23 Aralık 2009 Çarşamba

Fransa'nın Cezayir Soykırımı




Türkiye’de en çok tartışılan konulardan biridir Ermeni Tehciri. Dünya Tehcir yani 'zorunlu göç' kelimesini değil ya 'hayırsız olay' ya da 'soykırım' kelimesini kullanıyor Konu, seçim yatırımı olarak Fransa’nın gündeminde. Aslında 1915'de Çanakkaleden İngilizler saldırırken, Doğu'da Ermenilere, kendi askeri üniformalarını giydirerek Osmanlının üzerine saldırtan Fransızlar bu işin birinci elden planlayıcısı. Ne ki utanmaz arlanmaz emperyalizmin yalanları kadar yediği herzeler de çok. Bunlardan en yakın zamanda olanlardan biri de Cezayir istilası. Cezayir'de 'bir günde 45.000 kişi Fransız askerlerinin açtığı ateş sonucu hayatını yitirdi. 20.yüzyılda insanlık tarihi açısından yaşanan en büyük katliamlardan biri bu Setif katliamıydı.' 8 Mayıs 1845'de doruğuna ulaşan bu olay, sömürgeci Batının büyük kanlı tarihinde yalnızca bir sayfadır. Peki neydi bu Cezayir soykırımı? Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi 4. sınıf öğrencisi Çağlar Ezikoğlu, kaynaklarını belirterek güzel bir araştırma yapmış : Oradan okuyalım..


Fransa'nın Cezayir Katliamı..

Fransızlar, Cezayir’e geldikleri 1830 yılından 1962 yılına kadar olan süre içinde, Cezayir halkını sosyal, kültürel ve hatta yönetimsel olarak Fransızlaştırmak için kendilerine ilk hedef olarak, Cezayir’de ne kadar Arap, İslam ve Türk kültürü varsa bunun sistemli bir şekilde unutturulmasını seçmişti. Amaç sistemli bir kültürel asimilasyon politikasıyla, bir Fransız-Cezayir’i yaratmaktı. Bu asimilasyon politikası bütün Fransız sömürgelerinde tam egemenlik kurmak için bu toprakların maddi kaynaklarını ve insanlarını sömürgeleştirme ideolojisinden kaynaklanıyordu.

Fransızların sadece asimilasyonla yetinmeyip Cezayir’i egemenlik altına almak istemesinin ilk göstergesi 1870-1871 Fransız-Alman Savaşıdır. Bu savaşta Alsace-Lorraine bölgesinin Almanlara bırakılmasından dolayı, burada yaşayan 750.000 Fransız, Fransız hükümeti tarafından Cezayir’e göçmen olarak yerleştirildi. Bu göç akını daha sonraki yıllarda da devam etti. Göç eden Fransızlara Cezayir’de ekonomik olarak en iyi olanaklar sağlandı. Fakir Cezayir köylüsü bütün olanaklara sahip Fransızlarla baş edemedi. Bunlardan 300.000’i Avrupa’daki Fransız fabrikalarına gönderildi. Böylelikle Fransa Cezayir’in Fransızlaştırılması konusunda başarı sağladı, ayrıca ekonomilerinin gelişimi için ucuz iş gücü kaynağına sahip oldu.

1919 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte Mustafa Kemal Atatürk tarafından emperyalizme karşı başlatılan ulusal bağımsızlık savaşı ve Türklerin uluslaştırılma yani bir ulus devlet yaratma çabaları bağımsızlığını kazanmak isteyen Kuzey Afrika ülkelerine esin kaynağı oldu.Bu ülkelerden biri de Cezayir’di. Modern anlamda ulusalcılık, Cezayir’de ilk olarak, 1931 yılında Cezayir’in önde gelen aydınlanmacı din alimlerinden Şeyh Abdullah Ben Badis ile başladı. Ben Badis ilhamını hem Sünni hem de Şii geleneklerinden alıyordu.Ulusal kimlik anlayışını da şöyle tarif ediyordu: ‘İslam benim dinim, Arapça benim dilim ve Cezayir benim vatanım’. Bu tarif Cezayir’in geniş çevresinde kabul gördü ve bu, ulusal mücadelenin ortak hedefi haline geldi.

Ben Bades Fransızlar tarafından baskıya uğradı, tutuklandı, camilerde vaaz vermesi yasaklandı. İkinci Dünya Savaşının da patlak vermesiyle bu ulusal mücadele hız kesti. İkinci Dünya Savaşının bitmesi ile Cezayir tarihinde çok önemli olacak dönüm noktaları ortaya çıkacaktı. İlki 8 Mayıs 1945 günüydü, insanlık tarihine kara bir leke sürecek bir gündü. Cezayir’in Setif kentinde hem İkinci Dünya Savaşı’nın bitimini kutlayan hem de Almanya’nın yenilmesiyle Avrupa’nın kurtulmasına paralel olarak kendi özgürlükleriyle ilgili beklentileri yükselen halk Cezayir bayraklarıyla sokağa döküldü. Çünkü Cezayirliler 2. Dünya Savaşında Fransa’nın yanında yer alması halinde özgürlüklerine kavuşacakları vaadiyle ikna edilmişlerdi. Fransa ordusu çıkan olayları sindirmek üzere göstericilerin üzerine ateş açtı. Tam rakam belirlenememesine rağmen yaklaşık 45.000 kişi bu saldırıda yaşamını yitirdi. Evet bir günde 45.000 kişi Fransız askerlerinin açtığı ateş sonucu hayatını yitirdi. 20.yüzyılda insanlık tarihi açısından yaşanan en büyük katliamlardan biri bu Setif katliamıydı.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra ve Setif katliamının medya gelmesinden sonra Cezayir’de sömürgeciliğe karşı bağımsızlık mücadelesi yeniden alevlenmeye başladı. 1949-1950 yılları arasında bir grup Cezayirli köylü, esnaf, asker ve aydın Cezayir’i yeniden kendi kimliğine bürümek yani Fransız boyunduruğundan kurtarmak için harekete geçti ve bu hareket ‘Demokratik Özgürlüklerin Zaferi Hareketi’ adını aldı. Cezayir’in bu aydın kesimi Fransa’daki Cezayirli işçiler arasında ve Cezayir’de mitingler düzenledi, konferanslar yaptı ve Fransa’ya karşı ulusal kurtuluş mücadelesini örgütledi.

Bu örgütlenmenin devamını Ahmed Ben Bella, Ali Mahas, Mosatefa Ben Boulaid, Mohamed Boudiaf, Rabah Biat, Hocina Ait Ahmed gibi gençlerin kurduğu ‘Cezayir Kurtuluş Cephesi’ (Front de Liberation Nationale F.L.N) sağladı. Bu gençler sadece siyasi çıkışların bu mücadelede yeterli olmayacağını, Fransız hükümetine karşı askeri mücadeleye gerek duyulduğunu belirterek bu savaşı fiilen askeri alana taşıdılar. 31 Ekim 1954’te Betna ve Aures’te başlatılan ayaklanma yoğun bir tutuklanma kampanyasına yol açtı. Bu sırada Fransa’dan da tepki gecikmedi. Fransa’daki Pierre Mendes hükümeti 12 Kasım 1954’de Millet Meclisinde yayınladığı ‘Cezayir Fransa’nın ayrılmaz bir parçasıdır…. Cezayir Fransız’dır’ deklarasyonuyla Cezayir’deki ulusalcılara karşı harekete geçeceğini gösteriyordu. Ve geçti de.

Ertesi yıl Ayn Abid’de ve El Alia madenlerinde patlak veren isyanla birlikte Fransa harekete geçti.İlk olarak hükümetin valiliğe yolladığı Robert Lacoste şiddetle bu isyanları bastırmaya yöneldi ve bölgeye 500.000 Fransız askeri yollandı.Fas ve Tunus’un arabuluculuk yapmak için Cezayirli liderleri çağırması ve onları tutklaması bardağı taşıran son damla oldu ve şiddet eylemleri genişleyerek hız kazandı. Fransızlar yakaladıkları Cezayirlilere karşı yoğun bir işkence uygulamasına girişti. İşkenceden geçirilenlerin bir çoğu, yapılan özel işkence uygulamaları sırasında öldü veya sakat kaldı. Fransızlar yaptıkları işkencelere kod adı bile vermişti. ‘Rock’n Rool’ elektrik işkencesinin, ‘sunbathing’ ise 65 derece sıcaklıkta suya batırma işkencesinin kod adıydı. Öldürülenler arasında FLN’nin efsane liderlerinden Ben M’hidi de vardı. 1957 yılında Fransızların paraşüt tümenine kumanda eden General Jacques Massu Fransız gazetesi Le Monde verdikleri mülakatta, savaşta kayıp diye nitelendirilen 3000 kişiyi idam ettiğini itiraf etti. Yardımcısı Paul Aussaresses ise 24 FLN üyesini bizzat öldürmesi ile ilgili soruya tüyler ürpertici bir cevap verdi. ‘Hiç pişmanlık duymuyorum.’ İşkencecilerden biri de bugünkü ırkçı Ulusal Cephe Partisinin lideri ve o zamanın subaylarından Jean Marie Le Pen’di. Mohamed Abdellaoui Le Monde gazetesine verdiği demeçte Le Pen’in bizzat vücuduna elektrik verdiğinin ifade etti. Fransızların ve dünyanın en önemli düşünürleri arasında yer alan Cezayir’deki işkence uygulamalarına karşı tavır alan Jean Paul Sartre ise işkenceyle ilgili görüşlerini şöyle açıklar. ‘İşkence ne sivillere, ne askerlere ne de özel olarak Fransızlara aittir. Bu öyle bir şeydir ki tüm yerleşim bölgelerini saran bir veba gibidir.’ Fransa’nın ünlü savaş karşıtı yazarlarından Simone de Beauvoir ve Jules Roy ise bu işkencelerin Nazilerin yaptıklarından farksız olduğunu belirtiyordu.

Bu arada siyasi alanda da gelişmeler vardı.Nisan 1958’de Tanca’da toplanan Magrib Birliği Kongresi’nde alınan bir kararla Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükümeti kuruldu. Bu Fransa’yla birleşmek isteyen Avrupalı Cezayirlileri kızdırdı.Bu gerginlik Fransa’da bunalıma yol açtı. Bunalıma son vermek üzere Charles De Gaulle geniş yetkilerle iktidara geldi. Saldırılar tüm hızıyla sürerken bir yandan da siyasi çözüm arayışları devam ediyordu. Arap devletlerinden destek gören geçici hükümet ile 1961 Mayıs’ında görüşmelere başlanması Fransız göçmenlerin tepkisini çekti. Bunların kurduğu Gizli Ordu Örgütü (OAS) sivil halka yönelik acımasız saldırılar düzenledi. Altı aylık bir aradan sonra görüşmeler yeniden başladı. Ve 18 Mart 1962 yılında anlaşma sağlandı. Geçici bir hükümetin gözetiminde yapılacak referandumu onaylamak koşuluyla Cezayir’in bağımsızlığı tanındı. 1 Temmuz 1962 yılında yapılan referandum da 6 milyon kişi lehte 16 bin kişi aleyhte oy kullandı.

8 yıl süren bu kanlı savaşta ölen Cezayirlilerin sayısı 1 milyonu bulurken Fransızlar 8 bin köyü yok etti, yaklaşık iki milyon köylü toprağını kaybetmek zorunda kaldı. Fransızlar ise bu savaşta 20 bin askerini kaybederken bu savaş onlara 55 milyar yeni Fransız Frankına mal oldu. Umarız ki Cezayir halkı bir daha böyle acılar yaşamak zorunda kalmaz ve dünyada bu tarz savaşlar, acılar yaşanmaz, insanlığın değerli bir duygu olduğu en azından geçerli olduğu dünyada yaşarız.

Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi 4. sınıf öğrencisi Çağlar Ezikoğlu
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=142565


Kaynakça:Sefa M.Yürükel, ‘Batı Tarihinde İnsanlık Suçları’

Alistair Horne, ‘A Savage War of Peace, Algeria’

Marie Demker, ‘ Sverige och Algeriets frigörelse 1954-1962’

Martin S.Alexander, Martin Evans, J.F.V.Keiger, ‘The Algerian War and the French Army, 1954-1962’

Tony Smith ‘The French Stake in Algeria’

18 Aralık 2009 Cuma

Not Defteri / 1-15 Aralık 2009

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin /Çağdaş Eleştiri başlığını tıklayın..



1 Aralık 2009/Salı -HER ŞEYİN BİR ZAMANI VAR /Ra'd sekizi doğrulayarak ,Hayatın bir zamanı,ölümün başka zamanı,annenin bir zamanı,kızın bir zamanı;herşeyin başka bir zamanı var diyor Profösör Balthazar.


1-Ludwig Wittgenstein, “Doğada ‘bir işleve sahip olan’ ve ‘bir amaca yarayan’ her şeyin, ihtiyaç olmayan durumlarda hiçbir işe yaramazken , hatta zaman zaman engel olarak‘olumsuz işlev görmesine rağmen varlığını sürdürdüğünü söylerken, doğa tarihinin temel çarkının işleyişiyle ilgili bir gözlemi okurla paylaşmaktadır.

2-Beyoğlu Mısır Apartmanı girişin üstü ilk katıyla iyi bir lokanta olarak hizmet verir.Galiba ismi İktisatçılar Derneği Lokali'dir.Benim bildiğim 30 yıl önce Soner işletirdi;aramızdaki ismi Soner'in yeriydi.Avni Arbaş,Zafer Yılmaz,Ufuk Suçsuzer,Burhan Uygur,Müfit Çelik'le sık sık giderdik.Başkaları da vardı.Geçmiş zaman gölgeli.
Şimdi Mısır Apartmanı'nın üst katlarında üç galeri var;Avni Arbaş,Müfit,Zafer yok.

3-Ulusal kimliğin dokusundaki gevşemenin emarelerinin/işaretlerinin olduğunu açıkça beyan,bazı çevreleri zinhar rahatsız etmektedir ki kendi adıma doğru bir tespittir.Bu konuyu açacağız.



3 Aralık 2009 ; Perşembe
GÜNAHKAR GREGOR SAMSALAR

1-11.İstanbul Bienali biteli bir ay oldu.Bienalin gerçek muhasebesi hala yapılmadı.Yol göstermek adına söylediklerimizi bir kere daha tekrar ediyorum.Bienalde,küratörlerin ve mesai/çalışma arkadaşlarının bize verdiği demir pençeli/çelik yürekli başkaldırı mesajının aksine başka bir durum vardı :Rusya'nın işgalle uzun süredir soluksuz bıraktığı insanların bireysel olarak düştükleri pejmürde yalnızlık.Geçmişleri, ideolojiler adına diktatörlerce tutsak edilmişti.Yarım yüzyılı geçen sürede ekonomik evrimleşmeyi ve sosyal ilerlemeyi başaramayan bir halkın ,uyum sağlamaya çalıştıkları kapitalist pazar denen cehennemde sergiledikleri acz içindeki çırpınışların iniltisi,durağan salondaki sessizliği bozuyordu. Açık bir muhalefet ya da başkaldırıdan çok, Amerikan Doları'nın kudreti önünde secde ettirilen Dogu Bloku halklarının libidosu,genç zihinlerin kültür emperyalizmine teslimiyeti, bariz olarak görmeyen ya da unutan hafızalar için yeni okumalar getiriyordu .Milyonlarca Gregor Samsa,nikbince umut dolu yeni bir dünyaya gözlerini açmıştı.Ne var ki,kendinden önceki kuşağın gerçekleştiremedikleri hayalleri,ütopyaları şehrin,ülkenin her köşesinde öylece asılı kalakalmıştı. Hesaplaşmalar,ertelenen yaşamlar her çalışmada kendini ele veriyor,isteksiz de olsa toplumsal hafızadaki rezervlerin şiddetiyle üstlerine çöken 'karanlık', cüretkar ve acımasızca eserlerin aynasında ifşa ediliyordu : Tamam,hiçbir itirazımız yoktu;ama bu bizim öykümüz değildi. Bir şeyler,başka şeylere zoraki olarak eklemlenmeye çalışılmıştı.Kapitalizm eleştirisi filan yanlızca jenerikti.Bu sergi, İstanbul ruhundan çok,tiranlığın karanlıklarından,emperyalizmin metropollerine iltica eden üç demirperde ülkesi insanının ve ait oldukları halkın sıkıntılı öyküsünün şahidiydi...Zaman ve mekan değiştiren gergedanlar,şimdi de ceketlerini çıkartır gibi derilerini tersyüz ederek ,yeni konsepte uygun kullanma talimatlarıyla,kültür sanayinin hizmetinde,şirket kültüründeki CEO 'lukla eş bir görev yükleniyorlardı;sanata eklemlenen finansman kültürüyle şirket,'şirk'/inkar demekti;kimin umurunda.. Eleştirmen,küratör,yazar,çizer;ortalarda dolaşan angaje tayfanın ortak günahı zaten bu değil mi?

4 Aralık 2009/Cuma -KARL POLANYİ'Yİ SAĞDAN SOLA DOĞRU OKUMAK!
Devletin sosyal politika alanında resmi olarak daha etkin olması gerektiği ve toplumu yoksullukla ve serbest piyasanın negatif etkilerine karşı artık kendi haline bırakmaması lüzumluluğunu sağ ve sol litaratüre aynı measafelerde duran Karl Polanyi söyler.Büyük Dönüşüm kitabında '19.Yüzyıl uygarlığı çöktü' diyor. Polanyi'nin kuramı 80'li yıllardan günümüze neoliberal politikalara alternatif olarak yeniden iştahla yorumlanıyor. Yoksulluk,insanoğlunun dinsel olduğu kadar dünyevi ideolojik kuramlarının çözümsüzlük çekirdeğidir. Evren Tok'un söylediği gibi neoliberal reformlar getirdikleri ekonomik krizlerin yanı sıra sosyo-ekonomik ve kültürel alanlarda da pek çok değişime ve dönüşüme neden oldu. Gelir grupları arasındaki uçurum keskinleşti. Yeni ortaya çıkan tüketim kalıpları ile beraber toplumsal travmalar yaşanmaya başlandı. Türkiye'nin neoliberal döneminin ilk safhalarından itibaren yumuşak bir dönüşüm yaşamasını sağlayan enformel sektörün de sonuna gelindi, özellikle yabancı sermayenin baskısı ile enformel mekân metalaşmaya başladı; artık toplumsal bütünleşme vazifesi göremez oldu. Tüm bunlar özellikle İstanbul genelinde yapılan saha çalışmaları ile birlikte Türkiye'de yoksullugun değişen yüzüne işaret ediyor ve yeni yoksulluk olarak tabir edilen bu duruma göre, artık baş edilmesi daha zor, kuralsız ve sosyal dışlanma tehlikesinin daha yoğun olarak hissedildiği bir yoksulluk türü görüyoruz. Tüm bunları Polanyi'nin perspektifi ile okuduğumuz zaman görüyoruz ki, toplumsal olarak hâlâ "çifte hareket"in ilk basamağını yaşıyoruz, belki de sonlarına yaklaşmış durumdayız. Kesin olan şey ise devletin sosyal politika alanında resmi olarak daha etkin olması gerektiği ve toplumu yoksullukla ve serbest piyasanın negatif etkilerine karşı artık kendi haline bırakamayacağıdır.
Polanyi'nin dediği gibi, sosyal, ekonomik ve kültürel bütünlüğün sağlanmasında, piyasa-toplum-devlet üçgeninde, modern zamanlarda devlete önemli bir görev düşüyor.
2005'de Boğaziçi Üniversitesince düzenlenen 'Toplumu ve doğayı Meta Efsanesinden Korumak' başlıklı konferans bildirilerinden derlenen Polanyi kitabı İletişim'den yayınlandı.


9 Aralık 2009 Çarşamba

İstanbul Belediyesi tarafından 1932 yılı sonlarına doğru konservatuvarı ıslah maksadıyla çağrılan Viyana Müzik Yüksek Okulu rektörü Joseph Marx,raporunda yöneticilerimizi şu acı sözlerle uyarır:
"Milliyetsiz büyük sanat yoktur. Vatan toprağına ve vatan sesine bağlılık mutlaka lazımdır. Yoksa sanat kıymetsiz, kansız bir özentiye döner..."



10 Aralık 2009 Perşembe-CEMİL BAŞO ÖLDÜ-

Cumhuriyet'te bugün sokak ressamı Cemil Başo'nun ölüm haberi yayımlandı.Nişantaşı Cami önündeki sergisi uzun yıllar her daim açık kaldı.Yüz metre ötede Hadi Çaman tiyatrosunun önünde Şair Suha Tuğtepe'nin eski kitap tezgahı vardı.Yıl seksenler;eve giderken her akşam üstü laflardık. Nişantaşı üçünü de yaşatmadı.
Cemil Başo'yu Suha'nın ölmeden bir sene önce çıkardığı Nişantaşı,Nişantaşı kitabından okumak gerekir;öykünün hası orada..
Orhan Pamuk,şair Haydar Ergülen,Piskolog Suna,Erdoğan Tanaltay,takılmalarımıza hep gülerek cevap veren Jak Deleon, Murat Bardakçı, Cumhuriyet'ten editörümüz Aydın Emeç, hikayeci Zeyyat Selimoğlu onlarca Cemil Başo dostu.. zaman zaman kaldırım trafiğini aksatırdık.
Eskiden sanatçı olmak 'bohem' olmakla eşanlamlıyı.Parasızlık yadırganmazdı.Artık şirketleşen ortaklıklar,sosyete pazarına dönen bienaller, idealizmden eser bırakmadı.


11 Aralık 2009 Cuma-
YARISI HEYKEL SERGİSİ-


Ocak 2010’a kadar açık kalacak Arte Istanbul’da Türkiye'nin ilk heykel galerisinde, 23 sanatçının ‘Yarısı Heykel‘ olan eserleri sergileniyor.
Sergi, 25 Kasım 2009 - 23 Ocak 2010 tarihleri arasında, Arte Istanbul Sanat Galerisi’nde ziyaret edilebilir.
Yarısı Heykel adlı sergide yer alan isimler şunlar :
Özdemir Altan, Habip Aydoğdu, Altan Çelem, Kornelios Grammenos, Mehmet Günyeli, Gül Ilgaz, Ergin İnan, Çerkes Karadağ, Fevzi Karakoç, Hüsamettin Koçan, Bahar Korçan, Şahin Paksoy, Seçkin Pirim, Yasemin Aslan Bakiri, Tuğrul Selçuk, Uğur Seyrek, Andreas Theurer, Yunus Tonkuş, Sema Topaloğlu, Ömer Uluç, Mehmet Uygun, Alinur Velidedeoğlu, Selahattin Yıldırım.
Arte Istanbul Sanat Galerisi
25 Kasım 2009 Çarşamba, 10:00
Bitiş: 23 Ocak 2010 Cumartesi, 18:00
Kumbaracı Yokuşu, Tercüman Çıkmazı 16/1 Beyoğlu-TÜNEL


12 Aralık 2009/C.tesi
SELÇUK DEMİREL / TAN ORAL ;KEDİLER ORTAK YA,RAKIYI ÇOK SULANDIRARAK İÇERSEK


Mısır Apartmanı Kat 3 Casa Dell'arte Galeri'de Hayri Ağan 'denizin söyledikleri' isimli tual üstüne yb. resim sergisi var.
Mısır Apt kat 2'de Galeri Nev'de ise Selçuk Demirel karikatürleri var.
70'lerde Tan Oral yanıp yakınırdı etkilenmelerden.
O günlerde Tan'ın acaip teorileri vardı; üslupsal olarak bir gün çizdiğini ertesi gün çizmemek gibi bir araştırıcılık peşinde dolanırdı.
Selçuk'un ilk karikatürlerini görenler,bugünkü Selçuk'a hayretle bakarlar.
1973'te yayınlanan İş Bankasının 5o yılda Türk Karikatürü kitabında bambaşka Tan Oral çizgileri,noktaları görürüz.
Gene Karikatürcüler derneğinin 74-75 yıllıklarında Politika Gazetesi'nde vd. yayınlarda bugünküne benzemeyen Selçuk Demirel'i noktalamalarıyla,taramalarla oluşan karikatürlerinde izleriz.
Tan'la Selçuk'un gittikçe birbirine benzeyen çizgileri 70'lerin sonlarında ve 80'lerde atbaşı gitmeye başlar.
İkisinde de belki,biraz Abidin Dino yalın desenlerinin izleri hayal meyal sezilir.
Kim hangisinden etkilenmiş;anlamak için Karikatürcüler Derneği yıllıklarına bakalım.
Selçuk'un ilk defa 74 yıllığında yer alır ; arkaik/deneysel çizgi fimleri, araştırmacı çizgileri, naif felsefesi, sürekli gülümseyen yüzü, sosyal kimliğiyle mahallenin ortayerindeki Tan Oral ise kurucusu olduğu Karikatürcüler Derneği'nin daha önceki yıllıklarında da görünür..
Bu yıllıktan anlaşılacağı üzere yaş farkının da göstereceği gibi aralarında uzun bir mesafe vardır.
Sonra Selçuk'un 'Biracayip' adını verdiği ilk kitabı 1980'de 12 Eylül'den hemen önce çıkar. Burada hala ideolojik içerik ağırlıkta, noktalama ve taramalarla yapılan daha az Tan'la kesişen çizgileri görürüz.
Bu dönem İtalya,Montreal vd. yarışmaların etkisiyle dış dünyayla ilşkilerin yaşandığı bir dönemdir. 74'de aldığı ödülle 1930 doğumlu çek sanatçı Adolf Born Türk karikatürünü derinden etkilemiştir.
Bu da geçer ; 'Kedili Geçmiş Zaman' kitabı ardından çıkar, benzerlikler artar.
Şimdi Tan nerede Selçuk nerede?
İkisi de,ciddiyetle mizahın peşine düşen/ekol oluşturan bir grubun üyeleriydiler.
Gırgır'dakiler gibi esprinin anasını ağlatmazlardı.
Uyuşmazlardı ama Oğuz Aral çizgisi de ciddi birikim yaratmıştır mizah tarihimizde ; bunu da belirtelim.
Diğer küçük gruplarda olduğu gibi, bu dünyada da kimse kimseyi hesapta burnuna koymazdı ; dışarıdan bakınca hala anlamakta güçlük çektiğimiz bu küçük çalımların, hasmaneliklerin/kırılganlıkların yaşandığı bol sudan sebeplerle kılıçlar çekilir, çocukca küslükler yaşanırdı. Biçimler gibi ruhlarda çocuktu..
Semih Balcıoğlu'nun,Tan Oral'ın, Oğuz Aral'ın, Suavi Sualp'in, Eflatun Nuri ve Murat Kürüz'ün anılarında ,Levent Cantek'in Türkiye'de çizgi roman araştırmalarında bu küçük fakat renkli dünyayı anlatan bol malzeme vardır.
Buna rağmen hepsi değişik kulvarlarda, aykırı mecralardan mesleklerinin hakkını vererek ilerlediler.
Çizgileri benzese de Tan Oral'da Selçuk Demirel'de ,bugün kendilerine ait farklı tercihlere sahip, güldürmeden önce, zekaya önem veren konseptleriyle iki nitelikli karikatürcüdür.
Selçuk Le Monde vd.yayınlarla ismini dünyaya duyurmuştur; yolunda yürümektedir.
Tan, Cumhuriyet'ten Taraf'a geçerek farklılıklar, yüzünde asılı duran gülümsemesinin ardında duran belirsiz dönüşümler yaşamıştır. Yeni Şafak'daki röportaji kendini anlatmakta başarılı olsa da, okur tarafından anlaşılmakta yetersiz kalmıştır. Değişimi gazeteyle sınırlı olmamış, eleştirel bakışındaki dönüşümü, çizgilerini izleyenler görmüştür .. Çizgilerin benzemesi, yolların bir olması değildir.. Çıkış/start çizgisi yakın olsa da, iki farklı uç, bambaşka iki 'zeka', değişik tümsekleri dolaşan paralel olmayan iki kişilik vardır. Selçuk zaman içinde grafik ögeleri kullanarak pentüre yakın kalıcı tatlar peşinde olmuş, Tan ise günlük gazete karikatüründe bir tarz olarak benimsediği sevimliliğin yanında yaratıcı esprisini katlayarak artırmıştır. Kediler üzerinden sevimli kalmaya çalışmak ayrı, örnekleri olan bir tercihtir ; konuya gerekirse devam ederiz..

Karikatür dünyası Ferruh Doğan,Turhan Selçuk,Ali Ulvi gibi zaman zaman birbirine yaklaşan çizgilere , şahittir. Semih Balcıoğlu çizgisisini hala kararlılıkla sürdüren profesyoneller bilinir.
Karikatürcüler kurdukları ortak hafıza havuzuyla,medyanın hakkı yenilen evlatlarıdırlar.
Hele Kemal Gökhan gibi mizah dehalarını bugün basında görmemek üzüntü vericidir. Mizah dehası deyince tek midir Gökhan, tabii ki değil. Zihni Sinirler, Sakisler, Latifler'le başlarsak göreceğiz ki önümüzde mümbit bir toprak var . Türk sanatları içinde en dünya çapındaki performansımız karikatürde saklıdır.
Ayrıca bu camiada ortak espriler konusu vardır ki hazinedir . Tüm dünya,kuyrukları birbirine değen tilkilerin hikayeleriyle doludur.
Mizah,karikatür dünyasıyla ilgili Selçuk'un sergisini gezdikten sonra bunlar ilk anda aklımıza gelenler. Örneklerle ,kıyaslamalarla ayrı bir yazı ortaya konulabilir ama bu karikatür tarihçilerinin işi ; gerekirse mukayeseli örneklerle konuyu sürdürürüz.. Daha 'iyi Karikatürcü sıfatını kimse için kullanmadık ; dokunan, var olan, zaman zaman olan, çizgide, zekada,düşüncede/inançta 'iyi'lik nedir, ona da bir başka yazıda değiniriz.

***

Tünel Ziraat Bankası'nda iki genç usta var.. Seyit Mehmet Buçukoğlu ve Selma Tuna Doğan. Her ikisi de, doğru hocalarla daha uzun yollar alacak solukta iki sanatçı.
Özellikle Doğan'a çok farklı öğreticilerle çalışmanın genç zihinlerde çapraz sorgular oluşturacağını hatırlatmak isteriz.
Doğan'ın katalogunu aldık, biyografisini okuduk. Çıkışını broşüründeki 28-32 sayfalardaki çizgisinde aramalı derim.
Selma Tuna Doğan yetenekli, doğru yönlendirmelerle geleceği olan , çözümleri desen ağırlıklı çalışmalarında bulabilecek, özgün bir dünyanın sahibi.
Kendi evinin efendisi. Yaratıcı,farklı cümleleri var.

***

Yapı Kredi Galatasaray'da Ömer Uluç sergisi, bilinen çizginin farklı malzemeyle tekrarı.



13 Aralık 2009/Pazar-
TARİHİNİ YAZMAYANIN DEFTERİNİ

Bu Kadim Şehir Antep ile ilgili yazdıklarımız yoğun olarak okundu.Başta Yozgat Tarihi/Metin Güçlü olmak üzere kendi tarihini yazan tüm kaynaklardan bilgi bekliyoruz.Gene burada tekrar edelim; Anadolu'nun güzel şehirleri,kasabaları,insanları,siz tarihinizi yazmazsanız, sizin tarihinizi başkaları yazar..


14 Aralık 2009/Pazartesi-
BEŞİKTAŞ LİDERLİK FIRSATINI KAÇIRDI; NİHAT'A BİR ŞEY DEMİYORUM-


Ligde 8 maçta sürekli galip gelen Beşiktaş iki haftadır tekliyor.Büyük umutlarla çıkılan Manisa maçında umulmadık beraberliğe razı olduk.Kaleyi salvo
bombalamakla,akıllı ve iyi olmakla da iş çözülmüyor.Rüştü,İbrahim Nihat Bobo,Tello her zamanki gibi ciddi,kuralına göre oynuyorlar.İtalyan yazar Alberto Moravia haklı çıkartırcasına biliyoruz ki,konformist davranışlar olduğu kadar non konformist davranışlar da insan tabiatına uygun;ne yaparsan yap ister topa sert gir,ister kuralları,pasları kitabında yazdığı gibi harfi harfine uygula;olmayınca olmuyor.İyi futbolcu Nihat'ın durumu ortada.Bu maçta bir kere daha gördük ki,futbol biraz da kısmet işi. Nihat şeytanın ayağını bu hafta da kıramadı.Dün dikkatinizi çekerim Nobre, 100.maçını oynadı.Kayseri,Fener 34,Galata 33,Beşiktaş 32 puana sahip.Haftaya sıralama değişecek,Beşiktaş en azından zirveyi paylaşacak;Çarşı'da kime rastlasam beklenti bu..


ŞİFRECİ DAN BROWNN İSTANBUL'DA MALZEME ARIYOR.HEM ROMA,HEM OSMANLI'NIN BAŞKENTİ'NDE MELEK YÜZLÜ SÜMBÜL BABALARLA,ROMA İMPARATORLARI KADAR ŞEYTANA KÜLLAHINI TERS GİYDİREN DERVİŞLER DE VAR.RUSLARA YAZIYI ÖĞRETEN KİRİL VE UYKUSUZ KEŞİŞLERLE,GALİP DEDELER AYNI SOKAKLARI ARŞINLAMIŞLARDIR...


Paulo Coelho,1947 yılında Brezilya'da doğdu,1986 yılında Hıristiyanların Batı Avrupa'dan başlayıp İspanya'da Santiago de Compostela kentinde sona eren geleneksel hac yolculuğunu yaptı. Bu deneyimini Hac adlı kitabında anlattı. 1988 yılında yayınlanan romanı Simyacı,Coelho'yu çok okunan yazarlardan biri yaptı.
Coelho'nun kazandığı başarı,mistik simgeleri uzak doğu derviş öykülerindeki teslimiyet,boyuneğişle birleştirip,araya sıkıştırılan sacret/şifrelerle süren maceraları polisiye öyküye çeviren Dan Brown'la devam ediyor.Ama önce Eco vardı.

Tasavvuf dipsiz denizdir;Avrupalı ve uzantıları daha yeni yeni kenarlarında dolaşıyorlar.Bir parmak bal ile biraz kafalarını karıştıralım;belki yeni Da vinci şifreleri için bu topraklarda olan hoşgörünün peşine düşerler.Onların sevdiği konulardan girelim söze. İblis,yani Şeytan ,gavurcası Mefisto...Gerçi bunlar sevmediğim ,okumaktan imtina ettiğim konulardır ama Batılı'nın yavanlığına tat katmak ve bu toprakların ürettiği engin hoşgörü adına,Anadolu'nun birikimini entellektüel hazinesini ilgili okuyucuyla paylaşıyorum...Okuyan okur..

FAUST YAZARI NE DİYOR BAKALIM;MAHLASI 'GÜLCE' OLAN KONUYU ŞÖYLE ANLATIYOR
"Goethe‘nin Faust‘unu okudunuz mu bilmiyorum. Faust, Goethe’nin en önemli iki eserinden biridir.Yazılması 62 yıl süren Faust, sadece Goethe’nın değil, dünya edebiyatının da en önemli klasiklerindendir. Faust, çağının bütün bilimlerini öğrenmeye çalışan, büyücülüğe meraklı, gezgin, bilgi ihtirası içinde kıvranan, karamsar bir kişidir. Mutluluğu aramakta ama bir türlü bulamamanın acısıyla kıvranmaktadır. Mephisto ise şeytanı temsil eder. Faust’un bu durumunu fırsat bilip onu kolayca baştan çıkarabileceğini, istediklerini yaptırabileceğini düşünür. Faust ile Mephisto bir anlaşma yaparlar. Mephisto, Faust’u mutluluğa ulaştıracak Faust’ta ruhunu Mephisto’ya teslim edecektir. Tanrı ise yaratılış itibarı ile iyi olduğunu ve ruhunun iyiliği ile doğru yolu bulabileceğini bildiği için Mephisto’nun Faust üzerinde istediğini yapmasına izin verir. Goethe’nin gerek Faust’daki gerekse diğer eserlerindeki teolojik görüşleri İslam’la birebir aynıdır. Goethe eserlerinde Hristiyanlığı ve teslis akidesini sert bir şekilde eleştirmiştir.
Faust’tan ve Goethe’nin teolojik görüşlerinden bu çok kısa girizgahla bahsettikten sonra, alıntılamak istediğim, Faust’un “Gökyüzünde Prolog” başlıklı kısa giriş bölümüne de kısaca değineyim. İnsanın en önemli sorusu “neden buradayız?”dır. Mephisto’nun Faust üzerine gönderilişini anlatan bu bölüm “insanoğlunun en mühim sorusunun” cevabı niteliğinde. Bizler bu dünyada varız ve bu gerçeği değiştiremiyoruz. Varolduğumuza göre “bunun mutlaka bir amacı olmalı” diye düşünmek kaçınılmaz. Kötülük sorununu bu düzlemde çözmenin imkansızlığı ve insana bahşedilen en ulvî duygulardan birisininde adalet olması gerçeği eskatolojiyi zorunlu kılmakta. Eskatolojisiz bir teizm, güdük ve anlamsızdır; Yaratıcı’nın sıfatlarının tecellilerini, ve insan fıtratına verilen ulvi değerleri bulanıklaştırır, insanı belirsizlikler içinde bırakır ve donuk bir bakışa hapseder.


İşte Goethe, bu eserinde insanın varoluş sorusunu işlemekte; ”eskatoloji”yi, ”dünyaya düşme”yi ve “insanın mücadelesi”ni temsili bir tarzda enfes bir dille anlatmaktadır.

Kulaklarınızı açın.. Goethe’ye, Faust’a ve ”Gökyüzündeki Prolog”a şahit olun:

Üç büyük melek öne çıkar:

İSRAFİL: Güneş yaratıldığı günden beri, kardeş kürelerle birlikte, ahenk içinde ve yıldırım süratiyle seyahatine devam ediyor.Hiç bir fâninin hikmetine nüfuz edemeyeceği bu muhteşem eserler, akıllara durgunluk verirken; sanatkarına da perestiş ettiriyor.

CEBRAİL: Dünya da Güneş’in cazibesine kapılmış giderken, kendi ekseni etrafında baş döndürücü bir hızla dönüyor; gece ve gündüz zamanı aralarında paylaşıyor. Denizler, kayalara çarparak köpürdükleri halde, dalgalar aldıkları emre uyup geri dönüyor; karalara hücum etmiyor. Denizler kadar, dağlar da kürenin hızına ayak uydurmuş; durmadan fezada yüzüyor.

MİKAİL: Kasırgalar yeryüzünde bu ahengin tesadüfî olmadığını göstermek için karada ve denizde gürleyerek dehşet saçıyor. O sırada göklerden bir ses işitiliyor; şimşekler çakıyor, yeryüzünü aydınlatıyor, insanları uyandırıyor. Ey yüce Allah’ım! Yalnız senin elçilerin bu gümbürtülerin gerçek hikmetini kavrayıp seni takdis ediyorlar.

ÜÇÜ BİRLİKTE: Hiç kimse hikmetine tam nüfuz edemediği halde, senin bakışın meleklere kuvvet veriyor. Bütün o yüksek eserlerin, ilk günkü kadar ihtişamlı duruyor.

MEFİSTO: Ey yüce Allah’ım! Beni meleklerin kadar sevmediğini biliyorum. Onlar gibi seni övecek dilden mahrumum. Fezadaki bütün mahluklar benimle alay etseler de, vazifeme devam edeceğim. İnsanları azap içinde inlerken görmek kadar bana zevk veren bir şey yoktur. Dünyanın küçük tanrısı hep aynı halde ve ilk günkü gibi bahşettiğin o küçücük ışığa güveniyor. Akıl adını verdiği bu ışığı hayvanlardan daha hayvan olma yolunda kullanıyor. Affınıza sığınarak, ben onu otlar arasında dolaşan, oraya buraya sıçrayarak şarkı söyleyen şu uzun bacaklı ağustos böceğine benzetiyorum. Hep otların arasında dolaşsa yine iyi; ama her pisliğe burnunu sokmaktan çekinmiyor.

ALLAH: Bana söyleyecek daha iyi sözlerin yok mu? Sen hep yeryüzünde kötü şeyleri mi görürsün?

MEFİSTO: Hayır, Allah’ım!Yeryüzünde sefalet, alçaklık, nefret, intikam, zulüm devam ettikçe; insanlar pençemden kurtulamazlar.

ALLAH: Ben onları imtihan ediyorum.

MEFİSTO: Onlar da hep kaybedecekler.

ALLAH: Faust’u tanıyor musun?

MEFİSTO: Şu doktoru mu?

ALLAH: Benim kulumu..

MEFİSTO: O deliyi kim tanımaz? yeyip içmesi bile öbürlerinden farklı. Dört duvar arasına kapanmış size hizmet ettiğini sanıyor. Deliliğinin yarı yarıya kendisi de farkında. Elde ettiği ilimler onu tatmin etmiyor. Ruhlar alemine vakıf olmak istiyor. Okudukça cehaletinin farkına varıyor.

ALLAH: Cehaletinin farkına varması onu bana daha çok yaklaştırıyor. Şimdi aklı karmakarışık da olsa, yakında aydınlığa kavuşacak. Bir fidan tomurcuktan çatlatılırsa, bahçıvan onun meyva vereceğini pekâlâ bilir.

MEFİSTO: Demek ona güveniyorsunuz. Eğer izin verirseniz, kendi usullerimle bu adamı nasıl yolundan saptırdığımı göreceksiniz.

ALLAH: O yeryüzünde yaşadıkça bundan menedilmeyeceksin. İnsan, hayat imtihanında seninle sık sık karşılaşacak, fakat bana iman ettiği müddetçe sırtı yere gelmeyecektir. Ne zaman samimiyetle benden imdat ister, bana sığınır, af dilerse; senin şerrinden onu korurum. Haydi git, ne yapacaksan yap bakalım!

MEFİSTO: İzin verdiğiniz için teşekkür ederim. Kedi fareyi kovalamaktan ne kadar zevk alırsa, ben de imanlı âlimlerle uğraşmaktan öyle zevk alırım. Onları deliğinden çıkarmak için her türlü hileyi kullanmaktan asla çekinmem. Şeytan yüzümü hiç mi hiç göstermem. Daima sağdan yanaşır; en güzel, en masum maskelerimi takınırım. Gururlarını okşar, havalara uçururum. Dünyanın güzel zevklerinden tattırır, ahiretten soğuturum.

ALLAH: Yetişir artık! Ben seni senden daha iyi tanırım. Git yapacağını yap. Eğer saptırabilirsen bu ruhu kendinle birlikte cehenneme sürükle. Fakat imanlı bir insanın, günahları içine batmış olsa da, tövbesini kabul ettiğimi unutma.

MEFİSTO: Tamam öyle olsun. Onu yolundan saptırmak ve cehenneme sürüklemek için elimden geleni yapacağım. Eğer, maksadıma nail olursam, o zaman gururla göğsümü kabartmama izin veriniz. Ona, her türlüğü pisliği bal şerbeti diye içirmessem bana da şeytan demesinler. Şeytan huzurdan çıkar ve sinsi sinsi sırıtır.

ÜÇ BÜYÜK MELEK (Koro halinde): Ey Allah’ın kulları! Rabbinizden asla ümidinizi kesmeyiniz. O, size annelerinizen daha şefkatlidir. Belâları ve şeytanları size zulmetmek için değil, makamınızı yükseltmek için yaratmıştır.

(Gökyüzü kapanır; melekler dağılır.)

MEFİSTO (Yalnız başına mırıldanır): Azarlamak için de olsa, Allah’ın beni muhatap alması ne zevk verici bir şey!"


16 Aralık 2009/Çarşamba-
UMBERTO ECOLAR YALNIZ DEĞİL/ ORTAÇAĞI YENİLEYEN BATININ VAROLUŞ ZEMİNİNDE,DOĞU DÜŞMANLIĞI... -


Önce Umberto Eco konuya girdi.Gülün Adı romanını (''Il nome della rosa )1980'de yayımlandı.
Orta Çağ İtalya'sında geçen romanda Hristiyan tarikatlar arası görüş ayrılıkları, cinayetler,Manastır ve etrafında gelişen olaylar, iyi kurulmuş polisiye bir öykü ile anlatıldı.
Fransisken Tarikatı Ruhani meclisi lideri Cesena'lı Michelle de, İsa ve havarilerinin yoksulluğun fikrini savunur. Kilise yoksul olmalı demektir bu.Bunun etrafında gelişen olaylar,bu felsefeden nemalanan çevreler ve karşıtları Ortaçağ karanlığında romanın iskeletini oluşturur. Bu arada İslam için Batı düşmanlığını ve kinini gösteren,örnek olarak burada bile gösterilmeyecek cümleler ustaca Türkçe çeviriden sansürlenir; 1986'da yayımlanır.
Batı'nın bilinen Doğu düşmanlığı her fırsatta irin gibi bu tür kitabların sayfaları arasından sürekli akmaktadır.

Umberto Ecco'dan devam edersek kitap özeti kısaca şöyledir:Minyatür ustası Otranto'lu Adelmo aedificium'un doğu kulesinin altında ölü bulunur.İntihar olasılığı,zordur.Dönemin devlet görevlisi William başrahipten, rahipleri sorgulama ve manastırda serbest dolaşma yetkisi alır. Fakat izne binanın kütüphanesi dahil edilmez.Oraya,sorumlu rahip ve yetiştirdiği çömezinden başka kimse giremez. Kütüphaneci, kitapları nereye koyacağını,nerede bulacağını,gizlilik derecesini bilir ve korur. Rahipler yazı salonunda çalışır. Çalışmalarına yardımcı olması açısından bazı ciltleri okuyabilirler. Abonne kitaplık için, dünyanın en zengin kitaplığı olduğunu, katı kurallarla yıllarca korunduğunu, bu kuralı ihlal edemiyeceğini söyler. Birçok rahip elyazması hazırlar, kopyalar, çeviri yapar. Sayfa düzenler ama kitaplıkta bulunan kitaplar hakkında bilgi sahibi olamazlar. Neden olarak, bazı kitapların sapkın ve yalan bilgiler içerdiği, okunmaması gerektiği söylenmektedir. Kitaplık içinden çıkılmaz bir labirent şeklindedir, odalardan odalara açılarak yapılmıştır.(Kitaplığa, zorda olsa bir şekilde girenin, çıkamayıp yakalanması için) Herhangi bir rahip kitaplıktan bir kitap istediği zaman, ne zaman geri vereceğini söyler ve alıp alamıyacağına kütüphaneci (Bazı durumlarda başrahipe danışarak) karar verir. William ve Adso, manastırın, dünyanın dört bir yanından gelen, biri diğerinden ilginç rahipleri ile tanışır. Yasak kitaplık okuyucunun merakını uyanık tutar.
Araya serpiştirdiği 'sinek pisliği' gibi aşağılamalarla ortaçağdan bugüne Doğu'ya karşı bakışı taşır.


***



17 Aralık 2009/Perşembe-
MEVLANA CELALEDİN RUMİ İÇİN ŞEB-İ ARUZ ve METİN GÜÇLÜ


Sonsuz karanlık,büyük boşluk 'evren' kendi soyutluğu içinde, değişmeye/dönüşmeye devam etmektedir;'zaman' neresinden katıldığımız belli olmayan bir süreçtir;'yasa' işlemektedir.
Büyük kozmosun kendi iç hukuku vardır da, acaba kendi dünyamızın fiziksel kurallarıyla oluşturduğumuz ampirik bilinçle gelen 'bilim' asıl gerçeği perdeleyen düşsel bir örtü müdür?
25 bin yıldır eriyen buzullarla sonuna yetişdiğimiz ve kadim sembollerle anlatılan bu öyküde asıl diyalektik süreç/durak,'amaç' ne?
Bir de olaya karşı kıyıdan bakalım..

"Gel, Gel, ne olursan ol, gel!

İster kâfir, ister mecûsî, ister putperest ol da, gel!

Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değil,

Yüz kerre tövbeni bozmuş olsan da olduğun gibi yine gel!"

17 Aralık 1273 Pazar günü güneş batarken Mevlânâ,inancına göre rahmet deryasına göçer;sevgiliye kavuşur.
İşte bu yüzden Mevlânâ için ölüm yıldönümü denmez, dostuna kavuştuğunu ve ebedî vuslata erdiğini belirtmek için düğün gecesi anlamında "şeb-i aruz" denilir.
Mevlana Celaleddin Rumi'yi,Yunus Emre,Hacı Bektaş'ı,Anadolu hoşgörüsünü Hallacı Mansur'u anlamadan tasavvufu ve doğanın belleğine kazınmış uyum yasalarını deşifre etmek mümkün değildir."Kim hürriyeti murâd edinirse ubûdiyyete, kulluğa sıkı bir şekilde devâm etsin. Hakîkî hürriyet Allah'tan başkasına kulluk yapmamaktır."kelimelerindeki 'hürriyet' sözcüğünün aynı zamanda baş kaldırış/reddiye olduğunu bilip,sosyolojik ve ekolojik yüzüyle cümleyi iyi okumak gerekir.
Evren kendi soyutluğu içinde, değişmeye ve insanın kavrayamayacağı devinimle kendi kurallarıyla dönüşmeye devam etmektedir;'zaman' neresinden katıldığımız belli olmayan süreçtir;'yasa' işlemektedir.
Büyük kozmosun kendi iç hukuku vardır,ama kendi dünyamızın fiziksel kurallarıyla oluşturduğumuz ampirik bilinç olan 'bilim',buz kütlesinde hayatta kalmak için yakılan ateş midir?
İnsan soyunun sürebilmesi için başeğmeyi öneren uyum yasaları yeni yeni tartışılır olmuştur.
insanın, varlık olarak sınırları çizilmiş ve hareket alanı sınırlandırılmıştır. Acz içinde çaresiz,camdan bir kap içinde ve kırılgandır.Yaratılmıştır ve bu fasit dairesi içinde öksüzdür,dünyaya terkedilmiş tanrının bir kuludur.
Sembol ve mecazlarla/metaforlarla binlerce yıldır anlatılan kadim öyküdeki 'gerçek' nerededir.
Tasavuffu yerleştireceğimiz yörüngede bir de insana secde etmediği için cenneten kovulan 'İblis' konusu vardır ki,'bilim'le aramızdaki antagonistik meseleye projektörleri cevirmesi bakımından önemlidir..

ONUN DERDİ BAŞKA ;'ALLAH' AŞKININ PEŞİNE DÜŞEN YOLCU ; METİN GÜÇLÜ

Şimdi bu konuları yıllardır paletinden tualine taşıyan tasavvuf erbabı bir dervişin sergisi var;ney,tambur ve ritm, şevk-ü Tarab için bekliyor..
Gerçi İnci Aksoy'un galerisindeki sergi daha hazırlık aşamasında,ama gelişmeleri adım adım izliyoruz.
Ressam Metin Güçlü ,Mevlevi tasavvufunun ritmini cazz renkleriyle birleştiriyor.
Kendisi yaptığı işi tanımlarken tevazu göstererek dervişlikten daha çok etkilenme diye belirtiyor;günümüzün 'deli' dünyasında,şehrin cangılında kurtarılmış bir yürek,sessiz bir zaviye..; ekliyor düşünürken,ilahi kelamı belki,haddimi aşmadan günümüz insanına,farklı bir zaviyeden düşün/dürtmek denilebilir(mi?)
Bir derviş gölgesi,tennuresi içinde özgün/özgür bir performans için adım adım 1 Şubat tarihine doğru ilerliyor..

***

Oğuz Atay'ın kelimelerde anlattığını, eski dönem resimlerinde/ çizgilerinde canlandırır,ironik potporilerle değinir, 1980'nin karanlık günlerini şenlendirirdi. Bu konuya benzerliği olan ressam Metin Güçlü için yazılan yazı ise aşağıdaki adreste okunabilir.

http://www.lebriz.com

***


TEOLOJİDEN TEKNOLOJİYE 'İBLİS' // VEYA HALLAC'A DOĞRU DENİZİ GÖRECEKSİN SAKIN ŞAŞIRMA
Fırsat buldukçe bu konuya devam edeceğiz..




EFSANE CARLOS GİTTİ;BÜTÜN ZAMANLARIN EN İYİ ONBİRİNDEYDİ...


Brezilya’nın Corinthians kulübü, Fenerbahçe’den Roberto Carlos’u transfer ettiğini resmen duyurdu.Carlos’un Fenerbahçe’deki son maçı Sherriff karşılaşmasıydı.15 dakika ısındıktan sonra neden son iki dakikada sahaya çıktığını Daum'a sormak gerekir. Carlos bütün zamanların en iyi 11 futbolcusu arasında tartışmasız yer alır.Carlos'un giden yaşlı kurt Aragones hakkında söylediklerini kimse dinlemedi;Fener kaybetti.Fener seyircisi Carlos'a ne kadar kızarsa kızsın,yaşlı futbolcu dünyada sarı lacivertlilerin adını Avrupa kupasını almışçasına tekrar ettirdi.Çok önemli bir markaydı.Sonuçda futbol pragmatizm demekse bu da bir önemli yarardır; yabana atmayın.. Günlük hayatın yavan problemlerinde araya giren diyalektiğin olması gereken basamaklarına prim vermeyen kural dışılıklar, sözdizimi/sentaks farklılıkları sanki matematikçi Nach'a göndermeler yapıyor;
Fenerbahçe, Beşiktaş’a 3-0 boyun eğmesinin ardından Kasımpaşa’ya da 3-1 yenilerek hüsran yarattığı durumu var ki,hiçbir reklam bu hezimetlerin üstünü örtemez.Fener Beşiktaş rekabetinde sarılacivertlilerin başa çıkamadığı bir Davut Golyat hikayesi saklı:Sanki,Tanrı ağırlığını her zaman Kartal'dan yana koyuyor..
Ha,dünyanın gelmiş geçmiş en iyi onbiri dedik;kimleri sayabiliriz?


***

Google Zeitgeist: 2009′un En Çok Aranan Kelimeleri Açıklandı

Arda Kutsal'ın konuyla ilgili yazısı şöyle "ShareGoogle’ın her yıl geleneksel hale getirdiği Zeitgeist listesi bugün 2009 yılına özel olarak açıklandı. Google’da en çok aranan kelimelerin listelendiği Zeitgeist’ın 2009 versiyonunda listede Michael Jackson en üst sırayı alırken, İspanyol sosyal ağ sitesi Tuenti ve Facebook onu takip etti. Sosyal medyanın nabzının attığı Twitter listede 4. sırada yer alırken, Türkiye’deki Google kullanımı ve genç kesimin etkisini ortaya koyan bir isim de listede 5. sırada yer aldı. Sanalika!


Kurulduğu günlerde Webrazzi’de de haberini yaptığımız sanal dünya uygulaması Sanalika, özellikle genç kesimin yoğun ilgisi ve ülkemizdeki Google kullanım alışkanlıkları sebebiyle tüm dünya genelinde 2009′un en çok yükseliş gösteren arama kelimeleri arasında Facebook ve Twitter ile birlikte kendisine yer buldu. Sanalika’yı yeni nesil vampir filmi Twilight’ın ikinci bölümü Yeni Ay (New Moon), pop şarkıcısı Lady Gaga ve Microsoft’un yeni işletim sistemi Windows 7 takip ediyor.

Zeitgeist’in diğer bölümlerinde de Türk girişimlerin isimlerine rastlamak mümkün. Spor kategorisinde en çok yükselen arama kelimeleri arasında Real Madrid, US Open ve UFC anahtar kelimelerini popüler spor sitesi “Sahadan” takip ediyor. Global sıralamada bir önceki yıla kıyasla en büyük düşüşü yaşayan kelimeler arasında da popüler flash oyun sitesi “Kral Oyun” göze çarpıyor. Bu listede dönemsel organizasyonlar olan Beijing 2008, Euro 2008 ile birlikte geçen yıl hayatını kaybeden Heath Ledger ve dönemin en popüler isimleri 'Barack Obama' ve 'Amy Winehouse' yer alıyor.

Google Zeitgeist 2009 ile ilgili detayları resmi sitesinden inceleyebilirsiniz. Ülkelere göre detaylı analizlere de yer verilen sayfalarda Türkiye neden özel olarak bölgesel veriler arasında incelenmemiş onu da oldukça merak ettiğimi belirtmek isterim. Tayvan, Panama gibi ülkeler varken global internet istatistiklerini birebir etkileyen Türkiye’nin bu kapsamda özel olarak incelenmesi gerektiğini düşünüyorum."


***

15 Aralık 2009 Salı

Not Defteri / 15-30 Aralık 2009

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..



29 Aralık 2009 / Salı-ERCAN BEY HAKLI


İzmir'in fizyolojisi,tipolojisi,jeolojisi toprağın bin yıllık morfolojisi değil,isyankar ruhu benzersizdir.

Ankaralı/ İzmirli farkını üç gündür düşünüyorum.Bir arkadaşımın gönderdiği 'kediler' üstünden kıyaslama,kafamı karıştırdı;ama tespit doğru.
Yeryüzü kültürünü oluşturan en önemli kıyı Ege'dir.Paris şu andaki adını 5. yüzyılda alır ve Romalılar'a karşı elde ettiği zaferin ardından Frankların kralı Merovenj Hanedanından I. Clovis 508 yılında Paris'e yerleşerek burayı başkenti yapar.Romalıların "Lutetia" dedikleri kente yeni ad aranırken o dönem çok ünlü olan Homeros'un İlyada ve Odysseia'nın etkisiyle bir kahramanın ismi öne çıkar.
Paris'e adını veren, ünlü Truva savaşının ,Troya Kralı Priamos'un oğlu Paris'dir.Paris, Afrodit'in yardımıyla Sparta'ya gider, Helen'i kaçırır, prensi olduğu Troya şehrine geri döner.'Helen' yani Ege'nin karşı kıyısı dişi olarak tasvir edilirken,bu kıyı erkek,yani savaşcı 'Paris'le sembolize/tasvir edilir mitolojide.

Bir de sömürgeci Batı'nın ilahı/idolü Agamemnon var. Yunan mitolojisinde Miken Kralı, Sparta Kralı Menelaos’un büyük kardeşi, Helen ordularını Anadolu'ya Troya/Truva savaşına götüren büyük kumandanları. 1.Dünya Savaşı sonunda Osmanlı'yı teslim alma anlaşması Mondros Müterekesi'nin imzalandığı İngiliz gemisinin de adı Agamemnon'dur. Batı'nın birgün dünyaya ineceğine inandığı,Anadolu'yu ele geçireceği Mesih Agamemnon !!
Feministleri kızdıracağız ama tüm erkekçe işler de İzmir/Ege bölgesinden başlar tarih boyunca ;Yalnız ,Batı'dan gelen işgalci Agamemnon'la savaşan Anadolu Truvasının direnişçisi genç Paris değil,Hasan Tahsin'ler de İzmir'den çıkar.
Hatta Osmanlı'ya başkaldıran Sabetay Seviler,Şeyh Bedrettinlerin yatağı da İzmir ve Ege'dir.
Kısaca Ege, rakı,balık,özgürlük ve herşeydir..




28 Aralık 2009 / Pazartesi-
OKUYUCUSUNU BEKLEYEN ROMANCI : BARLAS ÖZARIKÇA


Barlas'ı 1980'de tanıdım;Cumhuriyet'in düzelti servisinde,'musahhih' yani redaktör/düzeltmen olarak çalışıyordu.
Son konuşmasını,en son cümlelerini sık anlatırdı.Gerçi Yıldız Ecevit'in araştırmasında bu kısım yoktu;nasıl öldüğü dışında çok bahsetmezdi ama,1977 'de ölen Oğuz Atay'ın yakın dostuydu.
Sık sık buluşup Yakub'a giderdik;Cihat Burak,Burhan Uygur,Ufuk Suçsuzer,Metin Güçlü,Avni Arbaş,Zeyyat Selimoğlu,Jak Deleon,Aykut Tankuter,Emin Naci tüm genç şairler,yazarlar ve bilcümle arkadaş aynı çevrenin insanıydık.
Bir de aramızda eski dostlar Elif Naciler,Mahmut Cuda,Zühtü Müridoğulları vardı ki,onlar zaten önce davrandılar.
Yakub'un yay vaziyetlerine hiç kalmadan,zaman görünür oldu;kalanlardan çok gidenler orda.
Şairler,yazarlar yazdıklarını önce anlatır daha sonra yayınlanınca bir kere daha okurduk.
Barlas o dünyanın temel taşlarındandı.Yapı itibariyle sorgulayan,rahatsız edici yanı her zaman öndeydi;bu ülkenin henüz zamanı gelmemiş rezerv öykücülerindendir.4 kitap yayımlamasına rağmen hakettiği ilgiye ulaştığını söylemek oldukça zordur.
Eline su dökemeyecek yüzlerce yazarın adı bilinirken 'Barlas Özarıkça' gibi gerçek ve çok özgün bir kişiliğin Türk okuyucusu olduğu kadar eleştirmenleri tarafından da henüz değerlendirilmemesi bu ülke açısından olağandır.
Ters Adam,Sera'da Aşk,Ayna Giyinen Şişko ve Seks Aşkı Öper adlı kitaplarının ismi bile, ironik dili ve Gustav Jung'dan daha çok Freud'lara kenetlenmiş ilginçliğin ötesindeki kimliği/düşsel encamı hakkında ön bilgi vermektedir.
İlgili çevrelerce görülmemesinde yazdıklarının yanısıra kendisinin de rahatsız eden yanının 'esas' olduğunu söyleyebiliriz.Burda yazdıklarını zaman zaman gölgeleyen Barlas'ın pervasız/patavatsız kişiliğini,yazarlığından ayırmadan iyi analiz yapmak gerekebilir.
Yazılarını,kitaplarını okumak edebiyatın gerçek gurmeleri için -şayet önyargılardan geçici de olsa arınırlarsa- büyük taddır.
Patavatsız kişiliği dedik ; buna ilerleyen yaşına rağmen, sapanı cebinde hazır tutan,kedilerin kuyruğuna teneke bağlayan,annesinin arkadaş toplantı gününde masa altlarında dolaşan,komşunun camına sebepsiz taş atan,kızdırmak için burun karıştıran,en ciddi toplantılarda gaz çıkartan çocukca hınzırlığı da eklemek gerekir.O toplumdan musdarip,toplum ondan mustarip olmuştur çoğu zaman.
İronisiyle mizahcı Suavi Sualp'le kankardeşliği vardır;belki öteki yanına da Musil'le Kafka'yı,en başa da Topor'u yerleştirebiliriz.Ne var ki,böyle bir teşbihi mezarında ters döndürecek patolojik sıçramaları da çoktur bu cüretkar ve densiz oyunkurucunun.
Büyükler için yazan çocuk yazar da denilebilir onun için, toplumun muvazenesini bozan,kurulmuş dengelere çomak sokan anarişt/yıkıcı da ; ciddiliği ti'ye alan çokbilmiş de..


BİR ACAYİP ADEM


Gregor Samsa'dır hissederiz bunu;içerideki karanlık odanın asıl sahibidir.
Etrafı iri cüssesi,kalın kabuklu bedeninin içinden sürekli gözler;gözleri teyakkuzdadır. Savunma refleksi her an bastıracak tehlikeye karşı Kafkavari alarmlar verir. Bir uzvun cürmünün ötesinde beklentilerle kullanır sanki tüm duyu organlarını. Beklentilerle etrafındaki tehlikelere karşı reseptörleri her daim açıktır;dinlemededir. Bu durum,harcanmadan harcamak içgüdüsü , doğallıkla yazarlığına/yaşarlığına, haşarılığına yüklemiştir.

Sonuç itibariyle mutlaka bir gün okuyucusuyla buluşacak tarifi mümkün olmayan,ilginç ve benzersiz bir kişilik,aykırı bir yazardır Barlas Özarıkça; yaşarken tahammül edilebilirse...
Kimliği kişiliği emanet değildir. Haricidir ve kendi sesi/nefesi olan acayip bir ademoğlu..
Pazartesi Kadıköy Çarşı'da gördüm . Övüyor mu yeriyor mu belli değildi;'saçmaladın gene' dedim, -yaşlandın demişti- moralimi bozdun..
Alışıktı milletin 'saçmalama' deyişlerine, aldırmazlığı, umursamazlığına. O da aldırmadı; mutad üzre liseden gelen alışkanlıklarını severek, yerli yersiz söverek saçma/lamaya devam etti..
Çocukca dürüst kalandı. Belki de o haklıydı, ama kazanan başkalarıydı...



27 Aralık 2009 / Pazar-
MURAT BELGE'NİN GENESİS KİTABI ../
AVRUPA IRKÇILIĞINDAN,AVRUPA'NIN ORTAK HAFIZASINDAN BESLENEN HER BİREY NASİBİNİ ALIYOR......


Her ülkenin,hatta daha geniş alanlar olarak coğrafyaların kendi kültürlerinin ortak hafızalarından beslenen şartlanmaları vardır. Siyasal görüşleri ne olursa olsun bu önyargılar beşyüzyıl Avrupa'nın üstündeki kara gölge olarak dolaşmış 'Türkler' hakkında geri dönülmez kalibrasyonlar oluşturmuştur.
Televizyonlarda geniş tartışma yaratan Fener Rum Patriği Bartholomeos'un tepki uyandıran demeci, 'Çarmıha gerilmiş Hristiyan azınlıkların çektiği acılar' konusu Avrupalı'nın beynine kızdırılmış demirle basılmış bir damgadır.
Herşeyden önce iki Avrupalı olan Karl Marks ve F.Engels 'Doğu Sorunu' adlı kitaplarının 22-23 sayfalarında bakalım Türkler hakkında ne diyorlar,nasıl bir politika öneriyorlar:



"Asya'da her zaman toplanmaya hazır yedeklerin dışında,Avrupa'daki Türk nufusunun başlıca gücü,İstanbul'un ve birkaç büyük şehrin halkından oluşur.Bu halk genel olarak Türk'dür.Başlıca geçimini Hristiyan sermayedara çalışarak sağlar.Fakat İslami ayrıcalıkların ihsanı olan sözde üstünlüğünü kıskançlıkla korur.(..)
Kuşkusuz,er ya da geç,bu kıtanın en güzel parçalarından birini,bir bilgeler ve kahramanlar topluluğu olan Roma(Bizans)İmparatorluğu'nun halk tabakasına bakarak,bu ayaktakımının egemenliğinden kurtarmamız,birgün mutlak zorunlu duruma gelecektir."
K.Marks/F.Engels-New York Daily Tribun/7 Nisan 1853'de yayınlanan başmakale.

Avrupalı'nın genetik olarak evrilmesini beklediğimiz bu çağda karşılaştığımız Marks'ın yazısı,tarihsel reddiyenin köklerinin derin olduğunu göstermektedir. Psikolojik derinlik,Lacan'dan itibaren inceleme konusudur;onun için konuyu diri tutan Slavoj Zizek'e işimizi kolaylaştırdığı için sık sık başvururuz.Ne de olsa ataları Osmanlı'nın gizli kahramanlarıdır. Lamarck'ın gözlemleri konuyu örnekler.Yine August Weismann sonradan kazanılmış karakterlerin kalıtsal olmadığını fareler üzerinde yaptığı deneylerle ispatlamıştır. Weisman, farelerin 20 döl boyunca kuyruklarını kestiği halde, 21. dölde de kuyruklu fareler doğmuştur.
Nesiller boyu yaşayarak gördük ki, Avrupa ırkçılığı kolay vazgeçilebilir bir kavram değildir.
Okuyun günün çağdaş tanrıları düzeyine yükselttiğiniz Joseph Beuys'un da içinde yer aldığı söyleşilerden oluşan 'Bir katedral Yaratmak' kitabını..
Cilayı kazıyınca hemen tarihi Avrupa ırkçılığı sırıtmaya başlıyor.'Ama' diye başlayan cümlelerde anlatılan hep aynı hikayedir ; siz sonradan geldiniz.
Peki siz bitkiler gibi hep aynı topraklarda mı kök saldınız,hiç yer değiştirmediniz mi? Cevap yok..
Marks'ın Doğu Sorunu kitabının ilerleyen sayfalarında İstanbul'a 'Çarigrad' ismini veren Rusların haklılık nedenlerine de rastlayacaksınız.
Fener/Rum Patrikanesi'nin Rus kilisesine bağlanmasının gerekliliğine de.
Bunları söylemek için Türkiye sınırları dışında oluşan düşüncenin,ekonomik gdo'larının şifrelerini çözmek lazım gelir.
Peyniri,zeytini ekmeğiyle kardeşimiz/benzerimiz Yunanlıları 1921' de bu topraklara işgal için gönderen İngilizler değil midir?
Mısır Osmanlı'dan çok İngiltere'ye aittir diyen Marks'ın argümanları aynı dönemin ünlü ekonomisti John Stuart Mill 'den çok mu farklıdır.
İnsan zihni, boş bir levha (tabula rasa) 'dır derler.
Osmanlı'da yaşayan hem Batı dillerini,hem de Osmanlıca'yı konuşan azınlıklarımız, Batı'nın kamuoyunun/aydınların haber kaynaklarıdır aynı zamanda.
Bundan dolayı da Avrupalı'nın demokratlığına ne kadar güvenmek gerekir; bilemiyorum!




KURT PUSLU HAVAYI SEVER; SİS GENE SİS/GENESİS


Ey en şiddetli kuşkularla duygusu körleşerek /vicdanlara uzatılan gizli kulaklar;
ey işitilmek korkusuyle kilitlenmiş ağızlar./Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret! /Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm;/Ey kadim koca millet!
ey kimsesiz; âvâre çocuklar... Hele sizler,
hele sizler...
Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir;
Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!
Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!…


Hürriyetin şairi Tevfik Fikret 'Sis' şiirinde çaresizlik içinde halkına böyle seslenir..

Bu yazı nereden mi icap etti?

ARAŞTIRMACILARA KÜLLİYAT/LAR!

Eski solcu,yeni liberal demokrat Murat Belge'nin yeni yayınlanan
'Genesis' kitabını İnkilap'da rafda görünce,şöyle karıştırdım.
Bilindiği gibi 'Genesis' kelimesinin sis/pus'la bir ilgisi yok hesapta.
'Genesis' deyince 'inananların' aklına gelen Kitab-ı Mukaddes diğer adıyla Tevrat'tır.
Tevrat,İbranice 'Tora'/töre,ya da Humaş,yani hidayetin kitabı, 39 kutsal metin/sifirden oluşur.
Tevrat, Musevi kutsal kitabını (Tanah) oluşturan 39 kutsal metnin sadece ilk beşinden ibarettir.Saymaya başlarsak,
1.Tekvin (yaratılış) sifiri (Genesis)
2.Çıkış sifiri (Exodus) diye devam eder,
Tevfik Fikret'in Sis'inden sonra benim ilk aklıma gelen Tevrat'ın birinci öyküsüydü :Bulamadım Belge'nin Genesis'inde.Ne de kitapta,1967 yılında kurulan Peter Gabriel ve Phil Collins'li ünlü İngiliz müzik grubu Genesis'le ilgili bilgi vardı.
Konuyu uzatmayalım kitap 'inanmayanların' formatıyla,bizim kutsalımızın,Türklerin ana yurdundan çıkışından itibaren hamaset,mitolojinin boyutunu eleştiriyor.
Murat Belge'nin -kapağı açmadan anlayacağımız gibi-,türküsü hep aynıdır.


Bu konuda Metis'den İletişim'e çok kitap/kitabevi var;tam anlamıyla araştırmacılara 'külliyat'.
Cevat Şakir'in teorilerine takıyor;kitabı almadım, gördüğüm kadar bu minvalde gidiyor.
Halikarnas Balıkçısı'nı da Yusuf Akçura'yı da ,Murat Belge'yi de,Mehmet Altan'ı da aynı Batı aymazlığı yaratmıştır;görünen ve görünmeyen neden ise her zaman aynıdır...
Karl Marks'dan öncesinden başlar hikaye : ama bugün Batı'yı yönlendiren,oryantalistlere mutfaktan servis yapan haber kaynakları çok farklılık göstermektedir..





26 Aralık 2009-Cumartesi-
RESİM SANATINDA 'ORYANTALİZM'/BATININ BÂTIL'I...


"Sanat tarihinde başyapıt kabul edilen ve pek çoğu ilk kez sergilenen Oryantalist ressamlara ait eserler, bugüne kadarki en kapsamlı sergiyle Galeri Işık Teşvikiye’de açıldı.
"Batılının Doğu Sevdası" adlı 170 yıllık bir zaman dilimini kapsayan sergi, İstanbul’un ilham verdiği birbirinden değerli oryantalist sanatçıların başyapıtlarına ev sahipliği yapıyor.
Eserlerden 54’ü ilk defa sergilenirken 28 ressamın da eserleri Türkiye’de ilk kez sanatseverlerle buluşuyor.
Proje koordinatörlüğünü Erol Makzume’nin üstlendiği “Batılının Doğu Sevdası”nda, Makzume’nin yanı sıra Türkiye’nin önemli koleksiyonerlerinin sahip olduğu eserler sergileniyor.
124. Kuruluş Yıldönümünü etkinlikleri kapsamında, FMV Işık Okulları'nın 25.,40., ve 50. yıl mezunları onuruna düzenlenen sergi, 16 Ocak 2010 tarihine kadar ziyarete açık."
Bunlar sergi davetiyesinde yazan bilgiler...
Sanat eleştirmenlerinin ,sevdikleri bu konuda çok söyleyecekleri olmuştur her zaman.
Batı'nın hastalıklı beyninin ürettiği egzotik hikayelerle 'oryantalizm'in deşifresi ise ayrı bir konu;bu da bizim işimiz.
Sanat tarihinin ezberletilen yanlışlarını ,
siyaset ve felsefenin tezgahına taşıyacağız.
Her zamanki gibi,konunun saygın uzmanlarının
çok da hoşlanmayacakları şeyler/söyleyeceklerimiz olacak;
haftaya..


23 Aralık 2009 / Çarşamba-
HER ŞEY LİBERALİZME KURBAN EDİLEMEZ / YENİKAPI MEVLEVİHANESİNDEN,BİZANS AKROPOLÜNE,BEYOĞLU'NUN SOKAK ÇALGICILARINDAN,SAHAFLAR ÇARŞISINA KADAR PARANIN ALAMAYACAĞI DEĞERLERİ BARINDIRAN İSTANBUL YAŞAM KÜLTÜRÜNE /MİMARİSİNE SAHİP ÇIKILMALIDIR...


Aynadaki 'ben'lerine,sureti şahsiyetlerine yabancılaşmış kendi oryantalistlerimizin varlığı açık bir gerçektir.
Globalleşen hakim kültürün taşıyıcıları özel üniversitelerle soroz kurumları,eski misyoner okullarının yerini almıştır.
Terzileri konfeksiyon ,bakkalları zincir marketler,sahafları kadirbilmezlik bitirmiştir.Burger restoranların ihtiyaca cevap vermedeki başarısı,tencere yemeği yapan aşevlerinin ortadan kaldırmıştır.
Söz hakkı,yalnızca konuşma hakkı değildir : Azınlığın ,var olmak/yaşama hakkıdır aynı zamanda.
Paranın olmadığı yerde 'söz 'hakkın olsa neye yarar.
Devlet bir takım kültür değerlerini yaşatmak istiyorsa,bila ücret hizmet vermeyi göze almalıdır.
Ekonomik totaliterizm yoksun ve yoksullaştırarak ,demokrasi taleplerini kağıt üstünde bırakmaktadır.









22 Aralık 2009 /Salı-
PERA MÜZESİ'NDE ZONARO RESMİ


Pera Müzesi'nin daimi sergisinde Zonaro'nun 'Tahterevanda Taşınan İngiliz Elçisinin Kızı' resmi var.Tual üstüne yağlıboya çalışılmış resmin çok kuvvetli bir restorasyon geçirdiği belli.Özellikle elçinin kızının yüz portresi kısmı 'ekleme'. Ek izi çıplak gözle görülüyor.Bu yüzün tablonun diğer kısımlarıyla tuşe/doku uyuşmazlığının yanısıra üslup farkı,katman/yüzey/boya benzemezliği, ve fırça/el ayrılığı var.Renkler çok canlı parlak;yüzyılın izlerinin yorgunluk belirtileri olması gerekir; yenilemeye bağlı olarak genelinde yok.Hatta yüzün el yapımı orjinal olup olmadığı açık değil.Bu resmin restorasyondan önceki detaylı fotograflarını görmeden ekspertiz raporlarıyla,tahrifatın boyutlarına karar vermek mümkün değil. Bütünün orjinalliği tamam ama,ortaya çıkan sonuç itibariyle,Zonaro'nun özgünlüğünün bugüne taşındığına inanmak zor.
Resimlere yapılan bu kadar abartılı makyaj,tablonun ruhunu saklıyor.
Sonuçta bu eserler Türkiye'nin tarihini belgeleyen değerler; hamasetin parlak yüzünden,törensel giydirilmişlikten çok,doğal modifikasyonuyla,özgünlükleriyle değer ifade etmelidirler.




21 Aralık 2009 Pazartesi-
SARKİS, ÇAYLAK SOKAK ve ÇÖZÜLMEMİŞ KASETİ-sen de öyle yap Musti;ama yüzünü ekşitme...


Site sergisi Ocak ayında kapanacak.1986'nın Şubat'ında Maçka Sanat Galerisi'nde 'Çaylak Sokak' sergisini açmıştı. Aydın Emeç'le gitmiştik. Çocukluktan itibaren sanat yolculuğunu,uzun bir konuşma yapıp kasete kaydetmiştik.Küçük bir bölümünü 26 Şubat 1986'da Cumhuriyet'te yayımladık.Geri kalan kısmı öylece kalmıştı. O gün Çaylak Sokak sergisi'nde yer alan ,eski ama tertemiz pençeli pırıl pırıl boyalı ayakabıları ,ünlü bir ressamın şarlatanlık için giydiğini kendisinin de tepki gösterdiğini ,kızmadan ama hüzünle söylemişti..
Azınlıkların durumunu ve içlerinde biriktirdiklerini, bu gün Fener Rum Patriği Bartholomeos'un tepki uyandıran demecinin akabinde çekmecede eski kasete rastlayınca bu olayla bir kere daha anımsadım..
Patrik, Amerikan CBS televizyonuna 'Türkiye'de çarmıha gerilmiş gibiyim.İkinci sınıf vatandaşız.İsa'yı sevmek yetmez,aynı zamanda acı çekmek gerekli' diyordu.
Acı çekmek,öfke biriktirmek değil midir? Öfke kin'i doğurmaz mı?
Biz, inançlarının kuşattığı benliklerdeki bu iki bin yıllık öykünün neresini yazdık?
Jül Sezar'ın ,Cornelius Sulla'nın askerleri değil de,VI.Mithradates Eupator kazansaydı bugün Doğu nasıl olurdu,Batı nasıl?
Cumartesi eski kitapçıdan aldığım kitabında mealen Enis Batur "Ben sık sık maydanozluğuma öfkelenip çuvaldızı kendime batırıyorum ;sen de öyle yap Musti;ama yüzünü ekşitme"diyordu (Söz/lük)


AVRUPA'DA ANLATIMCI TÜRK MODERNİZMİ-
BEDRİLER, GÜL ILGAZLAR, ŞÜKRAN MORALLAR, YAPTIĞI 'POLİTİK' SANATTIR; FARKLI OKUNMASI GEREKİR...


Günümüzde olması gereken 'felsefe', arkaik gelenekten yol alıp sadece kendi araçlarıyla kendi marazi hülyasının peşindeki dünyaya odaklanmış 'aşkın' düşünceyi reddeder.Uygulanabilir olanın peşindedir. Lacan önemli bir nirengidir. Söylenenin test edilebilir,doğrulanır olmasının yolunu açmıştır.
Bu evrimlenen diyalektik sürece 'çağdaş sanat' denilen ve son derece yanlış bir mecrada akan akıl sapmasını eklemek mümkün değildir.
Duchampvari dadacı,inkarcı 'yıkıcı' burjuva sanatıyla,amaç/erek,sorumluluk sahibi yoksulluktan,ekolojiye,göç olgusundan,çocuk/kadın/insan/hayvan/çevre haklarına,tarihsel talana kadar sorgulamalar yapan sanatsal disiplini aynı katagoriye koymamak lazımdır.

'Contemporary art' Amerikan icadıdır; çıkışı itibariyle anlattığı içi boşaltılmış ulusalcı reddiyedir . Greenbergler bu inkarı teorize etmişlerdir.
Bedriler,Dubenler,Gül Ilgazlar, Şükran Morallar yaptığı ise,'Politik' sanattır ve farklı okumalar getirmektedir.
Bu,günlük hayat pratikleriyle ilintilidir . Materyalist diyalekten beslenmektedirler. İnsanoğlunun problemlerine ayna tutmaktadırlar . Dadaistler gibi inkar ederek sorunun parçası olma yerine, çözümden yanadırlar . Yarattığımız ve birlikte çektiğimiz sıkıntıları üretimlerine taşıyarak paylaşmaktadırlar ; kolektif bilincin duyarlılığıyla hareket etmektedirler . Dadacılar gibi umursamaz, savruk ve alaycı değil, aksine 'ciddi' duruşları vardır . Ele aldığı konular ,evrimsel/ dizgesel süreklilik göstermektedir.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Amerikan Ulusal Sanatını kurmak amacıyla Clement Greenberg'in oluşturduğu 'Contemporary art' , bu tanımlamlara uymamaktadır.
Zaten Greenberg'de 'Güncel Sanat' denilen modernizmin ancak Batı'da üretebileneceğini,diğer üretimlerin ise taklit olacağını açıkça yazıp,söylemiştir.
Burada yapılanlar Greenberg türevi milliyetçi/ırkçı yazarlarla neyin izinden gittiklerini bilmeyen yerli acentaların kemiklerini çok sızlatacaktır .
Evet bu arkadaşların 'şu an' bu coğrafyada yaptıkları işlerin/üretimlerin üzerine ,kendi yaşam deneyimleriyle dolu bu toprağın kokusu sinmiştir ve bundan dolayı da canlıdır/yaşamaktadır,'gerçek'tir; alıntı ve 'taklit' değildir.
Bu isimlerin temel olduğu 'Türk' çıkışının kaynağı farklıdır.
Evet farklıdır ve,'Tecrübenin anlaşılması 'izler takip edilerek', dönüm veya başlangıç noktalarının tespit edilmesiyle mümkündür' diyen pragmatik Amerikan felsefesinin McDermott gibi, "tüm tecrübe ve kültür, aslında tecrübenin tecrübesi'dir" ; bu da benim tarafımdan yapıldığına göre senin olamaz diyerek Greenberg'i haklı çıkaran kaynaklarından ve Camus türü Varoluşçuluk/Existentialisme'in bohemliğinden çok Frankfurt Okulu'nun hesaplaşmalarına yakındırlar.
Bu kuşağın yaptıklarına '21.Yüzyıl.Anlatımcısı','Yeniyüzyıl Sanatçısı' ve benzeri isimler verilebilir ama 'Contemporary art' gibi Amerikan ulusal sanatını tanımlamak için uydurulan bir isim altında kategorize edilmeleri, bence farklı mecazlara/anlam kaymalarına neden olmaktadır.



20 Aralık 2009 ; Pazar
-

ŞAİR YİYEN ŞİİRLER
Şairlik meslek midir,sıfat mı?


KİM OKUR KLASİK BOTTİCELLİ'Yİ


Sabah Gazetesi'nin New York Times eki;arka sayfada tek yazı,'Klasik Botticelli'.
'Gerçek'le 'Hakiki'olanı,yani reel ile doğruyu karıştırmamak gerekir.Gerçek olan ampirik/deneylenen ve dizinimsel olandır;bütün olanın parçasıdır.Hakikat ise, var olana ait olan bilginin doğrulanmasıdır.
Botıcelli'in yeniden keşfi Almanların bir asır önce eserlerini yeniden toplamasıyla olmuştur.
Yani Van Gogh,Utrillo veya Pollock gibi,dünya sanat tarihine geçmesi bazı 'tesadüflere' bağlıdır.
Dünya sanat tarihi ise,iyinin zaferi,somut durumun ikrarı ile değil,çok zaman 'inkar' ile yazılmıştır.




SAKAT DOĞMUŞTU,UZUN YAŞADI


1921 Kronstadt İsyanı:Bir yanda tarih boyunca ortaya çıkan bütün tutkulu idealistler gibi,geçmiş çağa ve iktidarın zorunlulukları tarafından kirletilen ideallerinin temizliğine yeniden kavuşmayı özleyen,ihtilalci tutkuya sahip denizciler vardır.Diğer yanda,kanlı bir iç savaştan zaferle çıkmış,otoritelerine herhangi bir yeni meydan okumaya hoşgörü gösteremeyecek Bolşevikler bulunmaktadır.

Versus'tan çıkan kitap Gün Zileli'nin çevirisi . Geçen sene çıktı ; İngiliz Konsolosluğu karşısındaki eski kitapçıda Enis Batur'un Söz/lük'üyle birlikte ikisi 5 Lira.
Millet Adalet Cingöz müsveddeleri okumaktan asıl yazarı depolara yollamakta tereddütsüz.
Emma Goldman'nın başına gelenler, Tussy Marks, Kark ile Jenny ve Voltairine de Cleyre'nin de başına gelir; yaşayanlarla yetinen Türk entelijansının haberleri 3.sayfaları aşamıyor. Hafıza nisyan ile malûl..



19 Aralık 2009 Cumartesi,05.30
ZİZEK İSTANBUL'DAYDI AMA ÖNCE KELAM VARDI



Popüler felsefeci olması değerinden bir şey kaybettirmiyor;Slavoj Zizek geçen hafta İstanbul'daydı.Geniş çevreler tarafından itirazsız kabul gördüğü için yazımızı Zizek'in söylediklerinin peşine takıyoruz "Dünya sıfır noktasına yaklaşıyor.Bildiğiniz gibi radikal liberaller ne yaparsanız yapın mutlak özgürlük isterler.Önemli olan şu (..) ahlakı nasıl sağlayacaksınız?
Eski etik normların bize yetmediği bir çağa giriyoruz. Birçok alanda, ekolojiden, entelektüel mülkiyete kadar sıfır noktasına yaklaşıyoruz. ‘İnsan olmak ne demektir?’den başlayarak her şeyi yeniden tanımlamalıyız."-



Osmanlı'dan AB'ye/mütefekkirden thinkere değişen yok..İthal aydın,ithal fragmanlara vurgun.Dünya kaynıyor;global borsalar ekonomik krizi,dünyanın en ücra mekanlarına yüksek internet hızında taşımakta.Danimarka'da çevrecileri polis iple birbirine bağllamış;herkes hayret içinde 'orada nasıl olur' başlıklara taşınıyor.Demokraside veya her renkten totaliter yönetimlerde,devleti var eden iyinin kötünün ötesinde 'zor'u etik olarak nasıl tanımlamak lazım.
Kabuk,koruyucu ve öz'ün sahibi kitleleri dönüştürücü 'sol' devletten,hizmet sektörü olması gereken liberal devlete veya şer'i hukuk peşindeki devletden ortaçağ devlet kurumlarına kadar , erk'in ortak paydası/ aralarındaki aşılamamış benzerlik 'zor'u kullanmada hepsinin de sıklıkla başvurduğu tek kartezyen kural,akıl dışı en arkaik çözümün 'tek' olmasıdır.'Zor',amaçsal itibarla siyasi değil yalnızca reflekseldir. Foucault'nun biraz Hapisanenin Tarihi ama daha çok Deliliğin Tarihi kitabları bu konunun mütemmimidir; daha açıklayıcıdır.
Demokrasi ise Marks'ın söylediği gibi özetle,ampirik olarak,ancak tüm insanlığın eşzamanlı devinimiyle ve üretim ilişkilerinin evrensel gelişmesi ve buna bağlı dünya ilişkilerinin kıvamı ile olasıdır. (weltverkehr K.M)
Feuerbach 62-.devam edersek özellikleri itibariyle sezgisel, apriori/önsel ve içseldir.
Anatole France,'hayat devamlı olarak bir ihanettir'derken bireylerin hukuk kurallarıyla birbirine bağlandığı ,bu harçla negasyonların/inkar ve çelişkilerin aşıldığı gayenin (gayi)devlete ulaşıldığı tezine gönderme yapmaktadır ama çok önceden Marks koca bir kitapla cevap verir;'Hegel Hukuk Felsefesinin Eleştirisi'
demek ki fenomen/görünen yüz'ün dışında işleyen gayri kabili rücu,insan tabiatından kaynaklanan insan organizmasının hukuku,yani biyolojik kurallar dizini vardır.
Pozitiflik tüm doğal ve ekolojik sistemin işlemesi için/sürdürülebilirlik açısından 'iyi'lik vazgeçilmezdir.
Negatiflik,düğümdür;sürdürülebilen,devinen,ilerleyen, ancak pozitifliktir.
Sürekli doğayı kirleterek yaşayamayız;sürdürülebilir değildir veya sürekli trafik ihlali yaparak,banka soyarak,çamurlu ayaklarla eve girerek veya devamı bağırarak yaşayamayız...
Biyolojik mukavemet,toplumsal bariyerler,ekolojik kırılma ancak sürdürülebilir iyi'likle aşılabilir;iyilik'in karşılığı kötülüktür ve korku ile totalliterizm,insanın avcılıktan tarıma geçmesiyle onbin yıl önce kurumsalaşmıştır;doğası gereği sürdürülebilir değildir.İnsanoğlunun tarihi pratikte de bunu göstermektedir.Gerçi her devletin bitiş nedeni 'korku' eşiğinin rakip uluslar tarafından olduğu kadar kendi halkı tarafından da aşılmasıdır.
Bu tanımla 'zor' ve 'korku' devletin canlı bir organizma olarak yeryüzüne tutanacağı köklerdir denilebilir.Liberalizmin gevşettiği kurumsal yapı içinde ise 'devlet' bireylerin iş akti ile sınırlı iştirakıyla kurumsal olmasına rağmen, sürdürülebilir olmaktan çıkar;köklerini kaybeder..
Heidegger 'Düşünmek Ne Demektir' kitabında 'en kaygı verici olan insanın düşünmemesidir' diyor;
Aksini söylesek daha doğru olmaz mı?


KÜRATÖR MÜ HANUTÇU MU?


Marks'ın,Kutsal Max yazısından bir alıntı;'Burjuvazinin 'kendi dili' vardır.Bu dil 'burjuvazinin ürünüdür.Ona bezirganlık ve alım satım ruhu sinmiştir."
Dildeki jargonu, çağdaş sanat/contemporary düzlemine taşırsak,mekanlar,imgeler ve metaforlarla yaratılan yabancılaşma,verilen mesajın sınıfsal/elitist karakterini ortaya koyar,cürmünü sergiler ;ama tek başına yeterli değildir.Bezirganlık ruhu'nun ete kemiğe büründüğünü görmek için,Sotheby's 'den Christie's'e ve uzantıları yerli şirketlerin tavuklarına kışt demek gerekir ki,piyasanın kirli yüzü o zaman görünür.
Sonuç olarak her zaman dediğimiz şu ki, 'sanat eseri' ile bir 'emre muharrer çek,bono,tahvil' arasında hiç bir fark yoktur;ikisi de 'kıymetli evrak' olarak piyasada işlem görür.
Bu anlamda ekonomik enstürmanların reel gücü kadar,sanatın toplumu dönüştürücü gücünden söz edilebilir;paranın lezzeti ile sanatın lezzeti;at iziyle,it izi karışmıştır.
Küratör,sanat yazarı,eleştirmen,editör ile broker,cazgır,hanutçu arasında fark kalmamıştır.
Yani bulunduğumuz dönemde çağdaş olsun olmasın 'sanat' sahte/karlara hizmet ettiği ölçüde vardır.


SELANİKLİLER


Amatör Popüler tarihçi Murat'ın programı başlıyor. Murat Bardakçı ile 1981-82'de Milliyet'te birlikte çalıştık. Dış haberlerde muhabirdi. Akşamları gazeteden çıkar Atilla İlhan'ın yeni çıkan kitabı Elde Var Hüzün'ü köprü altındaki balıkçı meyhanelerinde saatlerce okurduk. Fotoğraflarımız durur. Hülya'yı hala hatırlar mı bilmem.
Artık Murat uçtu; tarih konusunda 'otorite' oldu.
Yalçın Küçük'ün başlattığı 'Sabetayistler' konusuna el attı.
Bu akşam Haber Türk'te konuyu tartışacaklar.
Benim anlamadığım Marks'ın torunları,bugün yaşayan Freddy'nin,Jenny Caroline'nin çocukları Marksist değilken,1676'da ölen Sabatay Sevi'nin soyundan gelenler nasıl Sabatayist oluyorlar.
Murat tam anlamıyla 'uyuz' kaşıyor.
Tüm Selaniklileri şaibe altında bırakmak için yazılmış senaryonun yeni Can Dündar'ı olursa yazık eder içtiğimiz rakılara..
Şeyh Bedrettin'le Sabetay Sevi aynı dönemde Osmanlı Sultanına baş kaldırmış iki değişik önderdir.
Bu yıl Eylül ayında Cağaoğlu'daki türbede toprağa verilen 2.Abdülhamit'in torunu Ertuğrul Osman ile sultan dedesi arasında Şeyh Bedreddin yatar.
Sevi'yi, Natan'ı bırakıp da, Şeyh Bedreddin'in müridi eski Yahudi Torlak Kemal konusuna girse,bence daha nitelikli hikayeler çıkar Serez Çarşısı'ndan.



17 Aralık 2009/Perşembe
AYLARDIR CEVAP BEKLİYORUZ; TIS YOK... KAPAKTA 'ÇAĞDAŞ SANAT' YAZIYOR. KAPAĞI AÇINCA KÖHNE ZİHNİYET ÜST BAŞLIĞINDA SÖMÜRGECİ CLEMENT GREENBERGLER, MECZUP MARCHELL DUCHAMPLAR ÇIKIYOR..-


20 AĞUSTOS 2008'DE EDEBİYAT YAZARI PAKİZE BARIŞTA TARAF GAZETESİ'NDE 'TÜRKİYE'DE ÇAĞDAŞ SANAT OLGUSU BATI MODELİ İTHAL BİR DURUMDUR' DEDİ,
ELEŞTİRMENLER,KÜRATÖRLER GAZETELERİN KÜLTÜR SAYFALARINDA CAHİL,BİLGİSİZ DİYEREK KOROSAL UYUMLULUKLA KINADILAR BARIŞTA'YI.
UZMANLAR HADDİNİ BİLDİRMEK İÇİN ÇARŞAF YAZILAR YAZDILAR.KÜLTÜREL BİR GAF YAPMIŞTI;'SORUN ANLAMAMAK İÇİN DİRENMEKTE' BAŞLIĞIYLA YAZILANI İSE EN AĞIRIYDI;
BURALARDA DEĞİLDİM. KONUYA GEÇ GİRDİM. OĞUZ ATAY'IN EŞİNİN HAKKINI TESLİM EDEN 30 YAZI YAZDIM; BAZI İNTERNET SİTELERİ 'ÇAĞDAŞ SANAT MASALI' BAŞLIĞIYLA YAZIMIZIN BİR KISMINI MANŞETTEN YAYINLADI.. BEDRİ BAYKAM , CUMHURİYET'TEKİ KÖŞESİNDE HER ZAMANKİ CESARETİYLE BU SAYFANIN ADRESİNİ VEREREK OKUYUCULARINA 'OKUYUN' ÖNERİSİNDE BULUNDU.. MALUM ÇEVRELERDEN ÇIT YOK! OLAN PAKİZE BARIŞTA'YA OLDU; O DA FRANCHİSİNG ANLAŞMASINA İMZA ATMIŞ KUDRET LİSANSI SAHİBİ İP CAMBAZLARININ ARASINDA TUTUNAMAMIŞTI SELİM IŞIK GİBİ...

DOĞU'NUN ANASINI AĞLATMAYA YEMİNLİ 'BATI',HER AN, HER KARAKTERSİZLİĞİ YAPMAK İÇİN MİSYONERLERİYLE ÇAĞA UYGUN İNCİLLER/İDEOLOJİLER YARATIYOR. ADINA 'ÇAĞDAŞ'LA BAŞLAYIP GEREKTİĞİNDE SANAT,GEREKTİĞİNDE HUKUK,GEREKTİĞİNDE TARİH,TIP,DEVLET,EĞİTİM,EKONOMİ GİBİ YAFTALAR YAPIŞTIRARAK İNSANIMIZI/KÜLTÜRÜMÜZÜ BİRBİRİNE KIRDIRIYOR.. TASASI KİME?
UTRİLLO,BUFFET DEDİN Mİ AKAN SULAR DURUR,CEMİL BAŞO DEDİN Mİ TÜYLER DİKEN DİKEN OLUR!
PROMOSYON AYDINLARIMIZDAN,ELEŞTİRMENLER SANAT TARİHÇİLERİMİZDEN ,MİSYONER ENTELLEKTÜELLERİMİZDEN,KÜRATÖR VE KATALOG DÜZENLEYİCİLERİMİZDEN PİYASAYI ELLERİNDE TUTAN UZMAN BİL CÜMLE İTHAL JENERİK AYDINLARIMIZDAN HALA CEVAP BEKLİYORUZ...



.

14 Aralık 2009 Pazartesi

Othmar Pferschy'nin fotoğrafları

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..





İstanbul Modern, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kuruluş yıllarında, fotoğraflarıyla genç cumhuriyetin ve Türk insanının dünyaya tanıtılmasında büyük görev üstlenen Othmar Pferschy'nin fotoğraflarını, Avusturya'da Viyana ve Salzburg'dan sonra bu kez doğduğu kent Graz'da sergiliyor. "Othmar Pferschy: Modern Türkiye" başlıklı fotoğraf sergisi 12 Ocak'ta Stadtmuseum Graz'da açılacak. Sanatçının 89 yapıtının yer alacağı sergi, 21 Şubat 2010 tarihine dek sürecek. Othmar Pferschy'nin fotoğrafları 25 Şubat-20 Mart tarihleri arasında da Dornbirn'de Museum der Stadt Dornbirn'de sergilenecek.

Belge fotoğrafçılığının ülkemizdeki ilk ve en önemli temsilcilerinden biri olan Othmar Pferschy'nin, 1926-1969 yılları arasında tüm Türkiye'yi dolaşarak çektiği binlerce fotoğraftan küratör Engin Özendes'in seçimiyle oluşan geniş bir seçki yer alacak. Avusturyalı fotoğrafçının, ülkemizin görsel tarihi sayılabilecek 1714 adet negatif ve 1293 adet basılmış fotoğraftan oluşan arşivi, kızı Astrid von Schell tarafından İstanbul Modern Sanat Müzesi Fotoğraf Arşivi'ne bağışlanmıştı.

"Genç Türkiye'nin bir çeşit gözü olan" Othmar Pferschy'nin fotoğrafları, yeni dönemi dünyaya göstermek amacıyla hazırlanan ve baskısı Münih'te Türkçe, Fransızca, İngilizce, Almanca açıklamalarla yapılan "Fotoğrafla Türkiye" adlı albümde (1936), "La Turquie Kemaliste" dergilerinde, pullarda, kartpostallarda, kâğıt paralarda, kitaplarda, broşürlerde, takvimlerde ve pek çok tanıtıcı yayında kullanıldı. "Fotoğraflarla Türkiye", "Turistik Türkiye" adlı sergiler, Bükreş, Belgrad, Atina ve Montreux'de açıldı. Bu kentlerde, yabancı dillerde hazırlanan yayınlar dağıtıldı.

Türkiye'de 43 yıl yaşayan ve modern manzara fotoğrafçılığını başlatarak, insan ve doğa ilişkileri, kentlerin değişen ve çağdaşlaşan yüzü gibi, özellikle yalnız güzeli araştırma ve saptama sorumluluğunun en güzel örneklerini veren Othmar Pferschy'nin, çıkarılan yasa nedeniyle Anadolu'da fotoğraf çekmesi yasaklandı.


Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarında tüm ülkeyi dolaşarak fotoğraf çeken Othmar Pferschy'nin fotoğrafları, Avusturya'da, doğduğu kent Graz'da sergilenecek.


Othmar Pferschy kimdir?

16 Ekim 1898'de Avusturya'nın Graz kentinde doğan Othmar Pferschy, 9 Ekim 1926'da Şark Ekspresi ile geldiği İstanbul'da bir gazetede gördüğü ilan üzerine, bir ay sonra Pera'nın tanınmış fotoğrafçılarından Foto Français'nin sahibi Jean Weinberg'in yanında çalışmaya başladı. Sonra 10 Temmuz 1931'de Beyoğlu'nda ilk stüdyosunu açarak çalışmalarını bağımsız olarak sürdürdü.

Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör'ün ısrarıyla, "Kemalist Türkiye'nin uzman fotoğrafçısı" olarak 1935'ten 1940 yılına kadar Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü'nde çalıştı.

II. Dünya Savaşı nedeniyle askere alınınca, 1940'ta Avusturya'ya dönmek zorunda kaldı. I. Dünya Savaşı sırasında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu askeri olarak İtalyan cephesinde savaşan Pferschy, bu kez Üçüncü Reich askeri olarak Norveç cephesinde askerî fotoğrafçılık yaptı.

Savaşın sonunda, yeniden kurulan Avusturya'nın vatandaşı olarak, 1947'de İstanbul'a döndü. 1940'ta Beyoğlu'nda bir fotoğraf stüdyosu açtı. Aynı yıl başvurmasına rağmen Türk vatandaşlığına kabul edilmedi.

2007 sayılı Türkiye'de Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkında Kanun adlı bir yasa öne sürülerek, Othmar Pferschy'nin çalışma izni iptal edildi ve ticari fotoğraf çekmesi yasaklandı. İleri gelen kişilerin devreye girmesi ile yalnızca İstanbul'da çalışmasına izin verildi, yıllarca dolaştığı Anadolu'da fotoğraf çekmesi yasaklandı. 1969'da, her zaman "ikinci vatanım" dediği Türkiye'yi sessizce terk etti, 23 Nisan 1984'te Münih'te öldü.

7 Aralık 2009 Pazartesi

Contemporary Istanbul (CI) POPÜLER KİTLELERİN KÜLTÜR FUARI




Sorulması gereken asıl soru şudur:
'Türkiye'nin ruhu bu fuarın neresinde gizli?'


... Bütün bu söylediklerimizin Contemporary Istanbul ile ne ilgisi var derseniz; hiçbir ilgisi yok.
Kavramsal sanatın , belleğine kazıması gereken bu cümleler belki Venedik veya İstanbul Bienalleriyle ilintilendirilebilir ama Lütfi Kırdar'daki Contemporary Istanbul (CI)'la hiçbir ilgisi yok.
Çünkü anlı şanlı gazete yazıları,tanıtımlar ,piarlar ve mekanına rağmen ,ismine/ yarattığı kavrama göre oldukça 'çiğ' ve adını hakeden ,emanet aldığı diskurun içini doldurabilen bir fuar değil....


80 önceleri ,Nurullah Berk'lerin,Cemal Tollu'ların sergi komiserliğini yaptığı Spor Sergi Sarayı'nda açılan Devlet Resim Heykel Sergileri vardı.
Şimdiki zaman ise,'Zeitgeist' ve global kapitalizmin trendleriyle ,aynı coğrafya, komşu parselde Kongre Merkezi'ni yarattı.
Buralarda açılan çok da farklı olmayan resim sergileri ise 'contemporary art' gibi okkalı cümleciklere terfi ettiler ;Türkiye basamak atlamıştı.
Kulvarla birlikte 'kapak' da değişiyordu;ne Harbiye eski Harbiye,ne de semt eski semtti.
Paranın dini imanı yoktu ; Çinli'sinden Alman,Amerikalı'sına herkes biraradaydı : Aurolarla/avrolar telaşe ortaçağ panayırında milliyetsiz bir ortak coşkuyla halkolmuştu.
İyi niyetlerinden şüphe duymamamıza karşın medya,sanata destek vermek adına naif bir coşkuyla, sapla samanı karıştırarak manipülasyona neden oluyordu. Köşe yazarları, ortaya pey süren cazgır misali, izleyiciyi sürekli provoke ediyor/kışkırtıyor,yanlış yönlendiriyordu; ne gam?
Nasıl olsa sistem bizi kendinden uzak tutmada büyük hüner kazanmıştı.
Fuarın/kurumların/sanatçıların ismine eklenen 'çağdaş/güncel/Contemporary' tanımları yalnızca 'niyet' olarak kalıyor ki ;kimin umurunda? Hep "this has been done before"lar vardı da gerçek anlamda Türkiye'nin ilk siyasi eleştirileri diyeceğimiz Bedri Baykam'ın The Sin Room/Günah Odası,Referandum Box/Referandum odası niye yoktu? Leila Taghinia-Milani Heller vardı da Kubilay niye yoktu?
Burada '"this has been done before" tanımlamasını Bedri ve kült resmi anlamında değil de Türkiye sanat tarihine mal olmuş yaygın bir paradoks olarak okumak gerekli; her sanatçı için soruyoruz; mutluluğun resmini yapan abidinler var da, kanayan yaralarına tütün basan eyübler niye yok?
Bedri Rahmilerden aldıkları mirası Devrim Erbiller, Adnan Çokerlerle, Aydın Ayanlar, Bedri Baykamlarla sürdüren içinde bu toprakların rengi, kokusunu barındıran sanat, emperyalizmin kıskacındaki ikibinler İstanbul'unda derdini hangi kuyulara anlatabilir.
Sorulması gereken asıl soru şudur: 'Türkiye'nin ruhu bu fuarın neresinde gizli?'
Bir hafta boyunca ortalığı ayağa kaldıran köşe yazarları,editörler,eleştirmenler serginin adı ile ruhu örtüşüyor mu? ; sormadılar/sorgulamadılar.Aşağıda örneklerini göreceğiniz yazılarla mai hülya içinde,salkım sepelek bir furya başlattılar;bunlara yol açanları anlamak mümkün değildi.
Bertold Brecht'in 'Hollywood' adlı ünlü şiirinde
'Her sabah ,ekmeğimi kazanmaya /
Giderim pazara,yalanların satıldığı yere' diyordu
Herkesin işi tıkırındaydı ; cennet yeryüzüne hiç bu kadar yaklaştırılmamıştı :aykırı ses/nefes istenmiyordu..


ÇAĞDAŞ SANAT PANAYIRI CONTEMPORARY ISTANBUL (CI)


Gerçi 2.Dünya savaşı 44'de bitmiştir ama demir perde henüz gerilmemiştir.
1948 ise değişimin tarihidir:
Dünyada olduğu kadar , Türkiye'de de DP'yle başlayan bu süreçte durum benzerdir.
Amerika yapacağını yapmıştır ; Jesse James suikastı tadında durumlar,komplolar,metaforlar/arayüzler/simgeler,semboller imal ederek , düşünce dünyasına olduğu kadar,pratik yaşamımıza da sürekli kendi menşeili gündemleri (oluşturarak/dönüştürerek) eklemlemiştir.

Rezervinde her zaman,Truman'ları,Mc Carhty'leri,Greenberg,Guggenheim,Duchamp'ları olmuştur.

İnsanoğlunun birleşik belleğinde rekabet olduğu kadar,suç ve suçlama da büyük 'haz' oluşturur.Tuzaklarını kuşanan kavramsal sanatın asıl sorması gereken sorularına ,genel olarak sanatçılar hala çok uzaktır.

Tabii esas 'mahrem' ,adlandırılmaktan öte,insan tarafından anlaşılamayan yaşamın anlamıdır:Aslında her isim/sıfat,kişiyi/durumu,gerçeği örten bir 'küf'/'küfr' değil midir? Oluşumun yüzeyindeki Küf katmanı arttıkça 'inkar' elle tutulur,vazgeçilmez olur.
Küf/Küfr ,Kafir'i doğururken,şarap anlamına gelen 'Hamr', aslen aklı perdeleyen örtüdür; içildikçe sert çekirdek yumuşar.
Yalnız kalmamak adına Slavoj Zizek'in paletinden renk alarak söylediklerimizi kuvvetlendirirsek , bir kişinin zaman dışı karakterine yazılmış cennetten alınan,oranın muhkemi yılanla birlikte sembolize edilen 'ilk kötülük' fikri vardır.'Kötülük' iyi'nin ikizi, bir ilke meselesi,bir etik tavır,hatta amprik/yararlılık halidir.'Haz' ilkesinin ötesinde ,ilerlemenin gereği,bir özgür irade/seçme hakkıdır.Nedenseldir:İnsanın dünyada olması bir sonuçtur; doğurgandır.
'Örtü'yle gelen kopuşlar içindeki 'kötülük ' yalnız 'patolojik motifleri (haz,kar,kullanılabilirlik,fayda veya sanatsal oyun/yaratma,vd.) hesaba katan basit,yararcı/oportünist bir faaliyet/kabiliyet değildir.Tam tersine başlangıçtaki Habil/Kabil'in öyküsünden mirasından günümüze devreden ebedi,yaratılışın diğer yanıyla ilgili ve özerk ,canlıyı var eden seçimler sunan 'ilahi öz'e ait akaşik bir kayıttır.
Hamr/örtü ve şarap'ın çevrelediği,meleklerin secdeye durduğu 'etik insan', hayat önünde duruşu ve mesafeleriyle,canı acıyan 'nefs/nefes' sahibi biyolojik insana karşı mücadele verir.Biri,diğerine tasallut etmiştir ;kabul ama örtü öncelikle hangisini kapatmak ister.Ahit Sandığı'ndaki paradoks ,kötüyü ve iyiyi aynı anda doğurur.'Gerçek' sizin ona nasıl bakmaya karar verdiğinize bağlı olmadan farklı kavramlarla,dokunarak ve yol alarak anlaşılan yapı inşasıdır.Durarak söyleyelim;'yapı inşasıdır'.Durağanlık değil,süreklilik halinde 'gerçek' vardır.Ve yaratılış,insana doğası itibariyle hazine sunmaktadır ; özgür irade.
Seküler düşünce oluşurken ,Tanrı'nın krallığından,insanın kurduğu dünyaya geçişte 18. yüzyılda Marks da emanet aldığı 'Tabula Rasa' kavramını çok kullanmıştır.İnsan zihni doğuşu itibariyle boş ve temiz bir kayıttır.
Newton Sapienes,kafasına düşen elmayla birlikte sanki çıldırmıştır.Müspet bilimlerin şahı fizik ,insanın önünde köleleşmiş,boyun eğmiş/secde etmiş bir doğa tahayyül etmektedir.Bir el haraketiyle aydınlanma gelir,bir kol hareketiyle ağırlıklardan kurtulunur,ses mesafeleri yok eder ,çeperde zamanlararası yolculuk başlar.İnsan,Levh-i mahfuz'un tutanaklarından ,var olmanın dayanılmaz ağırlığından kendine boş sayfa açmış, bu defa 'bilim' tütsüsüyle kendisinin kutsadığı bir kitaba tapınma başlamıştır.
Bir yanda doğanın ritmi içinde olabildiği kadar birarada ve ihtiyacına göre/barış içinde yaşam vardır ; diğer tarafta seçimini baskılamak ve değiştirmek,her şeye karşı direnerek başkaldıran kötülük çiçekleri koleksiyoncusu, her şeyin sahibi ,doğanın mezar kazıcısı,hackeri /rakibi/menhusu ,merkezdeki insan vardır.Ki beratını eski,yeni/çok yeni tüm kutsal ahitlerden almıştır; Tanrı'nın yeryüzündeki halifesidir.
Felsefe olduğu kadar günümüz sanatı da kavramlararası yolculuktur ; sürekli düşünceyi tetikler.Oyun içinde oyun vardır.Yeni dünyanın kapılarını açar ki,açılan her kapıdan onlarca pınar taşar.Terimler,fikirleri çoğu zaman aşar .Esas figür konu başlıkları,fragmanlar önce gelir;eskidikçe,yeni fikirler arası yolculuğun ara yüzlerini oluşturur.
Zaman yoktur,fark yoktur;insan başından beri hep aynı insandır.Özüyle tanrısal ve ölümsüzdür.Lakin,herkes aynı günahın öznesidir.İnsan iradesinin ağırlıklarının terkedildiği sunağı ,kurbanın mezbahanesi,akropolün kutsalı ,adak taşının öznesi olarak 'sanat'ı ve şimdiki zamandaki mekanı Güncel Sanat / veya uluslararası deyişiyle Contemporary Art'ı ritüel bağlamında yeniden düşünmeyi/oluşturmayı sürdürürken ,dikkatli izleyicinin düşünce harelerinde ,depresif Hermann Nitsch sureti belirmektedir ; uç bir örnektir ama törenselliği ,seküler anlamda sorgulamasıyla kapıyı aralamıştır.

Bütün bu söylediklerimizin Contemporary Istanbul ile ne ilgisi var derseniz;hiçbir ilgisi yok.Kavramsal sanatın belleğine kazıması gereken bu cümleler belki Venedik veya İstanbul Bienalleriyle ilintilendirilebilir ama Lütfi Kırdar'daki Contemporary Istanbul (CI)'la hiçbir ilgisi yok :
Çünkü anlı şanlı gazete yazıları,tanıtımlar ,piarlar ve mekanına rağmen ismine ve yarattığı kavrama göre oldukça 'çiğ' kalmıştır ; adının içini dolduran bir fuar değildir.


'ÇAĞDAŞ SANAT FUARA TAŞINIYOR' VE 'YARATICILIĞIN SONSUZLUĞU' DİYORSUNUZ AMA,BİZ BİRAZ ELDE OLANA BAKALIM

Çağdaş sanat panayırı Contemporary Istanbul (CI) 307 sanatçı ve 73 galeriyle açıldı.

'Çağdaş sanat fuara taşınıyor','Yaratıcılığın sonsuzluğu','Çağdaş sanatla haşır neşir bir hafta' ; İstanbul Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı Rumeli Salonları'nde 1-6 Aralık 2009 tarihleri arası süren 'Contemporary Istanbul ' sergisi için değişik gazetelerde üç hanım yazarın şevk dolu,okuyucuyu yönlendiren başlıkları bunlar.


Radikal'de Nur Çintay şöyle yazıyor ;"... Galiba en temel eleştirilerden biri, tarihlere ilişkin. Contemporary İstanbul, gene bu yıl da dünyanın en mühim sanat fuarlarından biri olan Art Basel Miami ile çakıştı; tamı tamına aynı günler. Bu durum, hem iki sanat olayını da takip etmek isteyenleri sinir ediyor, hem de artık daha büyük oynamaya niyetlenen, Türk çağdaş sanatıyla küresel çağdaş sanat ortamları arasında köprü olmayı hedefleyen bir organizasyon için baştan eksi puan oluyor. Neyse ki bu fuarların tarihleri aylar yıllar öncesinden organize edildiği için her iki etkinliğin de gelecek yıl hangi tarihlerde gerçekleşeceği şimdiden belli ve de iyi haber: Art Basel Miami 2010’da da gene 3-6 Aralık tarihlerinde ama Contemporary İstanbul’un gelecek yılki takvimi öne çekilmiş: 25-28 Kasım 2010!
(..) En çok bahsi geçen ve tebriklerden yorgun düşen sanatçıların başında artık Galerist’le çalışmaya başlayan Kezban Arca Batıbeki geliyordu herhalde. Radikal Cumartesi’nin geçen haftaki kapağıydı (Bu bizim şahsi olarak en bayıldığımız eser de demek oluyor!); Kezban Arca Batıbeki’nin kimin elinin kimin cebinde olduğu biraz karışık nefis yavrularından mürekkep ‘Da Vinci Code’u, daha asılma aşamasında satıldı! "

Zeynep Oral ise büyük bir hüsnüniyetle etkinliklere omuz veriyor,sanat dünyasındaki ortak umut ve heyecanı şu sözlerle paylaşıyor ;"Dün gece rüyamda uzayda bir yolculuğa çıkmıştım.Çok heyecanlıydı.Muhteşem güzellikler vardı...Ama yeryüzünde hayatı karartan tüm sorunlar da uzaya taşınmıştı.Yoksulluk,baskı,şiddet ve ayrımcılık..Orada da dipsiz kuyulara düşmekle ,sonsuzluğa kanat çırpmak arasında gidip geliyordum...Şimdi nereden mi çıktı rüyada bile olsa bu yolculuk? Söyleyeyim : Bir gün önce saatlerce 'Çağdaş Sanat Fuarı'nı gezmiştim. Ön açılışta izlediklerimden sonra böyle bir rüya kaçınılmazdı! (...) Çağdaş Sanat Fuarı'nı ayın altısına dek görebilirsiniz.Kaçırmayın. Yaratıcılığın sonsuzluğunu ,bundan iyi başka bir yerde göremezsiniz!"


4 ARALIK CUMA GÜNÜ VATAN GAZETESİ 4.SAYFADA MANŞETTEN VERİLEN HABER
ŞÖYLE; KABE'NİN 783 YILLIK ANAHTARI MÜZAYEDEDE


"Portakal Sanat ve Evi’nin düzenlediği müzayedede Süleyman Seyyid’e ait Karpuzlu Natürmort 900 bin TL başlangıç fiyatıyla satışa sunulacak.
Aynı müzayedede Halife El Mustansır’a ait 1226 yılında yapılan Kâbe anahtarı da ilk defa satılacak."
Aldıkları anahtarı ne yapacakları belli olmayan bu koleksiyonerleri büyük Türk sanatının usta isimleriyle birlikte düşünmek ise vatan Gazetesi yazarını amaçsız,anlaşılmaz kılıyor.

Gila Benmayor'un 6 Aralık 2009 tarihli yazsının başlığı ise "Contemporary Istanbul’da ilk iki günün satışı 5-6 milyon dolar" diyor ve devamında "Bu müthiş sanat şölenini kaçıranlar adına üzgünüm" diye ekliyor.

Sabah Gazetesi'nde ise aynı tarihte Şelale Kadak'ın köşe yazısı şöyle :
"Önceki gün ön gösterim saatinden de önce çağdaş sanatın en büyük gövde gösterisini yaptığı Lütfi Kırdar'daki Contemporary Istanbul'daki galerileri tek tek dolaşıyorum.
Etrafıma bakıyorum yalnız değilim. Çağdaş sanatın önde gelen koleksiyonerleri de koridorlarda. Abdi İbrahim ilaç şirketinin sahibi Nezih Barut ve Can Ergiz, kimseler akın etmeden rahat rahat sanat eserlerini inceleyip, satın almak için dolaşan sanatseverlerdendi mesela.
Biraz ilerde Mavi Senfoni isimli eseri 2.2 milyon liraya el değiştirince bir anda yaşayan en pahalı ressam unvanına kavuşan Burhan Doğançay'ı görüyorum. O da dolaşıyor.
Birkaç dakika sonra Contemporary Istanbul Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli ile buluşuyorum. "Biliyor musunuz, daha ön gösterim başlamadan 2-3 milyon liralık satış oldu" diyor. Eminim siz bu satırları okuduğunuzda satılan sanat eseri sayısı da fiyatı da çok artmış olacak. 'Çünkü' diyor Ali Güreli, "Kriz Türkiye'de çağdaş sanata olan ilgiyi durdurmaya yetmedi. Çağdaş sanatın satın alıcı sayısı giderek artıyor."
Bu yıl Akbank'ın sponsor olduğu Contemporary Istanbul'a katılan yabancı galeri sayısı 21'e çıkmış. Geçen yıl 16 galeri varmış. Yani kriz nedeniyle belki katılımın daha az olması beklenirken hiç de öyle olmamış. O nedenle belki, Ali Güreli "moralimiz yüksek" diyor."

Gila Benmayor, ve Şelale Sadak'ın bir köşe yazarı olarak ,olması gerektiği şekliyle/entellektüel anlamda ,dedikleri belli değil.
Anlaşılan bazı yazarlar,yazdıkları köşelerin içini doldururken oldukça zorlanıyorlar.
Bu tip yazarlar,okuyucuyu,izleyiciyi yönlendirirken 'koşan,kapan alır;geç kalan hava alır' tipi çığıtkan deyişlerden,reklam cümlelerinden/haberlerinden uzak kalmalıdırlar; reklamcı ile köşe yazarı arasında fark olmalıdır .Bu Sedat Simavi'den bize miras kalan kalemin gereğidir.

Burada sergilenen ürünleri contemporary art yani güncel/çağdaş sanat kılan hangi diskurdur? Artık ulusal sanatımızın klasiğidir burda yer alan önemli kesim.5o yıldır aynı görüntülerle sanatlarını bina eden kişilere aittir bu ürünler.Bunları,normal resim sergisi görüntüsünden anlı şanlı ismiyle farklı ve kavramsal bir söyleme sahip olan/olması gereken 'çağdaş/güncel/Contemporary Art'a terfi ettiren hangi yeni oluşum/dönüşüm/metaformozdur.
Maksim Gorki'nin çok önemli kitabı Ayaktakımı Arasında'nın kapağını değiştirmekle Madam Bovary'yi oluşturmak mümkün değildir.İkisinin de farklı auraları vardır. Auraları avrolara tahvil etme/dönüştürme, karıştırma münasebetsizliği ise esnafça girişimlerin kaçınılmaz sonucudur.
Sergide adı anılmaya değer az sayıda isim ve çalışma da bu ortaçağ panayırında kaybolup gitmektedir.
Çığırtkanların sesi,sanatın gizemini/büyüsünü bozmaktadır.
Haberler ve köşe yazılarıyla gerçek sanat,kılık değiştirmeye zorlanmakta,aidiyetler reddedilmekte,kavramlar baskılanmakta,piyasa manipüle edilmektedir.

KEŞKE 'ÇAĞDAŞ SANAT PANAYIRI' DİYEBİLSEYDİK...

2 Aralık Çarşamba günü ise Cumhuriyet'te,'Çağdaş sanat fuara taşınıyor' başlıklı yazının hemen yanında Turgay Fişekçi 'Franz Lang'a ne oldu?' başlıklı makalesinde içinde bulunulan durumu sorgularken şöyle demektedir "(..)Fritz Lang (1890-1976) sessiz sinema döneminin önde gelen film yönetmenlerinden.Naziler 1933'te Almanya'da iktidara gelince,(..) ABD'ye göç etti.(..)Amerikalı film yapımcısı,filmin kendi istekleri doğrultusunda çekilmesi için yönetmen ve senayo yazarına baskı yapmaktadır.İplerin kopma noktasına geldiği bir anda,yapımcı,isteklerini kabul etmeleri durumunda ertesi sabah bürosuna gelmelerini söyleyip gider.Senaryo yazarı,Fritz Lang'a ne yapacağını sorduğunda yönetmen,
Bertold Brecht'in 'Hollywood' adlı ünlü şiiriyle karşılık verir :

Her sabah ,ekmeğimi kazanmaya
Giderim pazara,yalanların satıldığı yere'


Gazeteler ,sanat yazarları,sanat fuarları,müzayedeler ;sistem işliyor,kriz aşılıyor çark dönüyor; herkes tekerleği çevirmeye çalışıyor.Hiç haksızlık etmeyelim,gördüğümüz gibi işin künhüne inerek etraflıca,istenilen berraklıkta okuyucuya yansıtılıyor.

Koyun can,kasap et derdinde.

Biz de biliyoruz durumu ama bu heyecan,iştah niye? Kimi kandırıyoruz.

Durumun garabetini gören Turgay Fişekçi yazısını şöyle bitiriyor " Sanatçıların arada bir durup, içinde yaşadıkları dünyayı enine boyuna düşünmeleri,söz alıp bir şeyler söylemeleri gerekmez mi?"

Yazılanlar yanında bizim söylediklerimiz ise laf-ı güzaf...

EMİN ÇETİN GİRGİN







.