
Kafası üstünde duran Hegel'i ayakları üstüne diktiğini söyler Marks.
Yaşasa koca ustanın yolda yürürken karşılaşabileceği bir diğer kafası üstünde duran felsefeci Deleuze'dür. Sürekli ürettiği kavramların ceplerinden dökülmesi için Karl Marks'ın kapitalizmin lafebesi bu haşarı evladını olduğu gibi tepesi üstü bırakacağı ise gün gibi ortadadır; deli/kuyu örneklemeleriyle, yaşamın mantığıyla, efendilikle,uğraşmayla olacak gibi değildir.. Kapitalizm, Kyoto Protokolüne inat düşünce kirliliklerini yeryüzüne salmaya devam etmektedir..
Hepimizin toplamından daha büyük bir zekası, tutarlı bir mantığı, arşiv kayıtları ve istekleri/yaptırımları var. Laf kalabalığına, gürültüye getirilecek , muziplik veya otoriter ciddiyetle geçiştirilecek bir durum değil. Akıl işe yarasa, tilkinin sonu kürkcü dükkanı olmazdı.
İnsanoğlu normal zannediyor/farkında değil, ama 'doğal' davranmıyor...
Unutulan/kaybolan 1843-44 Yazılarında yer alan Yabancılaşma metninin 1932'de David Borisovich Ryazanov tarafından bulunmasından sonra Frankfurt Okulu'nun açtığı hümanist Marks yorumundan türemiş, sonsuz sorumluluk/işgüzarlık/hükümranlık talebiyle bitiştirilmiş kendi etik keşmekeşinde çoğalan bir felsefe vardır.
Konu olan kavramın özü, post modernizmin ikonlaştırılmış özne olarak nesnesini yeniden üreten, kendine yabancılaşan insan/toplumun ekonomik tasarımının yenilenen doğasıdır. Aslında onların 'modernlik' sözcüğünden kastettiği ,insanın sonsuz sorumluluk talebine dayanan etik bir ilerlemenin işgüzarlığının kapak olduğu aydınlanmanın karanlık bölgelerini oluşturan bir 'uygarlık' tanımıdır.
Tüm eylemlerinde Gilles Deleuze, 'tahakkümün eşsiz tarihi şahikası, acımasız ve ızdıraplı bir aşaması' olarak tanımladığı modernliği sorgularken kendisi ve takipçileri , bu soruları ne kadar sürdürülebilir ve muktedir kılmışlardır?
Akbank Sanat'ta , 'DELEUZE VE POLİTİKALAR/ DELEUZE ET LES POLITIQUES' adlı konferans nedeniyle Haziran'ın ilk haftasında tartıştıkları konunun aslî amacı, kullanılabilir kavramlara yol veren dürüstlüğü/yararı var mıdır? Ne onlardan ne de Batı dünyasında laf üreten diğerlerinden, eşyanın tabiatı itibariyle böyle bir beklenti olmamalıdır . Ne demek istediğimizi birazdan anlatacağız : Onlar harflerin ve sözcüklerin ruhu olduğunu unutarak, kelimelerin bedenlerini pazarlıyorlar aslında. Underground, 68'li, coğrafya öğretmeni, ölümüne aktör vd... Güzelim Türkçede 'lafla peynir gemisi yürümez' diye bir deyiş/dokunuş vardır. Yarattığın kavramlar, dünyayı değiştiriyorsa, Marks'ın söylediği gibi 'maddi yaşamla örtüşüyorsa' anlamlıdır. Kelimeler ise kavga ve umut yüklüyse değerdir.. Azınlık içindeki çoğunluk olan takipcileri veya biz ; bunu iyi biliyoruz. Yoksa çok sevdikleri / kullana kullana yıprattıkları kelimelerle iktidarın minör/majör politikalarının içinde, bu modernlik eleştirileri harcı kuvvetlendiren yumurta akı ya da kafesdeki kanlı dehşeti mutfakta gizleyen baharat işlevi mi görmüştür? Bakacağız..
Walter Benjamin soruyor: 'Amaç ne? Ölümün kaçınılmazlığına doğru giden bir dünyada, ilerleme hakkında konuşmak mı?'
Lümpen proleterya , anarşizm, İtalyan autonomia’sına , Antonio Negri’ye, maddi olmayan emek ve işin reddine; çağdaş ve tarihsel pek çok politik kavram ve akımı birlikte inceliyor. Çağdaş dünyanın vitrin kahramanlarından olan 'Deleuze, Marx ve Politika, post-Marxizmin ve toplumsal akışlara ve ağlara minör bağlılık aracılığıyla ortaya çıkan icatlara, üsluplara ve bilgilere duyulan bir ilgiye karşı tek boyutlu direniş modellerinin başat çerçevelerinden ayrılan bir politika geliştirmiştir' deniliyor.. Deleuze ait düşünceler, yeni kimlik ve topluluk biçimleri, enformasyon teknolojisi ve işin yoğunlaştırılması konusundaki çağdaş tartışmalara da bir müdahaledir iddiası var.. Deleuze (Dölöz okunur), 'felsefe kavram icat etmektir' der. Marks yaşasa , içi boş, kafası üstünde duran Deleuze'ü ceplerindeki kavramları silkelemek için olduğu gibi bırakırdı. Ayakları üstüne dikilmeden önce Hegel şöyle söyler; 'tarihte bir hata ilk defa yapıldığında trajedi , tekrarlandığında komedi olur.'
İtirazlarımız, söylediklerimiz entellektüel ukalalığı bırakırlarsa , işe yarar/ gücünü günlük hayattan alan, usturuplu kullanabilirlerse, boş laf ve şeytani icatlarla canına okudukları dünyanın da düşünebildiğini görebilecekleri, yeryüzünün hafızası ve mantığını daha iyi anlamalarını sağlayacak yararlı bilgilerdir aslında. Etik talebin, öznel doğal seçimden önce gelmesi mizansendir. Yanılgı, her şeye salt insani ihtiyaç, gereksinmenin kolektifi açısından bakmaktır. Yekûnun parçası olan uygar insan, toplamı ele geçirmeye çalışıyor ; ego bu boyutta..
Bir de konuya internetin demokratik ve şeffaf platformunda, ehlileşmemiş, postmodern çağda özneleşerek mütasyona uğramamış derisi ve kafası kalın, çağdışı / inançsız / kitapsız bir dinazorun gözlerinden bakalım..
İnsanın doğa ile girdiği egemenlik mücadelesinde, kazanan taraf olması mümkün mü? Bilim'in iddiası bu; bedelini birlikte ödeyeceğimiz büyük bir yanılgı..Uygarlık, tüm canlı yaşamla birlikte, insanın mantık örgüsünde travma, zihinsel yapısında ağır tahribatlar, halüsinasyonlar yarattı. Fetüsten itibaren uygar insan, Pavlov'un köpeğinden beter refleksleriyle, biokimyası enzimlerle dumura uğratılamış paranoyak bir canlı.. Normal kabul ettiğimiz her davranış, yeryüzünün yarasını biraz daha cerahatlandırıp acısını artırıyor. Cenderedeki uygarlık ise tavizsiz; deterjanlardan,otomobillere üretmeye, yaşamı büyük bir iştahla tüketmeye devam ediyoruz. Bu işte bir yanlış var; ama ne?
Bolivya liderinin söylediği gibi 'ya kapitalizm ölecek, ya da tabiat ana'.. Aslında tüm öykü, insanoğlunun tohumu toprağa ekmesiyle başladı. Bugün, Meksika Körfezi'nde denize akan günlük beşbin varil ham petrol , oniki bin yıl önce ekilen tohumla başlayan sürecin günahıdır diyoruz ki, düşünmek,tartışmak lazım..
Şayet Okyanus'daki ameliye başarılı olmazsa, üç yıl günde beşbin varil kirlilik demek bu. Aydınlar tartışıyor ama, amaç ne? Hala mantıkta sisteme ait bir soru, düşüncede yangın alarmı yok..

Antonio Negri ya da kısaca sevenlerinin deyişiyle sevgili Toni'lerinin savaş baltasını savurduğu yıkıcı politikalarının hedefinde 'Kapitalizm' var. Biz ise Batı uygarlığının değerli evladı Negri'ye aşiret kavgası/kan davasını bırakmasını, asıl hasımın ilk tohumu toprağa ektikten sonra yeşil dünya üzerinde hak iddia eden insanî toplayıcı/biriktirici ego, buna bağlı köylü/efendi kuruluş şeması itibariyle bozuk diyalektik, yeryüzünün sükûtunu bozan uygarlık olduğunu söylüyoruz. İlkel/köleci/feodal diyerek giden toplumsal düzenlemelerin 'zor'dan kaynaklanan bir sapma olduğunu görüyoruz. Sorgulanması lazım gelen kavram, diğerini köleleştiren 'zor'dur. 'Otorite' hayvanidir ama 'mahsül' zekanın ürünüdür. Bir kısım psiko sosyolog, hatta 'biçimlendiriş' diyerek Negri, liderlik ve organize tarımın getirdiği toplayıcılık ve biriktiricilik; buna bağlı üretimin insan doğasını korkularla iklimlendirerek/ ayrıştırarak dönüştürücü niteliği kabul ediliyorlar, ama sorun olarak görmüyorlar.. Üretim, ihtiyacı metaya, hayatı değere/altına çevirmekte, yaşamak için üretmek değil, yaşamı tüketerek sürdürmeyi zihniyet değeriyle dönüştürerek dayatmaktadır. Mübadele, değiş/tokuş pazar alanı olarak kümeleri, tezgah açmanın egzersizi sayıları ,öldürdüğü günlük şiddetin yerine mutabakat, dili yaratmıştır. Korku,insan kimyasının ürünüdür lakin, insanoğlu tarihini, tohumu tarlaya ekmesinden itibaren yaratmıştır; üretim olduğu için geçmiş/gelecek, geometrik/asimetrik var edilmiştir. Ötesi ise 'zan' üstüne kurulmuş ,büyük organizmadan/yeryüzünün ortak bilincinden kopartılmış, ihtiyaca binaen ,vaktin insafıyla tohumlanarak/harmanlanarak/katlanarak üretilmiş yaratıcı etik ve plastik/yapay hukuktur. Evrensel olan tohumun toprak ile, insanın hayvan ile,bedenin doğa ile hukuku ve bu hukukun doğal yaptırımlarıdır.
Doğasından gelen ahlakın ve karşılıklı yardımlaşmanın kalbine bir hançer gibi
sa(k/p)lanan sonsuz sorumluluk talebine kılıf olan etik felsefenin özgür iradeyi ortadan kaldıran kolonyalist bir okuma parçası olmasını kabul edebilmek, kilidi açar..
Avcılıktan, tarıma geçen ilk insan, coğrafyanın sınırlayıcı , mahsülün toplayıcı/biriktirici, sermayenin köleleştirici ve tahılın insan kimyasını değiştirici gücüyle karşıkarşıya kalmıştır. Üretim yapan insan, kayıplara karşı kutsallarını ve etiğini geliştirdi. Doğal ahlakı değil ama ürün/hasat-mülkiyet üstüne yükselen felsefesinin ürettiği etik sonsuz talepkardı. Bundan sonra gelen orman kanunu denilerek aşağılanan 'doğal ilişkiler hukuku' değil, mülkiyetin ve uzantılı olarak rantiyeciliğin oluşturduğu, yapay çıkar hukuku ve korkunun yeni ilişkiler ağında form verdiği, bedel ödeten ceza sistemidir... Devamında kast sistemi, köle/efendi diyalektiği gelir. Uygarlaşan insan, kozasını örmekte, üreterek, başta kendi özgürülüğünü , isyan ederek/başkaldırarak canlı evrenin parçası olma hukukunu tüketmektedir..En önce kurumlaşan yapısıyla doğanın yarattığı sisteme aykırı, oluşturulmuş/plastik bir 'din' ise işlevseldir.
Nietzsche, modern insanın uygarlaşma etiği çerçevesinde, pragmatik kullanılabilir pratikler ve hiyerarşiler bahşeden 'din' olgusuyla olan kavgasını acımasız/eleştirel bir zeminde hep sürdürür..
'Bu Hıristiyanların tanrı olarak niteledikleri ve saygı duydukları “şey”in gerçek Tanrı kavramıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Hıristiyanların inandıkları ve kendi icatları olan” Tanrı” kavramı, tanrıya benzer yanı olmayan, acınası, saçma/absürd, zararlı/marazi bir kavramdır; yalnızca bir hata değil, aynı zamanda hayata karşı işlenebilecek en büyük cinayetlerden biridir.'
İnsan doğada bakiye bırakmadan her şeye bir ad verip tanımlıyor, ölçüyor/biçiyor ve hükmediyor. Ardından metalaştırıp pazarlıyor. Ahlakını ve hukukunu çıkarsal yarar/zarlarlar üstünden kutsayıp/sınırlandırıp kavramsallaştırıyor. Yekpare canlı dünya kategorilere, hükmeden insan hiyerarşilere ayrılıyor; Toprak arazi, yeryüzü coğrafya oluyor; sonsuzluk tarih.
Uygarlığın doğadan kopartarak ele geçirdiği, yüksek bedellerle tahakküm kurduğu her nörolojik/biyolojik,fiziksel ve coğrafi alan, aslında onun çıkarsal aşkın ahlak kurallarıyla farkındalığı/nı yasakladığı, prospektüs lisanıyla teorize edilmiş, iktidarının rabıtalı şiddetiyle kuşattığı içkin alanlardır. Onlar zaten vardırlar ;onları ele geçirmek, baskılamak, hükmetmek, drajeler halinde pazar oluşturup tartışmaya/tüketime ve rekabete sunmak ,onların yaratılış doğasını dizginlemez, yalnızca insanın evrimsel intibakını sekteye/ idrakını kesintiye uğratarak amorflaştırır; sağlık aktaran ilaçlar,elektirik taşıyan kablolar ya da özgürlük,adalet,eşitlik veya veya her canlının organizmik inhisarında bulunan komünizm gibi. Yaşam için gösterilen çabanın (buna emek diyelim) içkin değil, aşkın olması, faydacılıkla dışa aktarılmasını, ilişkide olduğu değerin toplanmasıyla kronikleşmesini , sürekli hukuksal risalelerle rötuşlanmasını, diğer çabalarla bitiştirilip dönemin ahlakıyla irtibatlandırılıp sosyaleşmesini ve organize kabulleri gerektirmektedir. 'Bireysel emeğin var olabilmesi için, toplumsal emek çerçevesine dahil edilmesi gerekir(..)kolektif işçinin basit bir işlevden çok,her ne kadar boyunduruk altına alınırsa alınsın, niteliksel bir evrimsel bütünlüğü, bir doğa değişimini temsil ettiğini gösterir' derken Negri haklıdır (1) İnsan ,bilgi ile varlıksal halinin dışına çıkmıştır ki, bundan sonraki süreç yanlışın, himayeci yanlışlarla düzeltilmesinin yarattığı uygarlaşma paradoksudur. Kabullenişler,inayet önemlidir tabii ama Kant'ta Deleuze ve Negri'de bu sentetik zamanın eklektik, sürece iliştirilmiş ürünleridir.
Ne var ki,onların söyledikleriyle burada yazdıklarımız arasında temel fark, üretimin getirdiği bilme ve iktidardan yola çıkan/nemalanan temrinler değildir. Düşüncenin, kuram için meze yapılıp yapılmamasıdır. Burada bir yaşam sorunsalından, yani tam hayatın kendisinden ve tabiat tarafından bahşedilen ömrün, ilerlemeyle/bilgiyle bilimle yok edilmesinden bahsediyoruz...
Evet, hayatın ta kendisidir acil konu..
Aslında biliyorlar ama çerez niyetine tüketiyorlar bilgiyi. Deleuze, Müzakereler'de şöyle söylüyor. 'Alçak insan mefhumu, Nietzsche'deki son insan mefhumu gibi güzeldir ve felsefi bir çözümlemenin ne kadar gülünç olabileceğini gösterir. 'Alçak İnsanların Yaşamı' üzerine olan makale, bir başyapıttır. Kuşkusuz Foucault açısından minor olan, ama yine de düşüncesinin etkisinin hissedildiği tüketilemez, etkin/etkili bir metin olarak bu yazıya tekrar tekrar dönmeyi seviyorum...'
Biz de okuyuculara ve Deleuze hayranlarına bu söylenenleri gözden kaçırmamalarını ve aynı metni sağlık veririz..
MATEMATİK KÖKENLİ FELSEFECİ HUSSERL BU NOKTADA KULLANILABİLİR DÜŞÜNCELERİYLE İŞİMİZİ KOLAYLAŞTIRIYOR; BURAYA EKLİYORUZ...
Fenomenolojik bilinçle yönetilen bu aydınlatma, yani bilincin temellerinin aydınlatılması , gelişerek, yine bilincin, belli bir şekilde, kendisiyle karşılaşması ve kendine dönmesi sonucuna ulaşacaktır. Bu kendi'nin bilinci, Husserl in son yazılarında, aklın tarihte sonuca ulaşmasına tekabül eden «fenomenolojinin fenomenolojisi» ne yöneldiğini açıkladığı «evrensel ben» den başka bir şey değildir. Kendilerini bilince sunan ve bilincin «akışının kaynağı» olan fenomenleri derinleştirmek, tasvir etmek ve düzenlemek için, «görüm»den («vision»dan) veya «özlere ilişkin sezgi» den sonuç çıkarabilmeyi sağlayacak araçları sağlam bir biçimde ortaya koymak gerekir. Özleri «gören» bu sezgi ve fenomenoloji bilimi, Husserl tarafından «eidetik» (özeyönelik) diye adlandırılır.'denmektedir.(2)
Lumpen proleterya, devrimci partili, işbirlikçi küçük burjuva ya da Gillet Deleuze yanında Toni Negri, Ali Akay sorunsalı kadar kişisel/mikro politik kafa yormalar, Avrupa işçi sınıfı/ Postmodern ekoller değil anlattığımız: Nefes/nüfuz tehlikede . Bu gidişle ne sınıflar ne okullar kalacak ne de canlı hayat yeryüzünde .
Karl Marks, 'Evrensel(..)bireyler, doğanın değil, tarihin ürünüdür' diyor Grundrisse'da. Kendi kurduğu dünyada mantığını ve tarihini icat eden insanoğlunun tüm davranış biçimleri ve uygar arşiv kayıtları, doğa açısından bütününe ters düşen, çeşitli vesilelerle reddini kendi lisanıyla belirttiği, ortaklığı feshedici aykırılıklardır.
İnsanoğlu normal zannediyor/farkında değil, ama 'doğal' davranmıyor.
Husserl' bırakıp, kaldığımız yerden devam ediyoruz; Onlar 'zor' u ele geçirmekle kudreti/erk'i kendi leyhlerine dönüştürmek, kaşık sallamada ya da karşısındaki susturmada devir teslim istiyorlar. Yani bu kadar mavra, hükmetmek için ikna, yığınlardan vize demek; sonrası ise puslu..
Bizse bu laf kalabalığına onay vermiyoruz. Canlı dürtülerini ve doğası gereği fiziksel tutunma işlevlerini yitirerek yalnızca kolaylaşan bir yaşamda, hareketsizlikten ve organik beslenmeden kullanmadığı aparatlarını, dumura uğrayan hücrenin, asit baz dengesini yitiren organizmanın, evrim sürecinin inkitaya uğrayan basamaklarını, olması gereken aşamalarını/iç hukukunu kaybeden bir varlığın geleceğini dert etmek bizce Negri,Deleuze politikalarını sorunsallaştırmaktan önemlidir.
Temel aldıkları 'yabancılaşma' kavramını Marks yirmili yaşlarda gözlemleyip kullanılmıştır. Bilindiği gibi 1844 Elyazmaları'nın temel kavramı, sözgötürmez bir biçimde yabancılaşma kavramıdır. Marx'ın yabancılaşmış emek kavramı yerine, kapitalist rejimdeki emeğin ayrıntılı bir çözümlemesini geçireceğini ve temel olarak oldukça belirsiz bir nitelik taşıyan yabancılaşmış emek fikrini değil, bu çözümlemeyi alacağını gösterir. Ne ki kavram tepe tepe kullanılır, eğilir bükülür, yabancılaşma kendine yabancılaşır. 1932'de bulunan bu kayıp metin, Frankfurt Okulu gibi, sosyalizmi kapitalizmin evcilleşmesi için bir iklimlendirme modeli olarak kullananlara Sovyet despotluğuna karşı, farklı bir ideolojik görüntü yaratılabileceği kabuluyle mentol/serinletici olur. Zaten ne Ortaçağ ne de Sovyet Diktatörlüğünde felsefe olabilmiştir; düşünceyi donduranlara şaşmamak gerekir. İnsani zeka zorunlu olarak Batı'dan yürümek zorunda kalır. Yabancılaşma, Batı felsefesinde kamusal demokratik bir sapak yaratır. Bunun içerik bakımından zengin felsefi bir kavram olduğundan kuşku yoktur. Cazibesi onu tüm modern felsefenin temel kavramı durumuna getirmiştir. Gene de bu kavramın Marx'ın sözlüğünden çabucak yokolduğunu unutmamak gerekir. 'Yabancılaşma' humanizmi Marx'ın genç-Hegelciler ile hesaplaştığı yapıtlar olan Kutsal Aile ve Alman İdeolojisi'yle sınırlı kalır. Kapital'de yabancının ezikliği değil, emekçinin öfkesi vardır.
Aynı lafları evirip çevirip pazarlayan postmodernistlerin derdi farklı; sözle, edayla/işveyle oyalanıyorlar. Evde canhıraş feryatlar, hayati sorunlar var; felsefenin salla başını al maaşını dememesi ve önem atfedilen adamların, renkli cümlelerin memuriyetinden vazgeçmesi, bir 'gerçek' olarak düşünce kümelerinin tozunu havaya savurması/üstündeki ölü toprağını havalandırması gerekir. Bohemyanın karanlık dehlizlerinde elde mey dolaşmak, Sodom/Gomore üstünde şakıyıp öykü üretmek, bilindiği gibi 'tuz' olma nedenidir.
Söylediklerimize rahatı bozulan çevrelerden itirazlar gelmesi doğaldır. Bunlara kendi lisanlarıyla/kendi adamlarıyla, Gillet Deleuze'den, yeri gelmişken jilet gibi bir alıntıyla cevap verelim :
"Yani daha önce düşünülmüş olanın bir adım dışına çıktığınızda, bilinirin ve güven verenin dışında tehlikeye atıldığınızda, bilinmeyen topraklar için yeni kavramlar icat edilmesi gerektiğinde, yöntemlerle ahlaklar çöker ve düşünmek, Foucault'nun bir formülüne göre 'tehlikeli bir edim', öncelikle kendi üzerimizde uyguladığımız bir şiddet halini alır. Size yöneltilen itirazlar ya da hatta size sorulan sorular her zaman kıyıdan gelir. Ve size yardım etmekten çok sizi öldürmek ve ilerlemenizi engellemek için kafanıza atılan şamandralar gibidirler. İtirazlar her zaman vasatlar ve tembellerden gelir. Foucault bunu herkesten iyi öğrenmiştir. Melville şöyle diyordu:' Diyalektik gereği deli olduğunu söylüyorsak, aklı başında olmaktansa deli olmayı tercih ederim.'(3A)
Burayı yazı bittikten sonra, bir kere daha okumak lazım..
İCAT EDİLENİN FANUS İÇİNDE KAVRAM OLMASI,İŞİ ZORLAŞTIRIYOR
Yaban hayata/insan doğasına ait üretim ile ilişkilendirdiğimiz düşünceler, asıl anlamı ve maksadıyla felsefenin işidir ki, kafa yormaya değer. Yapılması gereken, bu kavramlarla anlatılan varlık alanına bodoslama girmek, fenomenlerin (görüngülerin) ilk günkü değerlerini yeniden hatırlayarak/hatırlatarak ,icat edilen tarihin başlangıcına yeniden dönmektir. Ne ki, entellektüel anarşistler ya da alternatif muhalifler diyelim, kafalarını siyaset denilen karşı taraf üstünde egemen olmanın bilgisine kenetlenmişler.
Bize soran yok ama, gene de demokratik platformun bu küçük adasında, yani kendi blogumuzda Deleuze veya Negri'yi bahanne ederek kendi fikirlerimizi yeniden üretelim, onların deyişiyle dert ettiğimiz sorunsalın cevabına bir de buradan bakalım : Amaç üretimi ve bağlı , Zor'u dışarıda bırakarak yeşil gezegeni nasıl yaşanır kılarız olmalıdır.
Alaka/ilginin temelinde muktedir olan 'insan'ın sicil dosyası, suç kayıtları ve canlı yaşamın sürdürülebilirliği olduğuna göre, bu gezegende yaşayan her varlığın ödev ve görevleri, buna bağlı kendini ifade etme hürriyeti vardır.
Karl Marks, Evrensel olarak gelişmiş,toplumsal ilişkileri onların kendi topluluk bağları ile birlikte onların kendi topluluğunun denetimi altında bulunan bireyler, doğanın değil, tarihin ürünüdür diyor.(5)
Marks dahil, tüm sosyal/ekonomik politikalar, doğa/tarih çatalında 'tarih' yolundan bilerek/aktararak/arşivleyerek ilerliyor. Platon'un 'Bir şeyin ne'yliğini belirleyen biçim'e ulaşmak için gene başa, yani Husserl'in yaratılış/oluş göstergelerine doğru bir U dönüşe zihinsel/yaşamsal olarak acilen ihtiyaç vardır. Doğa'nın insanla uzlaşmaz çelişkileri var. Ya biri ya öteki kazanacak diyemeyeceğimiz kadar, kaybedeni tepyekûn teorilerin tüm tarafları olacaktır.
Ontolojik argümanlar ,sır verecek adamı arıyor.
***
'Ekoloji ikinci doğadır' (3) diyerek kapitalist üretim ilişkilerinin devamını ve iktidarın el değiştirerek revizyonunu talep ediyor. Kastettiği işçinin doğal ortamı , global üretim platformu. Ya tabiat ana ölecek, ya da kapitalizm dediğimizde, zihinlerinde bu alanda karartma uyguluyorlar. Negri bu sulara girmiyor. Bakuninden beri üretimin,tüketen/yok eden ideolojisi sorgulanmıyor. Karıştırmayalım ; üretim araçlarının mülkiyeti, üretimden açığa çıkan artı değerin çalınmış emek olduğu konusu falan değil sorguladığımız. Direkt üretimin ideolojisi; yani üretmek düşüncesi ve bu bilginin yabancılaştırdığı/değiştirdiği insanın kimyası, eşyanın doğası. Zihinsel karantina üretimin dünyayı tüketen karekterini görmezden gelerek umarsız çıkmazında sanayi devriminden beri devam etmektedir.
İnsan, kendi varlıksal ben'inin dışına çıkıp ,süreçsel kopmalarla en yakın çevresinden başlayıp daireler halinde çevreyi baskılayarak bilerek/öğrenerek, bilgiyi aktararak değiştirmektedir. Şiddet aracılığıyla organize olduğu çıkarsal çokluk içinde bir egemenlik ve istimlâk alanı oluşturmaktadır. İçinde yer aldığı dünyanın üretim araçları ve ilişkilerinden kopabilen insan ancak özgürleşebilerek yeşil doğanın bağrına karışarak yaşamını sürdürülebilir. Doğal seleksiyonun yolu açılmalıdır; evrimin önündeki bu engelin giderilmesinin yaşamsal/idraksal önemi vardır. Yerüzünü bitiren endüstrileşmedir. Çözümü manuel ,tüketebildiğin kadar üretim; Ambarlarda, silolarda toplanmayan, karşılığı altın kudretinde iktidar olmayan, doğayla barışık, atıkları sanayi oluşturmayan el emeğidir. Tevrat'ta toprak yaratanındır; mülk edinmek günahtır der..
Dünyayı bugünkü tükenme noktasına getirenler ise zan ettiği gibi hasımları değildir : Yeşili bitiren, tüm canlı dünyayı köleleştiren aynı coğrafyayı paylaştıkları, ortak tarihin tarafları kan kardeşleri, Batı uygarlığını var eden , Kant'dan başlayan akılcı/aydınlanmacı ve bilim ile doğaya baş kaldıranların soydaşlarıdır. Toni Negri yalnız değidir; entellektüel anarşizmin soykütüğü Avrupa'nın meta üretiminin geleneksel hasatçıları, üreten/tüketen keşleri, ortaya çıkan artı değerden yeni felsefeler, yerleşme alanları inşa eden geniş ailesidir; yani rakipleriyle birlikte oyunun taraflarıdır. Negri veya Foucault ,Sartre, Michael Hardt ,Gillez Deleuze gibilerinin yurttaşları/akrabaları aynı artı değeri üleştikleri sömürünün ortak coğrafyasıdır; birbirlerinin kutupsal hısımlarıdır...
Onlar, Batı imparatorluğu değerlerini yıkıcı politikalarıyla budayıp güçlendiren, yaban hayatı sömürgeleştiren, mümbit sanayi topraklarının tapınak şövalyeleridirler.
Tarih göstermiştir ki, hiçbir kapıyı açamayan çilingirin bu anahtarları altın suyuna batırılmış tenekedir.

Aydınlarla halkın arasındaki uçurumu dolduracak toprağın bereketi boldur. Sözün gücü büyüktür; yeri geldiğinde madde üzerinde egemenlik, ötekinin üstünde iktidar ve kudret ya da acz içindeki çaresizliğimize dua ile rahmettir.
Arşiv değeri itibariyle bile bugün yüzyüze bakarak sarfettiğimiz çaba , kelimenin söylerken yarattığı etki, taşları yerinden oynatacaksa, pratikte birgün kullanılabilir olması umudu varsa değerdir.
Bunun ötesinde sükût, doğanın huzuru için uyum demektir..
Kapitalist şizofreninin normlarından Deleuze, Derida ya da Neçayev, Toni Negri, Michael Hardt politikalarının kodları çözülmediği müddetçe, sulandırılmış başkaldırının gideceği doruk, yaşamı inkardır. Eğilip bükülen zırvalardan yaratılan sözün şehveti, küçük cemaatlarde şiir tadında şarap ya da kız tavlamak için umut olmaya devam eder yalnızca..

Çarşaf kadar ilan vermişler gazeteye. Arkalarında sermayenin gücü var. Deleuze ve Politikaları başlıklı konferans dizisi Akbank Sanat'da başladı.
Çağdaş Sanat sözcüklerden nesneler, nesnelerden bir kullanımlık değeriyle felsefenin yedeğine takılan düşünce kırıntılarından, okkalı eleştiriler yaratmayı sever.
Tanıtım metninde, 'Akbank Sanat'ın İstanbul Fransız Kültür Merkezi işbirliğiyle düzenlediği, 5 yıldır devam edip dünyada benzeri olmayan Gilles Deleuze seminerleri bu yıl ''Deleuze ve Politikalar'' konusunu sorunsallaştıracak. Bu hassas bir mesele, çünkü Deleuze'ün doğrudan politika üzerine çok metni yoktur. Konu, Gilles Deleuze'ün ani ölümünden sonra, kendisinden etkilenmiş olan Toni Negri, Michael Hardt gibi filozoflar tarafından sık sık ele alınmıştır.' diyor.

Gerçi, AB havucundan beri, vitrinde demokratik eğilimler ister istemez geçit yapıyor. Proudhon, 'Mülkiyet Hırsızlıktır' diyor, kitabı İş Bankası yayımlıyor. Toni Negri 'Krizlerle geberen finans imparatorluğunun altında kalmayın; kaçın ' diyor. İzini sürenler portakal sandığı üstünde ajitasyon yapmıyor; gömülü oldukları yumuşak kırmızı koltuklarda ya da ergonomik iskemlelerinde, olmadı barlarında/meyhanelerinde veya üniversitelerinde beş yıldır uygarca tartışıyor..Gemi gidiyor; siren sesi, çığlık/ikaz nafile.. Deleuze ve Politikalar konferanslarında ,Akbank Sanat'ın İstiklal Caddesi'ndeki milyon dolarlık hoşgörü platformunda, küresel finans sektörünün imparatorluk krizi/yıkıcı politikaların mavalları güya dehşet saçıyor. Coğrafyanın kirli tarihi var önlerinde ; sürmanşetten verilen ilanlar eşliğinde davet edilen katılımcıların önünde sesli düşünüyorlar . Harıl harıl ürettikleri laf salatası/aslı esası olmayan halüsinasyonlar. Ama bu sufi yüreği, İsa affediciliği falan değil; uygar/barbar siyasetin arayüzü, yaralanmış vicdanî efektleriyle, hır gür içinde fesatlığı bol liberal özgürlüğün jenerikten kültür üstüne basarak yükseldiği yerde, ağızından çıkan süfli yalanların aldatmacası..
Deleuze'den Negri'ye giden yolda asıl sorunun etrafında dolanan türetmeci önermeler boldur. Konuyu Troçki ve Lenin'den yediği kazıklarla iltica ettiği Paris'te bir hapishanede 1934'de ölen idealist Nestor Mahno'ya bağlamak gerekir. Negri bizce Mahno kadar kolay çözümlenebilecek -net değil-, entellektüelizmin girdabında tartışmalı bir isimdir; başkaldırısının argümanları aradığı yerde değil, daha öncelerine, hatta şehir devletleri organizasyonun öncelerindedir. Işığı doğru yerde aramamış ,gerçek ispata değil de kuşkuya dayalı tezleriyle -İtalya'nın şedit tükenmişliğinden geçse de-, ancak buralara kadar yol alabilmiştir..
Moro olayına bağlı 1970'lerin sonlarından bugüne Negri, Bakunin'e bağlanan bir başkaldırı geleneğini değişen durumlarda devam ettiriyor. Anlattığı küresel kapitalizmin dönüşümü tezleri ve bu hikayenin Negri açısından doruğa eriştiği İmparatorluk tezininin ,aslında teknik bir durum tespiti olduğu, ötesinde anlam taşımadığı söylenebilir.. Dönem Fransız aydınlarıyla birlikte kotardıkları bir inşaatın temel kazılarından yükselmiştir. Hegel Hukuk Felsefesi eleştirisi'nde Marks 'Fransa'da her şey olmak istemek için bir şey olunması yetiyor. Almanya'da her şeyden vazgeçmek zorunda kalmamak için hiçbir şey olmamak gerekiyor'(4) diyor. Almanya,İtalya ya da Fransa; kolektif düşünün rolü vardır şekillenişinde. Artık Doğu/Batı coğrafyası demek antogonismadır; yeter. Bu, imparatorluğun içindeki zorlama yorumlara birlikte oluşturdukları ve aliyyulalayla kabul ettikleri toplumsal kültürel belleklerinden tatlandırıcı lojistiği sağlamanın ötesinde değildir.
İşimizin gücümüzün arasında , 'Deleuze ve Politikalar' konusunu sorunsallaştırarak bu konferanslar dizisinin bize angarya yükler sipariş ettiği bir gerçektir. Biçim felsefeye yaklaştığı ölçüde kendi varlığını başkasıyla tebdil etmektedir .Bu, yeri geldiği için devreye girme nedenimizdir. Onların sorunları, çağdaş sanat kuramlarına teğet geçtiği oranda bizim alanımıza rucu etmektedir. Dertlerini dinlemek, sıkıntılarına çare olmak, açmazlara teşhis getirmek, psikoterapinin ötesinde sosyal sorumluluktur; ne ki, bilinen bir sıkıntı var, görmezden gelmemek gerekir. Beynin superior temmporal bölgesindeki bir zedelenmenin Wernicke Afazisi denilen bir sendroma neden olduğu biliniyor. Bu hastalığa tutulanlar normal konuşuyormuş gibi görünseler de , söyledikleri hiç bir anlam içermiyor; hatırlatıp, Deleuze'nin baş figür olduğu yazıya devam edelim..
Proudhon, Bakunin, Neçayev, Nestor Mahno ya da Vsevolod Mihaloviç Eihenbaum yerine kullandığı adla Volin ; tüm geleneksel yıkıcı/anarşist kavramlarla dolaylı/dolaysız ortaklıklar barındıran politik taktik ve etik anlayışını temsil eden Foucault ve Deleuze gibi Fransız postyapısalcılarının çalışmaları üretkendir. Aynı zamanda postyapısalcılık içinde daima bastırıcı olup hiçbir zaman üretici olmayan hümanizmin Kautsky'den Bertrand Russel'a uzanan uçlarını görüp,yakalamak gerekir. Spinoza'dan önce Aylaklığa Övgü'yü burada bir kere daha okumak iyi olur. İktidarın anarşist kuramlar/ilhamlarla -belki de vahi demek daha doğru olur- kavramsallaştırılarak hırpalanmasında ,uygulanabilir değil ama tartışılabilir alternatiflerde liberalizmin katkısı vardır. Önümüzde Ahmet Altan'dan sol yelpazeye kadar, hatta konu olan Akbank Deleuze semineri tartışmacılarına kadar uzanan çeşitli renkte sayısız örnek var. Taa AB'ci demokrasinin Türkiye'nin bulunduğu özgül kargaşaya/tıkanmışlığa açılım getirerek bu liberal hümanistik duruma her zaman kuvvetli altyapı sağladığı gerçektir.. Negri'deki tözel sorular, özne olarak kurulan ve tahakkümcü iktidarın taşıyıcısı nesneye değil, etkin kurucu gücüyle öznelliğin yaratıcısı olarak varlığa dair soruda izi Spinoza'nın politik felsefesi içinde sürer. Bu su katılmamış bir hümanizmdir. Kendi adımıza takip edilmsi gereken bir durum oluşturmaz yeryüzündeki yaşanabilir alanların çoğaltılmasında. Konuyu da bizim 'yaban hayat' düşüncemize taşıyanına rastlamak mümkün olmamıştır. Bu bakımdan kesintisiz değil, alabildiğine kseintili bir reddiye/başkaldırış ve iktidarlarla sınırlı bir sorgu sürecinden ve konferansta tartıştıkları gibi soyut 'politikalar'dan ancak dem vurulabilir. Lakin yazı 'yeşil'e hasret ve amaç bu kadardır. Disiplin toplumu ve düzenleyici kontroller adını verdiği teknolojiler sayesinde 'iktidar', bireylerde/ bedenlerde ikame eder, insanların fizik bedenlerini ele geçirir ;iktidar olur. Kişiyi/bedeni ve ruhu bireyi bireyi devletin koruyucusu/polisi haline getirerek oligarşik iktidarını dışarıdan içeriye değil, içeriden dışarı doğru yayar.
'Egemenlik sadece içine aldığı şeylere hükmeder' dediğine göre yamak da biliyor ve kabul ediyor; onun için tartışıyoruz zaten.
Çok zeki olmaya gerek yok; bu bir kavram değildir; sarsılıp kabulleniştir. Zeki bir tanımlama, bu kadar peşine takılacak kanıt falan da dememek lazım. Yanlızca isim bile değil, muktedir lakap üzerinden sosyal dedikodudur. Biyoiktidar, enerjisi insan olan durum tanımıdır. Kolayından alaminüt bir ikramdır. Söz üstünden sismik bir felsefi iktidar sağlama terminolojisi ,malumu süsleyip ilan etme teknolojisidir...
İki kişiden başlayan gruplaşmalarla, insanoğlunun evrim sürecinde değişik teknikleri kapsayan iktidarın bir 'zaman' uyarlamasıdır.. Politika üzerinde bina edilen teknolojik yapının,istatistiklerle veya jammerlerle ve karşı istihbaratlarla kirletilmiş yapısının asıl ayırt edici niteliği sonucu itibariyle tüm toplumun,istatistiksel alanların bütünü kapsadığı hegomonyasıyla coğrafyanın ve nüfusun kontrol edilmesine izin vermesidir. 'Nerede' yaz, cepten 7777 'ye mesaj at, polisiye/ekonomik,coğrafi bireysel tüm bedenlerin kayıt altında bir arşiv görüntüsü oluştursun. İşte bu 'arayüz' iktidarın belleği olarak kudret katsın bilgi toplumuna. Büyük yazarın ölümsüz eseri olarak, bitemez dizilere kaynak oluştursun; firma promosyonlarından, veli bilgilendirmelerine, vatandaşlık kütük konumlarına kadar bir gerçek olarak rakkamlar üzerinden getirisi olan birey olarak vitrinde durman yeter; nasıl olsa dükkan senin. Tüm Biyoiktidar adını verdikleri bu alametle anlatmak istedikleri kabız bir malum durum tanımlamasıdır. Durum kısaca 'bedenler üzerine kurulan iktidar' der. Kavram değil tabii ama tanım esasında Foucault'ya aittir. Postmodern dünyanın teknolojisiyle biyoiktidar sayesinde iktidarın yeni bir sürece girdiği gerçektir.
Bir de işin öteki yanı ,revizyonla kısmen düzeltilebilecek bir başka yüzü var. Açık Radyo / Ömer Madra, Greenpeace, Tohum, Buğday dernekleri, çevre örgütleri bu kanaldan gidiyor. Olut Fulya Ersayan, Plastik Yaşamlar adlı bloğunda bize şu bilgileri aktarıyor : 'Dikkati çeken son gelişmeler oldukça ilginç: Örneğin patates nişastasından plastik ve plastik türevleri üreten yeni prosesler için ABD Ulusal Patent Enstitüsü'ne hatırı sayılır başvuru var. Bu teknolojiyi geliştiren bazı kurumlar ise şimdiden ürün çeşit sayısını artırmaya çalışıyor.'(6) Patates'den plastik üretmek mümkün. İnsan acaba doğa ile uzlaşabilir mi? Düşünülmesi gereken bir kanal da budur..Gene de süreli yaratılmış bir organizma olan 'insan' adlı canlı için paleyatif tedbirler de bir yere kadar çözüm sağlamaktadır..Gerçi şair, 'düşmana inat/bir gün daha fazla yaşamak' diyor. Gerçi, sürekli 'düşman' icat etmek nevrotik, insani ve getirisi olan bir endüstri. Biliyoruz ki, insana kendinden başka düşman yok bu yeryüzünde...
Her şeye,bütün bilgilerinize rağmen, 'unutun' diyorum. Aydınlanmayın,insani aklın eleştirisinden medet ummayın. Doğaya karşı insanın hükümranlığından vazgeçin.
Çünkü doğanın sonsuz yolculuğunda insan var ile yok arasında, bir göz kırpıştır.
İsyan etmeyin, asıl önerim boyun eğmenizedir. Balkonda çiçek, evde köpek, kafeste kuş, akvaryumda balık besleyerek hapsettiğimiz hayatları özgür bırakın. Evcilleştirdiğiniz yaşamları, mülk kıldığınız apartman bahçelerini azat edin.
Elde ettiğiniz her şey aslında, karşı tarafı muhtaç, sizi tutsak kılmaktadır. Dostlarınızı borçlandırmayın; omuzlarınızdaki yükü artırarak yaratana siparişler vermeyin. Uysal ve edilgen olun; tüketteceğiniz kadarı talep edin. Ne buzdolabında, ,ne kütüphanenizde, bankanızda veya vicdanınızda; asla biriktirmeyin . Marks'ın veya Walter Benjamin'in büyüsüne kapılmayın. Yahudi tepkisi, tarlanın bitiştirilmesiyle oluşmuş ülke, apartılmış aşiret güdüsü falan değil söylediklerimiz. Ne Kant'ı ne de modern aydınlanmanın cüsseli filozoflarını Gilles Deleuze,Toni Negri, Michael Hardt,Nestor Mahno ya da Wittgenstein, Althusser,Camus, Foucault, Sartre'ı dinleyin; Ne de sizin emeğinizle paskalya yumurtalarını boyayanları, ağaçlara şekil, hayvanlara terbiye, insanlara eğitim vermeye, doğaya bilimle hükmetmeye çalışanları..Ormanlık alanda yol açanları veya düşünüp ortalığı karıştıranlara değil, huzura ve sükûtadır özlemimiz. Ne de gürültülü laflarla,sesli tartışanlara gereksinim var; tıkayın kulaklarınızı.. Doğa içinde yokmuş gibi yaparak yaşayın. Hem doğayı ,hem içinizdeki gerçek insanın sesini duyun. Seçkin bir aziz, soylu bir uygar, bilgi hazinelerinin efendisi bir filozof veya istatiksel tüketici,toprağı eken bir üretici ya da çok okuyan bir rantiye olacağınıza, tabiatın sizle oynadığı yoksul/meczup bir soytarı, yarına tuzaklar kurup, derin düşünmeyen bir serseri olun.

Dolayısıyla şimdi yapılacak ve her an daha başkalarına ihtiyaç gösterecek değerlendirmelerde Deleuze veya Negri gibi referanslardan çok , durumu yaratan pozisyonların nedenlerinden , oluşturduğumuz ilkelerden ve felsefeci ya da düşünür olarak genel stratejilerden yola koyulmak/hareket etmek gerekir diyebilir miyiz?..
"Bir cümlenin doğruluk değeri, dünyanın bu cümlenin olduğunu söylediği gibi olup olmadığına bağlıdır.(..)Klasik terimlerle algılandığında hakikat, kendi inançlarımızın gözden geçirilmesindeki kısıtlamaların kabulunu gerektiren, Popper'ın deyişiyle 'düzenleyici bir ideal' şeklinde işler"(7)
Düşünürler tanımdaki gibi gayrimaddi emekle, gayrimaddi bir meta üretseler sözümüz olmaz..Bu da yol alan/aldıran çağdaş sanat adına bizatihi çok yüzlü değer, kullanılabilir bir hikmettir. Ama burada da değiliz. Olric'lere yer de açarız istenirse değilmi ki Hikmet Bey'i konuşturmaya kalsın iş. Oğuz Atay'ın kimsesi iz sürer yeri geldiğinde.

Adamı vahi gelmiş peygamber sanırsın. Bedeni ele geçirmiş Deleuze adlı cin, ruhun derinliklerinden ifşaatta bulunuyor. Kültür hayatını yönlendiriyor, sanatı manipüle ediyor ramak kalmış diyeceğiz ama salondaki bir avuç azınlık, cemaat olmaya, muhalefet üstünde iktidar kurmaya yetmiyor..
Bütün bunları derken gene soruyoruz; Deleuzu, Negri'yi bırak sen ne diyorsun?
Kendine ait iyi önerin, yeni kavramın, söylenmemiş taze sözün büyük önemi var.
Referansları, postmodern peygamberleri, alıntılar üstünden laf salatasını, işlevsiz salgılara yol veren duygusallığı , üretimden doğan gücünü mundar eden kof mahsülü ve savaş baltanı toprağa göm; kedi kükremesinden medet umma !
Konuyu uzatmanın manası yok. Sorumuz şu kısaca; Yaşadıklarından öğrendiğin, bu coğrafyada,insanımızın yüzüne bakarak söyleyeceğin bir şey, sana ait iyi bir fikrin var mı?
Aydınlarla halkın arasındaki uçurumu dolduracak toprağın bereketi boldur; sözün gücü büyüktür; yeri geldiğinde duadır, rahmettir.. Kuramsal bilgi ile pratik bilgi arasındaki bağı kopartmadan, her şeyi topyekün açıklamaya çalışırken mesihvarî bir dilin önerileri, var ise etkiliyecidir. Ne ki, halk denilenle yapılan arasındaki farkı bilir: Asıl olarak bunun bilinmesi, yararın tartışılması gerekir..
Attığın taş, kaybettiğin zamana, ürküttüğün kuşa değiyor mu?
Emin Çetin Girgin / 06 Haziran 2010 Pazar
(1 ve 3) Y.Politika, Otonom yay.Kitlesel işçiden toplumsal işçiye ve ötesi s 101,47
(2) Filozoflar Ansıklopedisi –Cemil Sena- Çağdaş Felsefe- Prof. Dr. Bedia Akarsu ve Husserl,Özlerin “görülmesi, Kaynak: Axis 2000
(3A) Müzakereler,Gilles Deleuze,Norgunk,2006 s 104,117
Antonio Negri, İmparatorluk/Çokluk vd. Ayrıntı yay.
İnsan Doğası, W.Keller, İlya,2003
İletişimsel Eylem,Jürgen Habermas,Kabalcı,2001
(4) Karl Marks, Hegel'in hukuk felsefesinin eleştirisi,Sol 1997, s 207
(5) Karl Marks, Yabancılaşma,Sol yay 2007 s 107,115
(6) Olut Fulya Ersayan, http://plastikyasamlarbyolut.blogspot.com
(7) Postmodernizme Hayır!,Marks. bir eleştiri Alex Callinicos, Ayraç Yn/2001 s174-75
Yazışma Adresi / Emin Çetin ecg.okur@gmail.com
.
