 yıl önce dolmuştu. Zorla ayakta tutacağız diye tarihî bir şahsiyeti hortlağa çevirdiler."diye yazıyor Sevan Nişanyan( 1).
Bunlar saygısız,utanç verici,kabul edilemez tanımlardır.
MAĞDUR OLDUĞUNU SÖYLERKEN BİLE MAĞRUR
İşaret ettiğin yere değil,parmağının ucuna bakıyor. Zeka problemi falan değil,adamın huyu pis; dili muzır,kılçıklı.
http://www.ensonhaber.com/gundem/254260/bu-ulkede-iki-din-var.html adresinde gördük ama yazının aslı gazetede çıktı.
Sevan Nişanyan Radikal Cumartesi'den Pınar Övünç'e konuştu:
"Bu ülkede iki tane organize din var; biri devletin resmi dini olan Kemalizm. İnsanların hayatlarının temel dayanağı, tabusu olmuş bir korku dini" diyor ve devam ediyor;
"Kemalizm, şu anda Türkiye’de bir ırkçılık ideolojisine dönmüş durumda. ‘Türk üstündür, Türk olmayan herkes köpektir’ bakış açısında. Normalde onlar için 'Ermeni' bir hakarettir, ben zaten Ermeni olunca hatları kontak yapıyor. ‘Git Ermenistan’a orada öt köpek’ türünden bir yaklaşım var. Şu da gerçek ki, Türk dilini de, tarihini de, coğrafyasını da ben onlardan daha iyi biliyorum. Nereye koyacaklarını bilemiyorlar beni.
Övünç-Bu hoşunuza gidiyor mu?
Nişanyan-Evet, ahmak insanları kızdırmak hoşa giden bir şeydir."
BİZLERE HAKARET ETTİĞİNE GÖRE CEVAP HAKKIMIZ DOĞUYOR
Bizi kızdırdığına göre,'ahmak' diyerek hakaret etmiş oluyor. Herhalde bu yakıştırma kendisi aleyhine yazacakların önünü kesmek için sarfedilmiş yakışıksız,kışkırtıcı sözcüklerinden en masumu.
Köpeğe mi,kendine mi,bizlere mi hakaret ediyor belli değil.
Söylediklerinden Ermeni arkadaşlarım adına ben hicap duyuyorum; ne mantık,ne nifaktır bu.
Enteresan olmaya,ilgi oluşturmaya çalışan bir adam. Yalçın Küçükvari hep merkezde,farklı şeyleri söyleyerek dikkat toplamaya çalışıyor. Dün gene manşetlerdeydi. Tarihçilerden çok psikologları,terapatistleri ilgilendiren sözlerini çok ciddiye almak mümkün değil. Ama attığı çakıl taşları,ortamı germeye yetiyor. Tabuları yıkıyorum,putları deviriyorum diyor. Putları yıkıyorsan biraz da Ermeni radikalleri, mercek altına koy. Kurula falan gerek yok adamın her cümlesi müteharrik,kendinden muzır. 'Orduya, devlete, Yüce Manitu’ya' diyerek güya tartışmanın fitilini ateşliyor demokrasi adına. Tanzimattan beri bu toprakların iktidarlarını topa tutarak kendilerine boş alan açıyorlar. Biraz da eleştirinin sivri ucunu demokratsan, ırkçı bölücü Ermenilere yöneltsene. Ağrı dağı en büyük putları, Akdeniz'e uzanan Ermenistan, ütopyaları ; hadi bu putları da altında kalmadan indirsene. Mustafa Kemal'e vuracağına, devletin zayıflamasından medet umacağına,olmaz hayallerini hayata geçirip Anadolu'yu Ermeni vatanı kabul eden büyük politikacılarınızın ham hayalleriyle ti geçip,muzırlığını tatmin etsen ya.
80 bin suçsuz Romalı'yı kesip, bu topraklarda en büyük/vahşi katiamlardan birini yaparak komutanları Akuillius'u ağzına altın dökerek öldüren aynı coğrafyada bir başkaldırı başlatan efsane Mithradates' i de anlat ki sizin kardeşiniz/komşunuz sayılır;öyküleri şevk verir anlatılmaya/paylaşılmaya değer. Tarihte yolculuk et, Papa Urban'ın kışkırtmalarıyla yola düşenlerle girdiğiniz yarım kalan kardeşlik anılarınızı hatırlat. Bakunin'e mektup yollayan yoldaşlarından, Gülbekyan'ın komisyonlarından,heykeli dikilen müzikçilerinizden, Ermeni sarrafların yeniçeri hikayelerinden bahset. Konu çok ; tahrifatlı fotograflarda yaptıklarınızı ,tahrip eden yazılarda devam ettiriyorsunuz. Henüz 1915 olayları yokken ,Yıldız Sarayı'nı basan Ermeni çetecilerin Fransızların desteğiyle kaçırılışından dem vur. Ne istiyorlardı bu adamlar? Aleksandr,Çargrad isimlerinin logoritmasını çıkar. Rusların Moskova'yı bırakıp İstanbul'u tarihi başkentleri kabul ettiklerini ,bunun için Ermeniler'i örgütleyip Anadolu'yu karıştırdıklarını söyle,Parvus Efendi'nin İstanbul günlerini anlat..
Daha Haçlılar-Ermeni ilişkileri veya 1915 olayları gibi ikircilikli,işkilli konulara değinmiyorum; kenarlarda dolaşıyorum.
1915'in Mart'ında İngilizler Çanakkale'den,Ruslar Kars'tan saldırırken senin düşüncendekilerin bu vatan için ne yaptıklarını biliyoruz: Şimdi yanlış bir cumhuriyet diye y/azarak yarım kalan bir işi tamamlama heyecanıyla saldırganlaştıkça küstahlaşıyorsun.
Senin gibi adamların kaleminden medet umanları, kafa karıştırmaya, mide bulandırmaya,yüzleri ekşitmeye devam ettikleri ölçüde desteklemen normaldir. Kışkırtıcı/provoke eden çok bilmiş küstah tarzına ihtiyacı olanları müşterin kabul etmeni anlıyoruz. Aynı şeyleri söyleyen onlarca insan var kimse manşette değil ; daha çok bizi irite eden ,bu yazıyı yazdıran senin tarzın. Kendini ortalara atıp ilkokul tahrir ödevlerini sergileyen çocuk edalarını bırak da söylediklerini ciddiyetle, yüzleri buruşturtmadan ifade etmenin yolunu bul. Her iş şirretlikle , 'lafpazanlıkla' olmuyor sevmezyan efendi.
Ermeni,Rum,Kürt ,Türk,Yahudi Laz,Çerkes kardeşlerimizle Mustafa Kemal'in dediği gibi barış içinde birarada,dostlukla yaşamak dileğini idrak etmen için taraftarlarınla daha çok fırın ekmek yemen lazım.
Adamın adını ağzına almadan,senin gibi düşünmeyenlerin gönüllerinde yarattığın tahribatı biraz düşünmen ise insanlığı,erdemi bırak ;senin de gösterilmesini istediğin biraz saygıdandır.
NİŞANYAN PATAVATSIZ AMA KİMSE HAKSIZ DEĞİL...
Yapılması gereken halklar arasında düşmanlığı körüklemek yerine dostluğu kurmak,sınırları kaldırmak dedik...Okurlardan,dostlardan Nişanyan hakkında mailler düşmeye başladı posta kutusuna.
Ermenilerle ve diğer azınlıklarla hiçbir sorunum yok;aksine onları bu ülkenin eşit sahibi,aynı toprağın beslediği kan kardeşlerim olarak görüyorum.İtirazım ırki veya siyasi değil,üslup üstüne.
Genelde görünen o ki,yüzyüze ilişkilerde sevilen bir kişi Sevenyan.
Demek ki direksiyona geçince mazbut aile reisi selim beyin trafik canavarına dönüşmesi gibi genlerden gelen bir durum var ortada...
Biraz hırçın,biraz patavatsız densiz biraz da tekrar.
Evet tekrar ; çünkü 1839 'da Mustafa Reşit Paşa'yla başlayan
süreç,Tanzimat döneminde azınlıkların bugünkü gibi pek haklı,çok akılcı talepleriyle ilerleyerek İngiliz,Fransız,Ruslarla bu milletlerin üniformalarını üstlerine giyerek elele işgale dönüşmüştür.
Nişanyan ne söylüyorsa dedeleri de aynı kelimeler farklı öznelerle aynı talepleri dile getiriyorlardı.
Peki bütün bunlara rağmen Nişanyanlar haklı mı,haksız mı?
Bu müşkül ve çok çetin bir sorudur ;cevabı durduğunuz yerden görünene bağlıdır.Bizim itirazımız Sevanyan'ın şekline,üslubuna,aferin bekleyen müsamere çocuğu edasına ve sivri diline. Ulusal önder Mustafa Kemal için haddini bilmez,kışkırtan sözlerine. Ortadaki sorun ise bambaşka ;insanoğlunun adaletle,iradeyle,akılla veya rakipleşerek değil, ilerleyen zamanla ve evrimle,ırkların şeffaflaşmasıyla kemale erecek,belki de çözülecek bir konu.
Ne var ki,kişiler,halklar sınıflar yer değiştirse de mağdur ve ötekinin,karşıtıyla birlikte olması kaçınılmazdır. Yaşadığımız dünyada adalet,eşitlikle birlikte anılsa da ,iki düşman kardeşin birlikte varlığı,çelişkilerle ilerlemek yaşamın gerçeğidir. Herkese eşit uzaklıkta duran bir devlet,mekanizma,aygıt icat edilememiştir.
Ne yazık ki,bunu çözen bir sistem,eşyanın tabiatı gereği olamamaktadır.
Markar Esayan soruyor, "millet-i hakime olmanın konforuyla yüzleşmemiş herkese" soruyor: "Bir Ermeni'yle her şeyiyle eşit olmaya hazır mısınız? Bir kadınla, bir Çingene'yle, bir Tekel işçisiyle, bir Kürt'le..."
Hayır, değiliz. Osmanlı'da da değildik, cumhuriyette de değiliz diye cevap veriyor Ardıç kuşu.
Azınlıklar biliyor ama 12 kötü adamlar,
Engin Ardıç gibi aydınlar ya eşitliğin ne anlama geldiğini bilmiyorlar yada başka gündemlerin örtüsü olarak kullanılmaya itirazları yok..
Eşitliğin sağlanması ayrılık getirir; bu yaşanmış gerçektir.
Bir başka gerçek,ırk zaman içinde oluşmuş bir kavramdır,zaman içinde çözülmesi kaçınılmazdır.
Bütün bunlara rağmen insanlar sussun mu,taleplerini,sıkıntılarını dile getirmesinler mi?
Değil tabi,uygarca,demokratik ortamların yaratılması için mücadele etmek insanlık onuru gereğidir. Ama hepimizin tek tarafta,tek çıkar,aynı amaç altında/bayrağında toplanmamız beklenmemelidir.
Tekrar edelim bizim itirazımız Nişanyan'ın önce diline..
(1)Sevan Nişanyan Blog
BU KADAR CEHALET ANCAK TAHSİL İLE OLUR YA DA
BİLİM NE İŞE YARAR ?
Sorun 'uygar' olmadan önce 'insan' olmada
Sabah Gazetesi'nin Pazar günkü 'The New York Times' ekinde bir yazı vardı: Bilim adamları su tasarrufunun yolunu bulmuşlar : Çözüm bitkinin nefesini kesmek. Teoriyi ortaya atan, Kaliforniya Üniversitesi'nden Biyoloji Profesörü Julian Schroeder. Araştırmacı Profesör, 'genetiğiyle oynanmış bazı bitkilerin,çiftçilere daha verimli hasatlar sağlayabileceğini' söylüyor. Konuyla ilgili sıraya giren bilim adamları araştırmaya 'olur' veriyorlar. Kalifornia,Stanford Üniversite'sinden Wolf Frommer adında bir biyolog, 'bir genle oynamak yerine daha entegre bir çözümün' önemine dikkat çekerek şunları ekliyor: 'Artan nüfusu besleyebilmek için bunu daha hızlı yapmalıyız.'
İnsanoğlunun gemlenemez hırsı,tutarsızlığı aklın,mantığın önünde gidiyor. GDO larla devam eden bilimsel verimlilikle üretimi artırma, kapitalizmin aşırı iştihanın obeziteye dönüştüğünün göstergesidir.Gerçi araştırmayı yapan Julian adında bir kadın . Organik semt pazarlarında ilgilerini, katılımlarını görüyoruz ; doğanın en kadim savunucusu, çevresel kirlenmenin en büyük engelleyicisi her zaman nesli sürdüren duyarlı taşıyıcılar kadınlardır.
Kadınların doğal hassasiyetleri dünyayı daha yaşanılır ve güzel kılmaktadır.
Bu Julian diğer kadınlara benzemiyor ; herhalde genetik mutasyona uğramış ;veya bilim insanı olması bazı genetik hassasiyetlerin perdelenmesine neden olmuş.
Artık ilkokullarda öğretiliyor ; bitkiler tükettikleri suya karşılık oksijen üreterek doğaya ödemelerini yerine getirirler.
İnsanoğlu doğadan aldıklarına karşı ,kendi yarattığı bir canavar olan 'bilim' ile hangi borcunu doğaya geri ödeyebilmiştir. Bilim geçerli bir tevil aracı mıdır? Bir kere daha soralım:
İnsanoğlu bugüne kadar 'bilim' ile doğaya bir borç ödemiş midir?
Galatasaray Lisesi 1907 mezunu Celal Yalnız diğer namıyla Sakallı Celal'in darbımesel lafıdır : 'Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkün olur.'
Sorun 'uygar' olmaktan çok, 'insan' olmakta.
8 Şubat Pazartesi: 2010
Sistem sanatsal yapıyı mülk'leştirmekte, sanatçıyı ederi/değer'i karşılığında satın alarak köleleştirmektedir.
MÜLKİYET VE PARALAKS
'Paralaks' günümüzün temrinlerinden ünlü ve çalışkan bir sözcük;yerini bulsun bulmasın her işe koşturuluyor. Felsefe ve siyaset , şahsiyetinden çok sıfatlarını şehir efsanelerine dönüştürerek,yeniden biçimlendirerek kullanmayı seviyor. Biz ise tanımın temsil ettiği düzlemde yeni kazılara girişiyoruz. Ve yapısal olarak eleştiride şunu kurmaya çalışıyoruz : bir sanat nesnesiyle iletişime girmek,kendi kendine bir oluşumu,sergigezerin kendisi için bir oluşuma çevirmesidir. O yapıtın, kendi amacı dışında yeniden üretilmesidir. İzleyici değil,katılımcı/entellektüel bir oyunkurucudan bahsediyorum . Günümüzde kavramlarla gelen sanat, asla ve kata edilgen izleyiciye servis edilen bir görsellik sunmadığına göre, sergigezerlik bilgiyle aktarılan,eğitimle alınan bir formasyondur. Gerçi ikisi de ideolojiden nasiplenir ; görsel objelerin metalaştığı,alıp satıldığı,tüketime/pazara,dolaşıma girdiği kapitalist pazar ekonomisinde endüstriyel üretimle, sanatsal üretimi ayırmanın vakti gelmiştir. Sanatçı mülk oluşturmaz;prudhon'un buna çok güzel bir cevabı vardır.Bu ayrıştırmayı yapacak, sanat objesinden nemalanan , onu hareketledirerek/dolaştırarak, yer değiştirtterek para/değer ürettiren küratörler,galericiler,müzayediciler ve türevi olan esnaf değildir elbette. Tüm para kazanmak zorunda olan meslek grupları insanı nemalandıkları bir 'ekonomikcanlı' olarak önce kendi kafalarında tasnif ederler. Sanat/sanatçı da parasal karşılıyla bir 'değer' dir bu tür meslek gurublarının düşünsel akışkanlıklarında,isteminde/sisteminde. Her meslek gurubunun,kendi varlığını oluşturduğu bütünlükle gelir getiren enstürmanına göre bir ölçme/parametreler sistemi kültürü vardır. Pazar sanatsal üretimi metalaştırarak dolaşıma sokmakta, mülkiyeti tutsak etmekte,sanatçıyı köleleştirmektedir. Sanat yapıtı parasal/tecimsel karşılığı olan,görsel bir 'mülk' değil, düşünsel bir nesnedir. Sanki sanatın parasal değeri,kültürün ilgi alanında olması zorunlulukmuş gibi gazetelerin kültür sayfalarını açtığınızda 'dünya/Türkiye pazarı şu kadar dolarlık kapasiteye sahip' türü piyasayı manipüle eden tulumba haberleri sıkça görürsünüz.
Kelime popüler oldu ama anlamını terketti. Şimdi sırada 'paralaks' üzerine bir yazı hazırlık aşamasında. Hegelden Lukacs'a konuyu Karl Marks'daki toplu iştirak,kooparatifler sorununa ve mülkiyetten arınmış bireylerin,toplu üretim/tüketimi konusuna getireceğim ve Proudhon' ve Bakunin'i tartışacağız.
YUSUF TAKTAK
Osman Hamdi'nin 100.yılı dolayısıyla Yusuf Taktak'ın söylediklerini tamamlamasını bekliyorum.
Yusuf ve Adnan Hoca (Yanlış anlaşılmasın değerli araştırmacı ve ressam Adnan Çoker) her zaman Türk resminin saklı kutusu, çalışkan neferlerleri olmuşlardır.
Bu arada Aydın Ayan'ın Resim Heykel Müzesi Müdürlüğü'ne getirildiğini duyduk. Kutlarım. Aydın, Burhan Uygur,Süleyman Saim hoca ve benim bir resmimi buldum 30 sene önce Burhan'ın evinde çekilmiş. Bir yazıcı bulup yükleyebilirsem bilgisayara, hoş bir anı olarak yayımlayacağım. Fotografı çeken Hamit Kınaytürk dahil iki kişi eksilmiş aramızdan.
Teknoloji talebinin,bilme isteğinin,sanatsal davranışın,yeteneklerin genlerimizde kodlanmış olduğunu söylemek yanlış olmaz. Son yüzyılda insanlığın kültürel,ayni,nakdi üretimi,12 bin yıllık yerleşik insan medeniyetinin birikiminin defalarca üstündedir. Ulaşım,dolaşım,iletişim hızının artmasıyla sınırlar,halklar,ırklar çözülecek; görünen o ki, bir tür olarak farklı bir ' İnsan', fiziki anlamda birkaç dönem sonra, yeniden evrimleşmiş olarak , farklı bir beyin hacmiyle doğacaktır. Bu kehanet değildir ; bundan önce böyle bir gelişim serüveni yaşayan insanın gittiği çizgide yerini farklı bir canlıya terketmesi zorunludur. Evrimin gelişim çizgisi ,hiçbir türün evrimleşmenin dışında kalarak varlığını ilelebet sürdürmesine olanak tanımıyor ; her varlığın ve türün ,kategorik olarak yaşam süresi, sınırı/sonu,tür olarak her fiziki bedenin bir son kullanma tarihi vardır: insan türünü yüklenmiş/taşıyan 'beden' bunun dışında değildir.
İlk insanımsı primat ,beyin hacmi 450 cm3 olan Lucy ismi verilen atamızdır (diyorduk ki bir de Ida çıktı sonradan) : Homo Habilis,Erectus Ve Neandertal'e evrilen insan, 4 milyon yıl önce Australlopithecus'la dünyaya bir inmiş bir 'ilk' varlığın soyudur. Kıyasladığımızda nisbeten yakın bir tarihtir ki, 40 bin yıl önce 1350 cm3 beyin hacmine ulaştıktan sonra insan ,toprağa bağlanmış ve neticesinde ırklarla birlikte milletler (ve toplu paranoya) ortaya çıkmıştır ; Homo Sapiens ,yani günümüz insan anatomisi ,bu dönemin yaratılış özelliklerini fiziki olarak beyin/iskelet ve genetiğinde taşır. Bu söylediklerimizin büyük kısmı bilimin araştırma alanına giren yorumlardır ; tamam. Ama bir de gidişatı gözlemlemek var.İnsanoğlunun bu hızlı üretimini ve gelişmesini taşıyacak,omuzlayacak kuşakların fiziki varlığı/kapasitesi beyinsel belleği var mıdır? 1350 cm3'lük beyin hacminin ,insanlığın uygarlık üretimini ve iletişimsel eylemini taşıyacak bir kapasite olmadığını -başta bilimin- sürekli kendini tekzip ederek ilerlemesinden ve her adımda doğal çevreyi tahrip ederek,insan soyunun mezarını kazmasından anlıyoruz.
İlk insanımsı primat ,beyin hacmi 450 cm3 olan Lucy ismi verilen atamızdır (diyorduk ki bir de Ida çıktı sonradan) : Homo Habilis,Erectus Ve Neandertal'e evrilen insan, 4 milyon yıl önce Australlopithecus'la dünyaya bir inmiş bir 'ilk' varlığın soyudur. Kıyasladığımızda nisbeten yakın bir tarihtir ki, 40 bin yıl önce 1350 cm3 beyin hacmine ulaştıktan sonra insan ,toprağa bağlanmış ve neticesinde ırklarla birlikte milletler (ve toplu paranoya) ortaya çıkmıştır ; Homo Sapiens ,yani günümüz insan anatomisi ,bu dönemin yaratılış özelliklerini fiziki olarak beyin/iskelet ve genetiğinde taşır. Bu söylediklerimizin büyük kısmı bilimin araştırma alanına giren yorumlardır ; tamam. Ama bir de gidişatı gözlemlemek var.İnsanoğlunun bu hızlı üretimini ve gelişmesini taşıyacak,omuzlayacak kuşakların fiziki varlığı/kapasitesi beyinsel belleği var mıdır? 1350 cm3'lük beyin hacminin ,insanlığın uygarlık üretimini ve iletişimsel eylemini taşıyacak bir kapasite olmadığını -başta bilimin- sürekli kendini tekzip ederek ilerlemesinden ve her adımda doğal çevreyi tahrip ederek,insan soyunun mezarını kazmasından anlıyoruz.
6 Şubat 2010 Cumartesi
SERGİGEZERLE ORTAK DİL TUTTURMAK ADINA 'ANLAMA' ÜZERİNE BİLGİLER; YAZARI/PAYLAŞANI 1995'DE ÖLEN LEVİNAS
Heidegger için anlama, son kertede, varlığın açıklığına dayanır. Berkeleyci idealizm,varlığın niteliksel içerikleri dolayısıyla varlıkta düşünceye bir göndermede bulunurken, Heidegger, formel bir tarzda, olanın olduğu olgusunda, olmaklığında, bizzat bağımsızlığında onun anlaşılırlığını görür. Bu, önceden öznel bir düşünceye bağımlı olmayı değil, sanki sahibini bekleyen ve olanın olduğu olgusunun açtığı boş bir yeri ima eder.(abç/eçg) Böylelikle Heidegger, öznenin nesneyle ilişkisinin , nesnenin ışıkla (kendisi bir nesne olmayan ışıkla) ilişkisine tabi kılındığını görmenin eklemlenişlerini en biçimsel yapısı içinde betimler. Böylelikle olanın anlaşılırlığı , olanın -tam da açıklık'ta- ötesine geçmek, onu varlığın ufkunda kavramaktır.(..) Tikel bir olanla her tür ilişkinin varlıkla içlidışlılığı ya da varlığı unutmayı varsaydığını ileri süren temel sav karşısında, varlıkbilimin koşulu olarak 'olanla' ilişkiyi tercih edemeyiz.
HER İŞ BİR TAVIR/SELAMLAMADIR (eçg)
İnsan, karşılaşmayı ifade etmeksizin karşılaşamayacağım tek varlıktır. Karşılaşma tam da bu noktada bilgiden ayrılır. İnsana gösterilen her tavırda bir selam vardır -bu tavır selam vermeyi reddetme bile olsa. Burada algı,özgürlüğümün , iktidarımın mülkiyetimin alanı olan ufka doğru fırlatmaz kendini. Bireyi bu tanıdık zeminde ele geçirmez. Saf bireye , olan olarak olana yöneltmiştir. Eğer bu durumu 'anlama' üstünden ifade edecek olursak, olanı anlama, ona çoktan bu anlamanın ifadesini sunmamdır.(..)
İfade, en başından beri başkasıyla paylaştığım anlamayı dile getirmek de değildir. İfade, ortak bir içeriğe anlama yoluyla her türlü katılmadan önce, anlamaya indirgenemez bir ilişki yoluyla toplumsallığı kurmaktır.
Levinas,Sonsuza Tanıklık /Metis s 80/81 çeviren Erdem Gökyaran
Neredeyse herkesin sanatı manevi hayatla bir tuttuğu günümüzde, sanatın aslında abartıldığını söylemek küstahlık mıdır? Eleştiri ,sanatçıya çalışan insan muamelesi yapar.(..) Felsefe için imgenin değeri,onun iki zaman arasındaki konumunda ve muğlaklığındadır. Eğer felsefi hakikatin,akılla kavranılırlığa özgü bir boyuta içerdiği,varlıkları birbirine bağlayan sebepler ve yasalarla yetinmeyip varlığın eserinin kendisinin aradığı her zaman doğruysa, mit,aynı zamanda hem hakikat -olmayandır hem de felsefi hakikatin kaynağıdır.(..) Başkasıyla ilişkinin bakış açısı işin içine sokulmadan, varlık kendi gerçekliğinde,yani kendi zamanında anlatılamaz.
Levinas Sonsuza Tanıklık /Metis s 74-75 Çeviri Gaye Çankaya
4 Şubat 2010 ; Perşembe
ORGANİZE İŞLER BUNLAR
FIAC'alı sanat pazarı buna denir yazısıyla Ayşegül Yüksel 11 Kasım 2009 tarihinde Radikal Gazetesi'nde sanat piyasasının global ekonominin önemli cirolara sahip olduğunu gösteren rakamları veriyor; "Geçtiğimiz yılın satış rekorlarından oluşan listenin başını, ilk iki sırasını Damien Hirst, kristal kafatasıyla 9 milyon 200 bin sterlinle çekiyor. Bu listede altıncı sırada 3 milyon 770 bin sterlinlik satışıyla Richard Prince’in denizaşırı hemşireleri bulunuyor.
En çok müzayede satışı yapan ülkeler haritasında Çin 95 milyon, Japonya 6 milyon, Güney Kore 8 milyon, Taiwan 13 milyon, Singapur 8 milyon, İngiltere 261 milyon, Almanya 5 milyon, İtalya 9 milyon, Fransa 18 milyon, Amerika 123 milyon avroyla yerlerini alıyorlar. Raporda sanat pazarı coğrafyası adlı bölüm, ekonomik büyümeyle birlikte Rusya, Hindistan ve Çin’in jeo-politik olarak sanatı nasıl dönüştürdüğüne ve bunun pazarı nasıl etkilediğini anlatarak örnek olarak Venedik Bienali’nin 2007 yılında Afrika, Orta Asya ve Doğu Avrupa, 2009 yılında da Birleşik Arap Emirlikleri pavyonlarını tahsis edişini gösteriyor.
Sanat coğrafyası bölümünde İngiltere’de, Damien Hirst 134.7 milyon, Peter Doig 12.2 milyon, Antony Gormley 4.7 milyon avroluk satışla birinci pazara sahip. Onu ABD takip ediyor. Basquiat, Richard Prince ve Jeff Koons, Amerikan pazarının en çok satış yapan isimleri...
Çin’de Zeng Fanzhi 11 milyon, Zhang Xiaogang 10 milyon, Chen Yieferi 6.6 milyon avroluk satış yapan sanatçılar. Japonya’da Murakami 8,1 milyon, Yoshimoto Nara 2.3 milyon, Sugimoto 1.7 milyon avroluk satışla rekoru elinde tutuyorlar. Coğrafyada Hindistan, 1999’dan 2009’a büyük bir büyümenin yaşandığı yeni bir pazar olarak görünüyor.
Anish Kapoor’un pazardaki geçtiğimiz yıl yaptığı satış toplamı 6.8 milyon avro. Almanya’dan Anselm Kiefer ve Andreas Gursky’nin iki katı daha fazla. Endonezya da yeni küresel sanat pazarının yükselen ülkelerinden. Çin, Singapur ve Taiwan’dan sonra elbette.
Ortadoğu’ya gelince raporda 1998’den 2009’a Ortadoğu çağdaş sanat piyasasının en görkemleri günlerini 2002’de yaşadığı gözlemlenmiş. Rashid Rana, Farhat Moshiri, bir milyon avronun üzerinde yaptıkları satışlarla bölgenin yıldız isimleri. Onları 430 bin avroyla Şirin Nezhat takip ediyor.
Güney Kore’de ise geçtiğimiz 2008 yılında inanılmaz bir artış yaşanmış. Dong-Yoo Kim 706 bin, Hyung-Koo Kang 533 bin, Hwan-Kwon Yi 354 bin avroyla pazarın rekor satış yapan isimleri. Henüz coğrafyada Türkiye’nin yeri yok. Ama raporda Sotheby’s’in Türkiye’de ofis açmasının ekonomik krizle birlikte şekillenen, Asya’nın da söz sahibi olduğu bir çağdaş sanat piyasası haritasının neticesi olduğundan bahsediliyor."
BÜYÜCÜ ÇIRAKLARI YETMELERİN, HUDUT İHLALİ
Bunları bilmek, takip etmek bu işten para kazanan müteşşebisler için bir değer ifade ediyor. Okuyunca aman diyorlar,biz de bu rakamların çok uzağında değiliz; Doğançaylar, Bedriler, Kometler, Kuzgunlar vd. var. Sermaye sağlam; bu ve bunlar gibi sanatçıların her birinden onar tane ortalama isim sahibi Avrupalı sanatçı çıkar. Tamam itirazımız yok ama biz işin farklı vechelerinde dolaşıyoruz. Sermaye ihraç etmeye de başlasak,Viyana'dan,Pekin'e kadar farklı coğrafyalarda bankalar açsak, Moskova'dan Barbados'a şirketler kursak, Brezilyadan,Kongo'ya öğrenim kurumlarını faaliyete geçirsek de postmodern sömürgeci dönemin belirleyicilerinden olamamanın,kültürel yönlendiriciliğe geçememenin,içeride sanattaki parametreleri ,farklı disiplinlerin birarada üretimden gelen gücünü oluşturamama,inşa edememe,tamamlayamama/tutturamamanın sancılarıyla anakronizm içinde olma durumumuzu değiştirmez.
Bizim anladığımız anlamda düşünce olarak sanatın üretilişiyle,tüketilişinin arasında kapanmayacak mesafelerin/boşlukların olması,bunları doldurmak amacıyla ortaya çıkan gönüllü işbilir varlıkların mevcudiyeti,mutlakiyet ve muhkemiyeti bizim algımızın çok uzağında kalıyor.
Resimleri Ferrari fiyatlarıyla paralel giden Türk resminin ustalarından Hüseyin Ertunç Bodrum'da kaşık yontarak para kazanıyor.
Bu işte onlarca sanatçıyı örnek göstererek sorabileceğimiz bir mental yanlışlık,morfolojik ayarsızlık var.
Üretimle tüketim arasında yaşam standartlarını eşleştirmekten/yakınlaştırmaktan,sanatçının ayakta kalmasını,ikamesini oluşturmaktan/ beslemekten çok uzak standartlar oluşmuş.
Sorun üretici olamadan/üretimden gelen gücünü/kültürünü,düşünsel tabanını oluşturmadan,bu işten nemalanan sektörün üreterek değil,öykünerek tüketici üzerine masallar,senaryolar manipülasyonlar kurma gereğinden çıkıyor. Türkiye'nin çoğu dışarıda çalışan küratörleri tanımlaması nitelikten gelen bir vasıf değildir ;1960'lardaki Almanya'ya giden işçilerin benzeri bir ucuz işgücü göçüdür.
Postmodernizm, bir anlamda katmanların eşzamanlı paralelliğinde yol alır. Kendi imgelerini 'var'etmek, görünür kılmak adına tüm zamanları talan eder; ganimetler oluşturur. İmgeleri, sembolleri kullanım değerinden kopartarak, onları 'gerçek' kılan kullanım değerlerini yok sayarak salt 'arzu nesneleri olarak heybesine atarak toplama alanlarına taşır. Dünyada müzeler kolonyalizmle,galeriler post-kolonyalizmle birlikte gelişmişlerdir; bizde ise zemberekli aydın/tüccar kırması bir muğlaklığın içinde bedenlenmişlerdir. Şirketleşen/şirretleşen kültür,bohemliği bitirmiş,organize/kurumsallaşma içinde paryalaşan sanatçı,sirayet edeni benimsediği nisbette varlığını sürdürebilmiştir. Küratör denmiştir,sergi düzenliyicisi,sanat danışmanı denmiş yeni protip,hilkat garibesi bir obez yaratılmıştır.İthal rolmodel hibritlerin mahiyetinde/hakimiyetinde 'pazar' kurulmuştur. Müzelerden evrilen çağdaş galerilerin gündemleri, varlık nedenleri derin aidiyetleri, cemaatleri, sanatçılarda iştiyak/arzu yaratan mekanları, iştirakleri, müşteri profilleriyle her birinin kişiye özel/butik ideolojileri, önemli portföyleri yönetme/yönlendirme, geliştirmekte/oluşturmakta benzersiz başarıları, toplumsal oyun kurucu olarak tartışılır berraklıkta sosyal konumları vardır.
Bir tilki uygarlığının bir aslan medeniyeti yutma sonrasındaki hazımsızlık , yaşadığımız dünyanın günlük ağır aksak pratiklerinin nedenini, uygar dünyanın ekşi suratını oluşturmuştur.
emin çetin girgin yazışma adresi ecg.okur@gmail.com
.




