29 Kasım 2009 Pazar

Kadıköy Boğa Heykeli

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..



Bugün İstanbul'un çeşitli yerlerinde gördüğümüz hayvan heykellerinin tarihi Sultan Abdülaziz'e ulaşır. 1850'lerden itibaren Paris'ten getirilen ve köşk,konak ve Yıldız, Dolmabahçe gibi saray bahçelerine konan hayvan heykellerinin ardından Sultan büstleri gelir.. Bugün Kadıköy/Altıyol'daki heykel ise farklıdır.
BOĞA HEYKELİ (HOUİLLAV DIR ISIDORE BONHEVR- PARİS 1864)
Heykelin taban kenarında yazılı olan bu yazı heykelin 1864'te Paris'te yapıldığını gösterir. Heykeltraş İzidor Bonhevr yapmıştır. Almanlar, Fransızları yenince heykel Almanya'ya götürülür. 1. Dünya Savaşı sonlarında Alman Kralı II. Wilhelm tarafından 1917 yılında Enver Paşa'ya güç simgesi olarak armağan edilir. Önce Beylerbeyi Sarayı’nın bahçesine yerleştirilir.İstanbul’da pek çok kez yer değiştirir. 1953 yılında Hilton Oteli’nin yapılmasıyla heykel, duvarlar ardındaki saraydan çıkarılıp Hilton Oteli’nin bahçesine konur. 1960'larda Cemal Reşit Rey Salonu/ Spor Sergi Sarayı'nın bahçesine daha sonra Taksim Gezi Parkı'nda cadde kenarında Divan Oteli'nin karşısına, buradan da 1969'da iskeledeki eski Kadıköy Kaymakamlık Binası önüne, 1987'de de Altıyol'a yerleştirilir.


(İnternet/Anonim) Türkiye’de en bilinen heykel hangisi diye sorulduğunda ilk akla gelen heykeller arasında; İlhan Koman’ın Akdeniz, Canonica’nın Taksim Cumhuriyet Anıtı, Hadi Bara ve Zühtü Müritoğlu’nun beraber yaptıkları Barbaros Heykeli gelebilir ; ama bunların hiç biri Kadıköy’deki Boğa Heykeli kadar şehirle bütünleşmemiş, hakkında şehir efsaneleri üretilmemiştir. Aslında bakılırsa hakkında üretilen şehir efsanelerinden daha da garip bir öyküye sahip bu heykel. Boğa Heykeli üzerine araştırmalar yaptıkça onun estetik açıdan muhteşemliğinin yanında tarihsel arka planının da ne kadar önemli olduğu ortaya çıktı.

Kadıköy Boğa Heykeli ilkokuldan beri her sene tarih derslerimizde okuduğumuz ve hepimizin kulağının aşina olduğu ama bizim dünyamızdan çok uzak olan bir bölgeyi nerdeyse bizimmiş gibi öğrendiğimiz Alsas Loren, Kadıköy’deki Boğa Heykeli’nin geçmişinden bir izdir. Almanya ile Fransa arasında 1800’lü yıllarda gidip gelen küçük bir bölge olan Alsas Loren 1860’larda tekrar Fransa’nın eline geçer. Fransızlar Almanları dize getirmenin sevinci ile bu bölgeye bir anıt heykel dikme girişiminde bulunurlar. O dönem Paris’in en önemli heykeltıraşlarından biri olan Isidore Bonheure ve T. Roulliard’a proje verilir. Daha çok hayvan heykelleri yapan bu sanatçılar Fransızların Almanları azgın bir boğa gibi ezip geçtiğini ima etmesi için bu Boğa Heykeli’ni yaparlar. Heykel büyük bir özgüvenle Alsas Loren’e dikildikten birkaç yıl sonra 1870 yılında Almanya tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Bismarck, Alsas Loren için Fransa’ya savaş açar. Alsas Loren’de bulunan maden yatakları onlarca yıl süren ve yüz binlerce insanın ölmesiyle devam eder. Sonuç olarak Almanlar birkaç yılda çok büyük bir ordu toplayıp Fransa’nın üstüne gider ve Alsas Loren’i de topraklarına katar. Fransa’nın Almanları korkutması amacıyla dikilen Boğa Heykeli’ni Almanlar ganimet olarak alıp başkentlerine götürürler. Yaklaşık kırk yıl Almanya’da kalan heykel nereleri süsledi, nerelerde o kızgın bakışlarını etrafa savurdu şu an için bir bilgimiz yok ancak II. Abdülhamit ile başlayan ve İttihat ve Terakki Partisi’nin başa geçmesi ile güçlenen Osmanlı-Alman ilişkileri sırasında Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından heykel İttihat ve Terakki Partisi’nin başındaki Enver Paşa’ya hediye edilir. Heykel böylece İstanbul’a getirilerek Enver Paşa’nın sarayının bahçesine yerleştirilir. I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı-Alman birliğinin timsaline dönüşen Boğa Heykeli savaş sonunda yenilgimizle ve Enver Paşa’nın yurt dışına çıkması ile unutulur. 1953 yılında Hilton Oteli’nin yapılmasıyla heykel, duvarlar ardındaki saraydan çıkarılıp Hilton Oteli’nin bahçesine konur.


Burada da çok uzun durmaz veya durdurulmaz. Harbiye’deki Lütfi Kırdar Spor Salonu önüne, çevresine ve kendine umarsız bir vaziyette konur. Kamu ile de ilk karılaşması ve yoğun ilgi görmesi de bu zamana rastlar. Anlaşılan o ki burada da yeri beğenilmez, Taksim Gezi Parkı’na yerleştirilir. Artık bir orda bir buradadır. 1969 yılında Taksim Gezi Parkı’ndan alınarak Kadıköy’e getirilir. Beşiktaş İskelesi’nin arkasındaki eski kaymakamlık binasının önüne yerleştirilir ama o da olmaz. 1987 (ne yazık ki kaynaklarda bu bile net değildir, tarih bazılarında 1976 bazılarında 1990 olarak da geçmektedir) yılında nihayet gerçek yerini bulur; Kadıköy Altıyol. Alsas Loren’den başlayan şanlı şerefli tarihi unutulmuş, belli bir yeri yurdu olmayan, birkaç senede bir taşınan, fotoğraflarının çekildiği, üzerine binme girişimlerinin yaşandığı, üzerinin kazınmaya çalışıldığı, yazıların yazıldığı eğlencelik bir heykel haline dönüştürülür. Halbuki aynı dökümhaneden çıkmış ve heykeltıraşı Thiebaut tarafından yapılan Emirgan’daki Sakıp Sabancı’ya ait Atlı Köşk’ün atı ise halinden çok memnun Picassoları Dalileri karşılamaktadır. Boğa Heykeli’nin bir diğer kardeşi ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin önünde bulunan Aslan Heykeli’dir.

Bugün Kadıköy’ün kalabalığının içinde artık görülemeyecek bir hal alan Boğa heykeli, estetik güzelliğinden bahsedilmeyi bırakın yön gösterme aracına dönmüştür. Boğa Heykeli’nden sağa veya sola terimleri Kadıköy Altıyol’da çokça duyabileceğiniz bir cümledir artık. Alsas Loren’in o ürkütücü canavarı artık yaşlanmış, köklerinden uzaklaştırılmış ama hala eski estetiğini üzerinde barındıran bir heykel olarak hala başını eğip çevresine selam veriyor.





.

26 Kasım 2009 Perşembe

Coca Cola'nın Tarihi




Coca Cola'nın Tarihi..


Gazetelerdeki haberde şirketin Türk CEO'su Muhtar Kent'in fotografı var. Şöyle yazıyor : Coca-Cola'nın 125 yıllık gizli formülü yeni evine taşındı. 86 yıldır SunTrust Bankası'nda saklanan gizli formül, 125. yıl nedeniyle Atlanta'da bulunan Coca-Cola Müzesi'ndeki yerini aldı.

Biz öykünün başladığı yere, 125 yıl önceye dönelim. Amerikalı girişimci Asa G. Candler (1851/1859), 40 yaşının birikimi ve sezgisiyle hareket ediyordu. 1891 yılında Coca-Cola adlı meşrubat şirketini satın aldığında, artık yalnız bir şirketi değil, ileriye yönelik Amerikanvari hayalleri de vardı. Yirmi yıla yakın bir süre içinde Coke'u uluslararası bir kuruluş haline getirerek kafein içeren bu meşrubatın dünya çapında yayılmasına önayak oldu..

Candler Carroll Country/Georgia'da dünyaya geldi. Orta halli baba evini 17 yaşında terkederek Cartersville/Georgia'da bir perakendecinin yayına çırak olarak girdi. 1873'de Atlanta'ya gelerek bir "drugstore"da iş buldu. Ayrıca pazar günleri kilise okulunda öğretmenlik yapıyorda. Birkaç ay sonra ortağı olduğu dükkânı, birkaç yıl içinde kentin en büyük ticarethanesi haline çevirdi. 1878'de kendisiyle eşit haklara sahip bir ortakla beraber Drugstore'u satın aldı. Sekiz yıl içinde de, bundan böyle Asa G. Candler and Company adını taşıyan şirketin tek sahibi oldu.

Coca-Cola'nın Tek Sahibi 1887 ilkbaharında, bir yıl önce Doc Pemberton tarafından yaratılmış olan Coca-Cola adlı şurubumsu bir içecek Candler'in dikkatini çekti. Akademik derecesini yasal yoldan aldığını hiçbir zaman kanıtlamayan eczacı ve sanayi kimyacısı Pemberton "ideal tat' arayışında bu içkiyi bulmuştu. İçerdiği önemli miktardaki şeker ile Koka yaprakları ve Kola cevizleri dolayısıyla içkiye "Coca-Cola" adı verildi. Bu içki dondurmacılarda bardağı 5 cent'e satılmaktaydı. İlk hafta içinde satılan miktar 13 bardaktan ibaretti. Pemberton bu markayı günümüzde halâ kullanılmakta olan imza ile birlikte Amerikan Patent Dairesine tescil ettirdi.

Candlar aynı yıl içinde Coca-Cala'yı satın almaya karar verdi. Firma hisselerini birkaç ortakla beraber satın aldıktan sonra, bu ortakların hisselerini de yavaş yavaş satın aldı ve 1891 yılında şirketin tek sahibiydi. Tüm hakları ve Pemberton'un reçetesini satın almak için 2300 dolar ödemişti. Cola'nın Amerika'ya Yayılması Coca-Cola satışı önceleri sadece Atlanta ile sınırlı kaldığı halde, Candler 90'li yılların başında birçok başka kente de dağıtım yapmaya başladı. Genel ticaret işinden çekilerek tümüyle meşrubat piyasasına yoğunlaştı. Şirketi 1892'de The Coca-Cola Company adıyla anonim şirkete çevrildi (sermayesi: 100.000 dolar). Candler bütün haklarını şirkete devredip karşılığında 1.000 hissenin yarısını aldı.

Candler inanılmaz reklam kampanyalarıyla Coca-Cola'yı ABD'nin tümüne yaymaya çalıştı. Şirketi, o dönemde çok sevilen bir yöntem olan parasız kupon dağıtma uygulamasına geçti. Kuponu getiren müşteriye bir bardak Cola parasız veriliyordu. Candler hedefine 1895'te erişti. Coca-Cola ABD'nin bütün federal eyaletlerinde satışa sunulmaktaydı. Birkaç yıl sonra Coke Meksika ve Küba'da da bulunabiliyordu.

Ruhsat Kiralama Yönteminin Başarısı Şirketin kalkınmasında Candler'in yüzyılın başında uyguladığı satış politikası çok etken bir rol oynadı. Cola'yı drugstore, süpermarket, benzinci ve spor alanları gibi yerlerde de satın alınabilmesi için şişelere doldurttu. Şişe doldurma lisansları sattı ve sınırlandırılmış bölgeler için ruhsat kiralama yöntemini uyguladı. 1900'dan sonra bütün ülkede şişe doldurma tesisleri mantar gibi topraktan fişkırmaya başladı.

Coca-Cola'nın içerdiği koka yüzünden uyuşturucu bağımlılığına neden olması konusundaki saldırılar doruk noktasına ulaştı. Karşı saldırıya geçen Candler, Cola'nın kokainden eser elementler içerdiğini itiraf ettiği bir broşür yayınlattı. Aynı anda, şirketi tarafından üretilen Coca-Cola tüketimine bağlı bir tek kokain bağımlılığı vakası ortaya çıktığı takdirde, işini derhal bırakacağına ilişkin dokuz yıl önce verdiği sözü yineledi. Tartışmalar sürüp gidince Cola'nın içeriği 1905'te hafif değiştirildi. Coca-Cola o tarihten beri kokainin zerresini içermemektedir.

Şirketini satması 1905'te bu içkinin reklamını yapan bir beyzbol yıldızını gösteren ilk ilan çıktı. Bugüne kadar sürüp giden, Coca-Cola ile spor arasındaki sıkı ticari bağlantı bununla başlamış oldu. Candler; Coca-Cola'yı Amerikan tarihinin parlak öğelerinden biri olarak sunmaya yönelik çabalarında son derece başanlı oldu. Böylelikle 1917'de Amerikan birliklerinin Avrupa'ya inmesinin ardından bir bardak Coca-Cola'yı kaldıran elin arkasından Özgürlük Anıtı'nın silüetini gösteren bir reklam çıktı. Yine 1917'de Candler "Soft Drink" (alkol içermeyen meşrubat) işinden çekilerek Atlanta Belediye başkanlığına seçildi. Hisselerin çoğuna sahip ortaklık paketini ailesine devretti ve aynı yıl içinde Atlanta'da öldü.

Ailesi, Candler'in ölümünden iki yıl sonra Coca-Cola Company'i 25 milyon dolara Atlanta'nın bir bankalar konsorsiyumuna sattı. Dört yıl sonra Robert Woodruff yönetici olarak şirketin başına geçti. Coca Cola'yı uluslararası düzeyde ferahlatıcı tek içecek haline getirmeyi başardı. Bilindiği gibi bu öykünün üzerinden çok süre geçti. Bugün Coca Cola dünyanın en değerli markalarından biri. Dünyanın küçük ülkeleri kadar bir bütçesi var. Geçen sürede yakın dönemde bir Türk, Muhtar Kent şirketin CEO'su olmadan önce de önemli çalışmalar yapmıştı. Geçtiğimiz günlerde gazeteci Ertuğrul Özkök, Kent ile Coca Cola'nın arşivine girdi. 125 yıllık öykünün bilinmeyen yanları için Özkök'ün yazısını aşağıdaki linkten okuyun..


Peki, dünyayı peşinden koşturan Coca Cola'nın formülü ne..


Radikal Gazetesi'nin 15 Şubat tarihli haberine göre, ABD'de bir internet sitesi ticaret dünyasının en büyük sırlarından birini çözdü.. Sitedeki bilgiye göre, Coca-Cola'nın gizli formülünün tam olarak bulduğunu söyleniyor.. Coca Cola şirketinin büyük bir sır olarak sakladığı gizli formül, kimyacı John Pemberton tarafından 1886'da bulunmuştu. Formülün 24 saat güvenlik görevlilerinin gözetimi altında Atlanta'da bir kasa dairesinde tutulduğu belirtiliyor. Şimdi ise Thisamericanlife.org adlı site bu formülü bulduğunu öne sürüyor. İddiaya göre 1979 tarihli bir gazete makalesinde, kolayı üretmek için geçerli içerik maddeler ve miktarları yer alıyor.


Coca-Cola'nın mucidi Dr. John Pemberton, 1886 yılında, Coca-Cola'yı icat ettiğinde sadece birkaç kişinin bildiği gizli formülü yazılı bir belgeye dönüştürme gereği duymadı. 1891 yılında ise, iş haklarını satın alan Asa Candler Coca-Cola'nın tek sahibi oldu ve Candler'in oğlu tarafından kaleme alınan Coca-Cola'nın gizli formülünün yazılı olduğu belge bankaya teslim edildi.. Bu belge 1925 yılına kadar New York'taki Guaranty Bankası'nda bir kasada tutuldu. Daha sonra şirketi 25 Milyon Dolara Candler'in mirasçılarından alan Woodruff gizli formülün yazılı bulunduğu belgeyi o zamanki adıyla Trust Company Bankası olan SunTrust Bankası'nda bir kasaya yerleştirdi. Bugünse formül, Türk Ceo Muhtar Kent tarafından Coca-Cola Müzesine taşındı.. Burada ahmakça olan yanılgı, üretimin yapılabilmesi için formülün Coca Cola fabrikalarındaki imalat şeflerinin elinde olması gerçeği.. Tabi formülü gizli olan Coca Cola'nın üretimini Cola'nın CEO'su Muhtar Kent kimseye göstermeden evde gözlerden uzak merdiven altında yapmıyorsa..




Yılmaz Özdil, dünkü yazısında Noel Baba illustrasyonun ilk defa Coca Cola tarafından 1930'da yaratılarak kullanıldığını yazmış. Bendeki kitabın ismi The Christmas Book, Editör Davit Larkin, yayıncı Pan Booksltd/london and sydney. İçindeki illustrasyonların tarihi 1902'den başlıyor. Noel Baba , 1930'da ilk defa Cola için yapıldığı söylenen afişteki gibi kullanılmış. Özdil'in hikayesi arşiv bilgisi olarak düzeltilmeye muhtaç. Önemli mi? Cola'daki Noel Baba figürü ne kadar önemliyse, tarihsel şerh'te o kadar önemli..


1902 tarihli F.H. Kaemmerer'in illustrasyonu var, aynı Cola'nın Noel Baba figürü, geyiklerin çektiği kızağa binmiş hediyeleri dağıtıyor. Gene Floorence Hardy'nin British Library'de bulunan benzeri figür, Maginel Wrıght Barney imzalı ; aynı arşivde yer alan 1928 tarihli resimde tek eksik olan Cola'nın kogosu. Demek ki, böyle bir gelenek daha önce de var. Değişik ressamların aynı konuyu işlemesi, geyik/kızak, kırmızı elbisesiyle Noel Baba figürü allegorinin 1930'dan önce olduğunu gösteriyor ; ama o farklı anlatıyor. İlk defa Haddon Sundblom’un yarattığını söylüyor. Tarihsel bir şerh düşersek, Cola'nın icat ettiği dememek lazım ; demek ki elde olan yalnız siyah beyaz bir fotografla sınırlı değil ; daha önce olan bir figürü uyarlamış. Bu bilgilerin yer almadığı Noel Baba karakterinin hikayesini Yılmaz Özdil farklı yazmış : Hıristiyan filan diyorlar ama, Papa dahil, kimsenin umurunda değildi. Taaa ki, 1930’a kadar… Amerikan zekası Coca Cola, günde 9 milyon şişe satıyor, ne yapsak da daha fazla satsak diye kafa yoruyordu. Şirin bi reklam figürü yaratıp, çocukların ilgisini çekmeye karar verdiler.

Dönemin en yetenekli illüstratörü Haddon Sundblom’la anlaştılar. Amerikan Sanat Akademisi mezunu Sundblom, göçmen bi ailenin çocuğuydu, babası Finlandiyalı, annesi İsveçli’ydi.

Popüler kültürde yeri olmayan, o güne kadar sadece 1863 senesinde, o da sadece bir kez, siyah-beyaz resmedilen hayali kişilik Aziz Nikolas’ı aldı, ak saçlı, ak sakallı, koca göbekli, tonton dedeye çevirdi. Dini tınıdan kurtulmak için, Aziz’i, yani Saint’i attı, kulağa daha arkadaşça geliyor diyerek, Santa dedi, Santa Claus yaptı. Dünya çapında en çok reklam yatırımı yapılan renklere, Coca Cola’nın kırmızı-beyaz-siyah renklerine boyadı, bilekleri beyaz tüylü kırmızı cüppe, beyaz ponponlu kırmızı kukuleta, siyah kemer ve siyah çizme giydirdi. Kendisi İskandinav kökenli ya… Geyikleri ilave etti, çocuksu düşleri gıdıklamak için, bindirdi kızağa, uçurdu.

Coca Cola da satışta uçtu… Gazeteler, dergiler, duvarlar, panolar, el ilanları, her taraf bu sevimli reklam figürüyle donatıldı. Hollywood üstüne atladı, aynı tip’le filmler çevrildi. Ardından icat edilen televizyon derken, popüler kültürün ayrılmaz parçası haline geldi..


Böylece, bir arşiv bilgisini tamamlıyoruz..

***

Atlanta Journal-Constitution Gazetesinin, 8 Şubat 1979 sayısında tam olarak Pemberton'ın tarifi olduğu söylenen bir kitap sayfasının fotoğrafı yer alıyor. Amerikalı internet sitesi ayrıca Coca Cola'nın ilk servis edildiği eczanenin sahibi Joe Jacobs tarafından benzer bir liste de yayınladı. Ancak Jacobs'ın listesinde erik ve yonca gibi ekstra katkılar da yer alıyor. Coca Cola, bir miktar esans içeriyor ve içeceğin benzersiz tadının bu esansların birlikte karıştırılması sayesinde elde edildiği belirtiliyor. Bu karışım, Coca Cola formülü (Merchandise 7X) adı verilen gizli formülü oluşturuyor. 1993'te yazar Mark Pendergrast, bir liste yayınlamış ve orijinal formülün bu olduğunu öne sürmüştü. Bu listedeki malzemeler ve miktarları çok benzer. Ama şirket Pendergrast'ın tarifinin aynı olmadığında ısrarlı.

İŞTE TARİF

12 gram sıvı koka özü

85 gram strik asit (limon asidi)

28,35 gram kafein

Şeker (işaretlerden ne miktar gerektiği anlaşılamıyor)

9,4 litre su

946,9 mililitre kireç suyu

28,35 gram vanilya

42,5 gram ya da renk vermek için daha fazla karamel

7X çeşnisi (56,6 grama 18,9 litre şurup):

226,7 gram alkol

20 damla (1,297 mililitre) portakal esansı

30 damla limon esansı

10 damla küçük hindistan cevizi esansı

5 damla kişniş

10 damla neroli

10 damla tarçın.

Kaynak -
Sabah Gazetesi,125 Yıllık Sı Bu Kasada 9/12/2011
http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2011/12/09/125-yillik-sir-bu-kasada
Anonim Derleme, Ansiklopedi Vikipedi, Hürriyet / Ertuğrul Özkök, Radikal Gazetesi, Gökhan Akçura vd.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1040048&Date=15.02.2011&CategoryID=138
Eruğrul Özkök, Cola'nın arşivine girdi 20 Kasım 2011 Hürriyet
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19283221.asp
http://gokhanakcura.blogspot.com/2008/12/cumartesi-yazilari_27.html
y.özdil 30/12,2011 http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19567586.asp,

14 Kasım 2009 Cumartesi

PİRAMİT SANAT'TA 'BİENAL NE İŞE YARAR,İNSAN NEYLE YAŞAR' TARTIŞMASIYLA HAVANDA SU DÖVDÜK ; İKSV ,ONLARCA DAVETE TELEFONA RAĞMEN NEDEN KATILMADI?

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..










70'li yılların Türkiye'sinde bir üniversite öğrencisi olarak yaşamak/yaşamamak ne deneyler oluşturmuştur soy kütüğümüzde ; evlatlara/nesillere bırakacağımız bu kısa öykümüzde.
Ne kadar etkilemiştir kendi gerçeğimizi?
Bu durumu,68'lerin,70'lerin heyecanını aydınımız/münevverimizin gerçeği olarak değerlendirmek ,öykümüzdeki insanların karakterlerini belirliyordu diyemesek de ,etkiliyordu demek ne kadar mümkündür?
Bedri'yle ,Atagök Amerika'da Sanat okumuşlardı.Yusuf ile ben yaklaşık aynı yıllarda Türkiye'de üniversite öğrencisi olmuştuk.
Ne var ki bu iki parçalı öykü,dört kısmı da birbirinden farklı kişilikler/hikayeler oluşturmuştu.
Kuşağımızın tüm yaşadıkları ,yetenekli/dahi yazarın elinden çıkmışcasına hayret vericiydi :Aynı sağ/sol/ümmetci veya alafranga ama mutlaka bir parçasıyla bu topraklara düşen renkli fakat acıtan,yürek burkan diğer kişisel öyküler/biyografilerdeki gibi benzersizdi.
Zaten bu kuşaktan herkesin hayatı yazsam roman olurdu
Zaman zaman sesler,gölgeler,öfkeler karışmıştı.
Herkese 'hayat' ,farklı bir yüzünü göstermiş,farklı bir başka parçasını yaşatmış,öğretmişti.
Öyküler bireysel değil,bütünüyle toplumsaldı.
Ve biz 4 Kasım 2009'da panelde,karşıtları ve yandaşları olarak 1980'lerin başında açılan 'Öncü Türk Sanatından Bir Kesit' sergisini tartışıyorduk.



PİRAMİD SANAT PANELLERİ
ÇAĞDAŞ SANAT PANELLERİ - 6
“İSTANBUL BİENALİ NEYLE YAŞAR?”
Düzenleyen:Piramid Sanat
Tarih:4 Kasım 2009 Çarşamba
Saat:17:30 -19:30
KONUŞMACILAR:
Prof. Tomur Atagök (Sanatçı-Sanat Tarihçi) Emin Çetin Girgin, (Sanat Eleştirmeni) Yusuf Taktak, (Sanatçı) ve İKSV Temsilcisi
YÖNETEN: Bedri Baykam (sanatçı-Yazar)

- “Bienal Sanatı” var mı? Sanatçı seçimlerinin mantığı ne?
- Bienal, İstanbul sanat ortamı ile ne kadar ilişkili?
- Bienal ve Türk sanatçılar.
- Bienal’in siyasal ideolojisi var mı?
- Bienal İstanbul’u dünya sanat haritasına yerleştiriyor mu?
- Bienal sponsorluğu ve sanat ilişkileri…

Adres: Piramid Sanat
Feridiye Cad. 23 Taksim


__________________________________________________________________________
İKİ AKLI BİR FİKRİ OLAN KÜLTÜR ADAMI...


O, her zamanki haliyle bir ayağı bu yurt toprağına basıyor olsa da, bir yanı da Amerika,Avrupa'da enternasyonel sanatın merkezlerinde sanat icra etmenin yarattığı kan kardeşliğiyle ve kararlı Kemalist tavrıyla Oğuz Atay,Cemil Meriç ,İdris Küçükömer'in bıkmaz usanmaz yerel sorularına ,'mağdur'un felsefesine/inancına olduğu kadar, Marksist diyalektik gibi konulara da ilgisiz/uzak kalıyordu.İnsan bazından çok,yurt temelinde 'ulusal'cıydı.
Seçimini yapmış,merkezde duran 'yurtsever' olarak,sağ ve soluyla arasına kol mesafeleri koymuş,espaslar oluşturmuştu.
Bu belli anlamdaki inanmış/adanmışlık uhreviyat,giderek yalnızlık,ötelenmek demekti.
Kenan Evren'li Turgut Özal'lı koyu istibdat yıllarında kavram olarak siyasi eleştiriyi ,bu kendi tarzı içinde oluşturduğu zorlamasız benzemez 'duruş'yla sanatsal litaratüre eklemişti.
'Kavramsal Sanat' mekansal oluşturma anlamında 1980'lerde mücadele ve direnç biçimlerine gereksinim duyduğumuzda,bunu geçmişten almak gibi bir lüksümüz olmamıştı.
Siyasal sanat miras olarak bize işçi,köylü,pastoral görüntülerin,bilinen örneklerini bırakmıştı.
1987 Bienali'ndeki Hamam sergisi'nde demokrasi,işkence,günah odası,referandum kabini daha sonra 1988'de AKM'deki sergide soba boruları,kovalarla yaptığı düzenlemeler,kantar,gazetelerden büyütülmüş hak ihlalleri küpürleri vd. işleri siyasi sanatın modern yorumu olarak Türk sanat tarihinde bir başlangıç yaratıyordu ki,o zaman bu,çok eleştirildi.
'Siyasal sanat,angaje/taraflı popüler ikonlar yaratıyor;zamana dayanamaz' denildi.
Bugün protest sanat yapan gençler Duchamp ve Beuys'un izinden gittiklerini iddia etseler de,Türkiye tarihinin esas rolfigürü o'ydu.
Sistemi eleştiriyor,önce 'demokrasi' diyordu.Hakkını teslim etmek gerekirki,siyasi kavramsal çalışmaları bir rastlantı değildi.
Daha sonra 68 olayları,Deniz Gezmiş'in parkası ,Atatürkçülük gibi liberal çevrelerden çok eleştiri alacak daha keskin politik eğilimleri aktivist olarak yaşadı/yaşattı .
2009'a kadar farklı şekillerde defalarca tekrarladığı talepleriyle ,sanatını demokrasi ve laiklik düşüncesinin hizmetine vermişti.
Öncelikleri vardı Bedri'nin...







EFKAR-I FİRENGE TABAİYYET YENİ ÇIKTI

Önceki yazımızda belirttiğimiz gibi 3-4 Kasım Tarihleri Türkiyede'ki batılaşma hareketinin başlangıç noktası diyebileceğimiz Gülhane Hatt-ı Hümayunu , diğer adıyla ,Tanzimat Fermanı, Tanzimat-ı Hayriye olarak da anılan düzenlemenin 170.yılıdır.

1839 tarihi,diğer bir deyişle 170 yıldır Batı değerlerinin pul pul/ilmek ilmek Türk toplumuna eklemlenmesinin , ulusal bilinçte yaratılan genetiği değiştirilen kültürel değerlerin başlangıç tarihidir.

Bedri'nin bu önemli 4 Kasım tarihine tesadüf eden Bienal panelinde ,170 yıldır masada olan konulara kaçınılmaz olarak değinildi.
Panel öncesi katılımcılarla aramızda başlayıp süren konular içinde devam eden uyuşmadıklarımızı belirtmeye gerek yok ; bütünüyle ayrı telden çalıyorduk desem yeridir.
Yusuf Taktak,'Öncü Türk Sanatı Sergileri hakkında yaptığın eleştirilerin ne kadar haksız olduğunu gördün,bu bienaller o sergilerden doğdu' dedi.
'Çok iyi oldu;bu hilkat garabeti sergilerin doğacağını önceden görmüşüz.Doğan çocuk,sorunludur' dedim. Tomur Atagök de Yusuf Taktak da böyle bir eleştiriyi ilk defa duymuş olmanın verdiği şaşkınlıkla gözlerini açarak 'bizce değil' dediler.
Yusuf Taktak 'biz senin ölmüş olduğunu zannediyorduk' diye ekledi her zamanki aymazlığıyla.
Görülen oydu ki,bugüne kadar,hem ben onlardan habersizdim,hem de onlar benim bu bienal boyunca yazdıklarımdan.
'Ölmüş olmak' metafor muydu,temenni miydi?.
1980-90 arası yazdığımız 10 yıl boyunca,her yazdığımız yayın organına açılan yüzlerce telefon,yapılan onlarca ziyaretin tek nedeni vardı ; 'şikayet'.
Engellemeler ve perdelemelerle sonunda yazamaz olmuştuk.
İşverenler,gazete sayfa sorumluları,dergi editörleri;sürekli eleştiriyi,keskin dili,sorun yaratan yazıları sevmiyorlardı.
Ondan sonraki 20 yılı bianelciler misali sürekli 'yazar neyle yaşar' diye sorarak geçirdik.
Herkesle olduğu gibi onla da çok kafa kafaya gelmiştik. Sağolsun gerçek dost Bedri, dergilere tam sayfa arama ilanları vererek, fotoğraflarımızı yayınlayarak (Yusuf'un sözlü ölüm ilanlarının aksine), kolumuzdan çekiştirerek, moral destek vererek güncel gelişmeleri tek kişilik seminerlerle özetleyerek, yazılarında bahsederek gene daktilonun (yazmayı bıraktığımızda daktilo vardı) başına geçmemizi sağladı.
(Kitaplarında bize savurduğu yumrukları,yaptığı salvoları saymıyoruz),Bedri'nin kendine güveni tamdı;yokluğumuzdan nemalananlardan değildi.
Ağız tadıyla kavga etmek de bir ihtiyaçtı ;minder dışına kaçmak yoktu,aynı dili konuşan muhalefete de gereksinim vardı, hasımlar/hısımlar olursa ilerleme olurdu tabii ki.


Bugüne kadar Amerikan menşeili 'çağdaş sanat' umacasıyla serseme çevrilen
kitleler ,yazılarımıza anında tepki veriyorlardı.
Bu arada Ufuk Suçsuzer,Metin Güçlü gibi sanatın içinden entellektüel dostları ,akademi çevrelerini,eski mezunları da unutmamak gerekir.
Zaman içinde,üç kuruşluk opera,üç kuruşluk sanata kapak olmuştu. Sanat adına felsefi anlamda tevatürün ötesinde bir şey yoktu. Bilgiyi güncellemek zor olmadı. Düşünsel sığlık,sanat camiasına katılan onlarca isme rağmen kavram yaratma boyutunda devam ediyordu. Kimse teorik anlamda sanatın anlamını,endüstriyel kapitalizmin yarattığı içi boşaltmış eleştisini,yaratıcılıktaki yeniden varetme,yaşatma,yavaşlatma giderek yavşatma sorunsalına kafa yormamıştı. Herkes tıkanmış sorunun,problemin bir parçası,ülke olarak oyun kurucusu olmak yerine,üstümüzden oynanan yapbozun bir parçası olmayı seçmişti. Arkaplanda,fonda yer alan ideolojik ajanda ,emir komuta zinciri içinde küratörler tarafından alt kadrolara talim ettiriliyordu. Atagök'ün panelde söylediği ,daha doğrusu 'zan'ettiği gibi "alt,üst sanat" kavramı icat edilmişti. Konuşmacılar bu ezberi tekrar ediyorlardı. Ne var ki,imitasyon 'çakma' speratörler yaratılmış,aristokrasinin koyduğu berbat sınırların ötesinde bir 'kast' oluşmuş,ulusal duruş gündem dışına çıkarılmıştı; bunlar kimin umurundaydı. Bunlara değindiğimizde konuşmacılar "sanat sanat için mi ?" sulandırmasına girdiler.Hikaye bıraktığımız yerden devam ediyordu.O zaman da,sanatın siyasal bir söylemi olması lazım geldiğini söylediğimizde 'sanat sanat için mi,toplum için mi?' bulandırmasını gene malum çevre yapmamış mıydı ?
Bedri'de ise ulusal koldaki ana damar sabit olsa da, dış merkezler için vakfettiği mücadelenin haklı hassasiyeti,koyduğu şerhi vardı.
Çağdaş sanat'ın ve Bienal'in gizli gündeminden bahsettik ; 'komplo teorileri' dediler.
'Çağdaş Sanat' kavramı Amerika'nın ulusal sanat yaratma isteğiyle Truman dokrini çerçevesinde,soldan sağa geçen eleştirmen Clement Greenberg'in teorik yazılarıyla,Jackson Pollock'un rolmodelliğinde,anti Stalinci örgütlenme,Mc Carty'ci talanla 1948 yılında yaratılmıştı.'Çağdaş Sanat',liberal kapitalizmin yeni merkez oluşturma gereksinimi içinde,zaferi kazanmış mutekebbirin arzusuyla Paris'in yerini New York'un alması mücadelesiyle zorlu savaşlar sonucu elde edilen Amerikan ulusal bir mevzisiydi. Zaten Peggy Guggenheim'ın 1942'de açtığı ve 'Art of This Century' adını verdiği galeri/müzesi Avrupa'ya karşı Amerikan yeni eğilimlerinin animasyon/reenkarnasyon merkezi değil miydi? 1947 ve 48'de Greenberg'in makalelerinde belirttiği esas tez 'Amerika,artık kendi ulusal ve yüksek kültürünü dünyanın hizmetine vermeli; bunun zamanı şimdi'düşüncesiydi.Bu düşünceye ilk Boston Modern Sanat Enstitüsü (Boston's Institute of Modern Art) cevap veriyor ve 16 şubat 1948'de adındaki ' modern' sözcüğünü kaldırıp 'çağdaş' (contemporary) tanımını benimsiyordu. Bu kurumlar açısından bir ilkdi.Süreç başlamıştı. 1968'de başkaldırış başta gençlik olmak üzere Avrupa ve Amerika'yı sarsıyordu.Avrupa'nın Sartre,Genet,Foucault'su vardı. Amerika'nın sahte tanrıları sonradan yaratıldı. Marchel Duchamp,ölmeden birkaç yıl önce Caban'a verdiği mülakatla varedilen ve 1948 sonrası Pegy Guggenheim tarafından genetiği değiştirilerek oluşturulmuş bir figürdür.Sanal bir androitti.1917 tarihli başlangıç senaryosu,pisuar filan hikayedir. Olay yalnızca Bush'a ayakabı atma gibi bir protestodur. Ayakabı veya yumurta atacığına pisuar yolluyor ve mesajını veriyordu : 'ben sizin sanatınızın içine ederim' . Pisuarın anlamı budur.Hazır nesne değil,burada verilen mesaj öncelikli,önemlidir.Kavramsal sanat,eşyaya ruh vermek filan sonradan yazılmış hikayedir. Sanat tarihi kitaplarına sanki yüzyıl başından beri varmış gibi sonradan geçirilmiştir. Sonradan Duchamp 'matruşkası' yaratılmış,türbesi dikilmiştir.John Cage çok daha gerçek bir figürdür. Dünya savaşı öncesi,Amerikanın folk sanat dışında encamı okunmazdı.1948'den önceki 'kavramsal sanat' adına tarihi yoktur,yalandır dediğimizde bunlar nereden çıktı gibi yüzümüze boş boş bakıyorlardı. Kavramsal sanatın başlangıç tarihi olarak Picasso'nun Kübizm'ini örnek veriyordu Yusuf Taktak:Belli oluyordu ki sanat tarihini yalnızca ,Amerikan menşeili sanat dergileri ve sanat tarihi kitaplarından okumuşlardı. Bedri'yle konuşarak aşılacak konular,diğerleri için ancak kakafoni yaratırdı. Sonuçta, 20 yılda ortada önemli bir şey yoktu; insanlar bir adım ilerlememişti.

Bilgisayar ve demokrasi çağındayız dedik ama anlaşılıyordu ki durumdan ,statükodan memnun sanatçı kesim,bundan sonra söyleyeceklerimize,duymak zorunda kalacakları eleştirilere karşı da,kulaklarını mümkün olduğunca tıkamak istiyorlardı.
Zaten bienal bitişi Tomur Atagök'ün 'hoşakalın' demeden bir anda ortadan kaybolması da bu memnunuiyetsizliği yansıtıyordu.
Yusuf Taktak 'ben bienalden memnunum ' diye panelde söze başladı.Söylediklerini değerlendirmeye geçeceğiz.
Panel'de kendi adıma burada/blogda yazdığım bienal eleştirilerinin ötesinde bir şey demediğimi ifade edebilirim.
Konuşmacıların, zaman zaman konuyu provoke etme girişimlerini, alışıldık ezberlere karşı çaresiz bir refleks olarak değerlendiriyorum.
Aslında topyekun 'konuşmacılar' demek Bedri'ye haksızlık olur.
O,her zamanki haliyle bir ayağı bu yurt toprağına basıyor olsa da,bir yanı da Amerika,Avrupa'da enternasyonel sanatın merkezlerinde sanat icra etmenin yarattığı kan kardeşliğiyle ve kararlı Kemalist tavrıyla Oğuz Atay,Cemil Meriç ,İdris Küçükömer'in bıkmaz usanmaz sorularına olduğu kadar, Marksist diyalektik gibi konulara da mesafeli bir duruş sergiliyordu.
Ama Kenan Evren'li Turgut Özal'lı koyu istibdat yıllarında kavram olarak siyasi eleştiriyi litaratüre sokmuştu.1987 Bienali'ndeki Hamam sergisi'nde demokrasi,işkence,günah odası,referandum daha sonra 1988'de AKM'deki sergide soba boruları,kovalarla yaptığı düzenlemeler,kantar,gazetelerden büyütülmüş hak ihlalleri küpürleri vd.işleri siyasi sanatın modern yorumu olarak Türk sanat tarihinde bir başlangıç yaratıyordu ki,o zaman çok eleştirildi.Siyasal sanat,angaje/taraflı popüler ikonlar yaratıyor;zamana dayanamaz denildi.Bugün protest sanat yapan gençler Duchamp ve Beuys'un izinden gittiklerini iddia etselerde,esas rolfigür Bedri'ydi.Sistemi eleştiriyor,önce 'demokrasi' diyordu.Hakkını teslim etmek gerekir.

70'li yılları Türkiye'de bir üniversite öğrencisi olarak yaşanmışlığın veya yaşanmamışlığın gerçeği,öykümüzdeki insanların karakterlerini belirliyordu diyemesek de ,etkiliyordu.
Bedri'yle ,Atagök Amerika'da Sanat okumuşlardı.Yusuf ile ben yaklaşık aynı yıllarda Türkiye'de üniversite öğrencisi olmuştuk.
Ne var ki bu iki parçalı öykü,dört kısmı da birbirinden farklı kişilikler/hikayeler oluşturmuştu günümüzde.
Herkese 'hayat' ,farklı bir yüzünü göstermiş,farklı bir başka parçasını yaşatmış,öğretmişti.

Panele katılan Tomur Atagök'ü 12 Eylül'ün ilk günlerinde açtığı sergilerde tanımıştım.Yanılmıyorsam Teşvikiye'de eski Melda Kaptana galerisinin yakınında Kızılay binasının zemin katında oturuyordu.Genç ve değişik malzemeler kullanan aykırı bir ressamdı.20 yıldır ne onu ne de Türkiye piyasasındaki güncel gelişmeleri pek izlememiştim.Bedri'nin paneline katılımcı olduğunu öğrendiğimde, gördüğüm en son hali ,1983'deki yüzü kafamda canlandı.
En son ,benim Nişantaşı'ndaki Poyracık sokaktaki çatı katına uğrayıp Cumhuriyet Gazetesi için bıraktığı bir yazı nedeniyle görüşmüştük.O gün Atagök uğradığında , bizim evde Avni Arbaş ve Hayati Asılyazıcı ve eşi vardı.Tomur Atagök,10-15 dakika kalıp gittikten sonra Avni Arbaş arkasından 'bu genç hanım, iyi ressamdır,kumaşı sağlam,yaptıklarını izle,ileride çok farklılıklar yaratabilir' demişti.
Gerçi Avni abinin sözünü ne onun için ,ne de başkası için pek tutamamıştım ,uzun yıllar kimseyi izlememiştim ama 'iyi ressam,kumaşı sağlam' demesi aklımda yer etmişti.
Bu panelde 20 yıl sonra çok farklı bir Tomur Atagök gördüm.Profesör ve müzeciydi.Yıllar hepimizi yıpratmıştı,biyografisine baktım 1939 doğumluymuş.Konuşmalarında konuları kategorilere ayırması,ders verir gibi metinleri/olayları sınıflandırması ,sanat tarihinin gerçekliği şüpheli konularının kabul edilmişliğiyle tekrarındaki ciddiyet ve inanmışlık o eski başkaldıran görüntüsünü tersine çevirmişti.
Artık sanatı yaratan öncüler,aykırılar katından,bilgiyi sistemleştiren ,katagorikleştiren ,akademikleştiren uzmanlar katına terfi etmişti.
Belki de her zaman öyleydi de,ben Avni Arbaş'ın gözleriyle olaya farklı bakar olmuştum.
Farklılıkla oluşturduğu o günkü yaratma, nesnel diyalektik sürecini mi yaşamıştı yoksa ,yapıp yakıştırma mıydı?
Neyse ,konumuzu sürdürelim ve gene aykırı,çapraz bir sorgulamaya girişelim : Evliyaları,enbiyaları,ermiş,adanmışları olan 'çağdaş sanat' bir teolojik sistem,inanç mıdır? diye soralım. Daha sonra Yusuf Taktak,Bedri Baykam ve izleyiciden tarafımıza sorulan sorulara geçelim.Ayrıca ısrar ettikleri 'Öncü Türk Sanatı Sergileri'ni 20 yıl sonra bir kere daha eleştirmeye / değerlendirmeye çalışalım. Bienaller,yapıldıkları ülkenin rengini,kokusunu taşımak zorunda mıdırlar? Bu da önermenin ötesinde,globalleşmeye verilen net cevapları ,siyasi tutarlılığı isteyen bir sorun olarak cevaplandırılmalıdır. Panelde söylediğimiz gibi sorulan bütün soruların cevabı,sanatçının siyasal duruşunda ifadesini bulmaktadır.İdeolojisi olmayan sanatçının evliyası 'şeytan' olur. Yapılan cambazlıkları,şarlatanlıkları sanat diye yutturmaya kalkarlar.O zaman da Ziya Paşa gibi adama sorarlar; 'Sen herkesi kör,alemi sersem mi sanırsın' diye. Bir de Marchel Duchamp sorunu var ki,bu blogda Hasan Bülent Kahraman'ın yazısı üstüne yazdığım,sahte peygamber yazısını ön bilgi olarak önce okumanızı dilerim. Evet soruyoruz 'çağdaş sanat ' teolojik bir inanç sistemi midir?


*Efkar-ı frenke tabaiyyet yeni çıktı-Ziya Paşa şiirinden bir satır.


EMİN ÇETİN




.

9 Kasım 2009 Pazartesi

Hasan Bülent Kahraman ve Kalın Dergisi,Bush,ayakabı,Zeydi

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..







HASAN BÜLENT KAHRAMAN'I DOLANDIRAN ÇETE, BİNLERCE AYDININ KİMLİK BİLGİLERİNE EL KOYDU...

DUCHAMP'LA İLGİLİ DİĞER BİR YAZI / IRAK'TA BUSCH'A ATILAN AYAKABI KAÇ NUMARAYDI?
YA DA MARCHELL ADLI SAHTE PEYGAMBER HİÇ YAŞADI MI?


Hasan Bülent Kahraman, 18 Eylül 2009 tarihli Sabah Gazetesi'ndeki köşesinde ,'Benim akademik olarak bir çalışma alanım siyaset bilimi ise diğeri sanat felsefesi, çağdaş sanat kuramları, 20-21. yüzyıl sanatıdır' diyor .

1980'lerin başından beri dizboyu yanlışlarının altını kalemle çizerek ve severek okurum. Somut koşulların çetrefilli tahlilini işgüzarca yapan, ansiklopedik, analitik/akılcı ama hepsinden önce rüzgara göre yelken açan pragmatik bir yazar olması hasebiyle çoğu zaman farklı köşelerde yer almışızdır Kahraman'la.



Siyaset yazılarını olmasa da, plastik sanatlar alanındaki aymaz görüşlerini, Türkiye'ye gelmiş şaşkın/üzgün, tadımlık bir Pierre Loti duyarlılığı ile kaleme aldığı pür-û pak/rafine, iyiniyetli düşünceleri ilgiyle takip ederim..

Korkum, sokakta gezerken kötü niyetli çingenenin elinden tutup kaçırabileceği temizlikteki sanata inanmış/adanmış saf kişiliğidir..

Ki, her söylenene gönülden inanması, her otoritenin bilgisini kendi bilgisine eklemesi, bugünkü HBK'yı entellektüel camiada, hocalık yaptığı okullar ve danışmanı olduğu kurulları ile kültürel arenada dürüst, güvenilir ve genel temayülleri yansıtan global ansiklopedik bir başvuru kaynağı yapmıştır.

Bu yüzden fikirlerde meydana gelen Amerikan icadı azman deformasyonu düzeltmek için, önce onun ikna edilmesi önemli bir görev olarak karşımıza çıkar..



12 Eylül'ün sınırlı imkanlarında Mehmet Güleryüz'le birlikte çıkarttıkları toplam 7 sayı yayımlanabilen efsane 'Kalın' dergisinin ilk sayılarında, bizi köşeli sözlerle eleştirseler de sonrasında yazı isteyip, birkaç uzun makalemizi yayımlamaları keyif verici anılarımız arasında yer alır. 'Kim olduğu değil, ne dediği önemli' diyordu tanıtım yazısında bizim için. Daha sonra tatlı suda yüzen taze liberal/post Amerikan solcu çizgisini tanıdıkça, acısını/sıkıntısını ,ne demek istediğini daha iyi anlayabildik. Aradaki fark sokaktan gelmiş olanlarla, salonlarda yetişmiş olan 'yazar' farkıydı.

80'lerde,12 Eylül'ün devamında , Türk Plastik sanatlar tarihinin dönüşüm süresinde/kavşağındaki önemli yapı taşlarından biri olan 'Kalın' dergisinde yazmak o günün sınırlı şartlarında, demokrat dergi kıtlığında onur vericiydi..

Herkesin eşit ve sakıncalı olduğu o aydınlar topluluğunda, ipi göğüsleyip, muhalif olmanın melankoli ve ortak değerler mutabakatını reddederek sistem tarafından ödüllendirilenler ilk önce eşitliği bozdular ki, konu netameli,engebeli; geçelim..

5 Ekim 2009 Sabah Gazetesi Pazar ekinde Hasan Bey, 'Politik Sanatın Halleri' başlıklı yazısında, Bianeli,Hazır Nesne / Ready Made kavramını ve Marchel Duchamp'ın çok konuşulan 'pisuar'ını ele almış.

Çağdaş Sanat kavramlarını ele aldığımız önceki yazımızı hatırlatarak, Hasan Bülent'in yazdıklarını değerlendirmeye geçelim..

'Amacımız kimseyi üzmek değildir' diyor Levent Kırca. Bu yazıdaki eleştiri , Hasan Bülent'in haksız ve yanlışlığından çok, salon/sokak ayrımı, yerli/yabancı,yaşamışla,öğrenmiş ya da yalnız Marks'ın belirttiği gibi, 'ürüne yabancılaşmadan doğan' farklı bir görüş açısı olarak algılanmalıdır.





SAHTE PEYGAMBER MARCHEL DUCHAMP ; ÇAĞDAŞ SANAT VE İKONAKIRICILIK ÜSTÜNE


1887 Fransa doğumu,aykırı sanatçı Marchel Duchamp, 1915'de New York'a göç etti.
İki yıl sonra J.L Mutt adlı inşaat malzemeleri satan bir dükkandan beyaz porselen bir pisuar satın aldı.

Üzerine fırçasıyla R.Mutt diye yazdı ve tarihi 1917 olarak kaydetti.

Duchamp,bu imzayla (daha sonraları) ruh/kişilik verdiğini öne sürdüğü pisuarı New York Bağımsız Sanatçılar Derneği'nin sergisine gönderdi.

1917'de olan iki sosyal devrimden daha uzun yaşayanı Duchamp'ın tek kişilik protestosu/ayaklanması -devrimi- oldu;Lenin ve ardıllarının devleti bugün yok.

Ancak Marksizmin yarattığı eleştiri ve revizyon düşüncesi, sosyal demokrasiyi yarattı.

İnsanoğlu, düşünce birikimine yeni sayfa,farklı bir kulvar açtı;balans ayarı yaparak yön verdi.

Kendisini bir anlamda yeniledi.

'Duchamp' adı ise tarih yazıcısı tarafından sürekli manipüle edildi.

Tarihi yazan Batılı/ Amerikalı'nın,'zafer' sahibinin haritasına,yol işaret levhalarına 'Duchamp'ın ismi büyük harflerle yerleştirildi.



CIA'nın soğuk savaş yıllarında sosyalist düşünceye karşı, kendi güdümünde anlamsız/karşı sanat yaratmasının belgeleri, geçtiğimiz günlerde Amerika'da yayımlanan 'Who Paid The Piper/ The cultural cold war; the CIA and the World of arts and letters' kitabında belgeleri ve olaylarıyla yer aldı. F.S. Saunders'in bizim çakma kültür dünyasına iyi bir ders verdiği kitap çok geçmeden Türkçe'ye çevrildi ve Parayı Verdi,Düdüğü Çaldı' adıyla yayımlandı. Bizim 1980'den beri söylediğimiz Amerikan sanatının boş yalanlar üzerine, evrimleşmeden ürediği düşüncesinin belgeleriydi bunlar.

Kaldığımız yerden devam edelim. Duchamp, Amerikan gerçeğinin ve CIA propogandasının işine çok yarar bir materyaldi. Sanat dünyasında 'ilk' ve 'biricik' olarak takdim edildi,pazarlandı.



Hasan Bülent Kahraman, yaşayarak değil, (doğru/yanlış) okuyarak evrimleşiyor..



10 Temmuz tarihli yazısında Hasan Bülent, her zamanki gibi, haklı olanın mutlaka kazanacağına olan inancıyla bir başka konuda 'Başardıklarını sanırlar ama olmaz, aslanı kimse kediye boğduramamıştır.' diyordu. Cemil Meriç boşuna dememiştir 'bir tilki uygarlık, bir aslan medeniyeti yedi' diye..
Bu kitapta ve HBK'nın zan ettiği sanatta, aslanın kediye nasıl yem yapıldığını okuyoruz.



Çağın devrimci önderi/ikonakırıcısı 'Ducamph' putu yaratıldı.

Fakat Duchamp'ın 1917 deki"ready made" eleştirisi/protestosu/düşüncesi,yarattığı ironiye nazire yaparcasına sürekli tekrara düştü, kendini doğurup üretemedi.

Kültür endüstrisinin himayesinde sanat dünyası ise, Duchamp'ın açtığı çıkmaz/sarp patikadan hâlâ gidiyor.

Girdikleri karanlık labirentlerde 'hikmet' arıyor.

Günümüzde süren küçük farklılıklar,hazır maddenin arkasına saklanan ipe sapa gelmez felsefe kırıntıları,Aya İrini'nin kubbesine yerleştirilen halılar,içi boşaltılmış ekmekler gibi binlerce örnek te olsa, (sahte manifestolarla parlatılan,yanlış alarm ve algılamalarla yıkanan beyinlerdeki) 1917 deki pisuarın yarattığı 'mistik' etki aşılamadı.

Zaten yaşamı boyunca Duchamp da o noktadan daha ileri gidemedi.

'Kuş kafesi', 'neden aksırmalı', 'optik diskler', 'üç standart stopaj', 'cam levhalar', 'büyük cam' adını verdiği kavramsal çalışmalar ve yazdığı film senaryolarında, R.Mutth imzalı pisuarının yarattığı sarsıcı etki/şiddet/yankı elde edilemedi.

1968'deki ölümüne kadar satranç oyunculuğuna devam etti; noter babasının mirası ve danışmanı olduğu Peggy Guggenheim'ın desteğiyle yaşamını sürdürdü.

Daha sonra, çeşitli tarihlerde istek üzerine 11 pisuar daha imzalayarak sattı.
Bunlardan herbirinin 1990 lı yıllarda müzayede satış fiyatı yaklaşık 2 milyon dolardı.

'Duchamp' krizi günümüzde de sürüyor ve aşılamıyor.

O gün yapılanlar, bugün bölünerek sürekli çoğalıyor.

Kapitalizmin meta fetişizmi, toplumsal histeriye dönüştü.

Paronoya kişilikleri yok etti. Sanatçılar sürekli 'çağdaş sanat' adı altında içi boş kavram ve şizofrenik kimlikler üretiyor.

Marchell Duchamp'la farazi olarak başlatılan bu oyun, daha sonra sahneye giren Joseph Beuys, John Cage, Gilles Deleuze, Slavoj Zizek gibi sosyolojik katılımlarla, zaman içinde çok sesli, herkesin kendi oyununu oynadığı bir koroya dönüştü.

Duchamp'a çıkartılan kimlikte yakıştırılan öyküde ,hazır nesnesini sergileyerek gökyüzünde tanrı konumundaki,hadsiz hesapsız karizması olan sanatcıyı müptezel kılmış,sıradanlaştırarak yeryüzüne indirmişti.

Duchamp, New York Dada hareketinin en önde gelen adlarından biriydi.

Hans Richter,üyesi olduğu 1916 kuruluş tarihli Dada grubunun 'hiçbir programı yoktu; büyük bir kahkahaydı. Tek programı protestoydu' diyerek hareketin amacı ve yerini anlaşılır kılıyordu.

1917'de Duchamp,Dada'nın aktif üyesi olarak tek kişilik sansasyonel bir eylem yaptı.

Bu, sonucunu önceden kestirmediği,kendisinin evrimleşerek yaratmadığı bir durumdu.

Duchamp, pisuarı çarşıdaki bir dükkandan satın alarak, New York Bağımsız Sanatçılar Derneği sergisine göndermesi ile bir 'protesto' gerçekleştirmişti;aynı yumurta atmak gibi bir protesto.


Ne düşünürdü, ne fütürolog; sesi/kimsesi/ felsefesi sonradan yaratıldı.



Duchamp'ın 'durum'u,devam eden 'süreç'e dönüştürüldü.

Konuyu özellikle yanlış okuyan,oyuna katılmak isteyen aydınların manipülasyonu Duchamp üstünden gerçekleştirmeleri halen (Türkiye'den de -Hasan Bülent vd.-katılımlarla) devam eden bir süreç/masaldır.

Duchamp'ın tarihinde 'Pisuar'a giden hikaye/öykü,sağlıklı bir evrimleşme yoktur.

Durum yalnızca 'protesto'/'de facto'/fiili durumdur. 'Sanat' ise sosyolojik evrim/tasarımla bağıntılı ilerlemesi gereken, globalden önce kendi gerçeğinden yola çıkan (öncelikle)düşünsel bir faaliyettir.

Bundan dolayıdır ki aşağıda açıkladığımız üzere, pisuar/ Ready Made,Hasan Bülent kaynaklı 'ready idea'ya ancak kapak olur.

Kapağı açınca ortaya çıkan okuma, aşağıda konuyu açtığımızda görülecektir ki,ezber bozacak niteliktedir.

Hasan Bülent'i bırakıp devam edersek; tasarımda altını çizme, gösterme, aktarma, farklı disiplinlerin katılımı, teknolojik çeşitlilik, güncel malzemelerle anlatılan öyküler,tavır/eleştiri/protesto/gruplaşmalar vd. gibi ögeler tabii ki olabilir ama esas paradigma 'evrimleşme' ve 'süreç'tir.

Milenyum sanatçısı içinse artık aktarma ile apartma arasında bir fark kalmamıştır:
Kopyala/kes/yapıştır, süreci ihlal,kişilikleri yok etmiştir.

'Messenger' Türkçe'si gibi,'çağdaş sanat' üretimi de, zavallı bir gidişatın, sakil/kişiliksiz dönüşümünü yaşamaktadır.

'Evrim' yalnızca bir isim olarak sözlükteki yerini almıştır.
Evrimleşemeyen ise ,hızla çözülmekte ve çürümektedir.

Dedik ya, Marks'ın söylediği gibi 'tarih hep kötü taraftan ilerliyordu'.

1968'deki ölümünden bir süre önce Duchamp, sanat tarihçisi Pierre Cabanne ile uzun bir söyleşi gerçekleştirdi.

Bu söyleşi Duchamp tahrifatının 'şahikası' oldu.

'Çağdaş Sanat' tarikatına 'şeyh' yapılan Duchamp, müritleri tarafından uçuruldu.

1968 Avrupa'sında gençlik olayları başlamıştı.

Sartre, Genet, John Cage ve diğerlerine katılacak provoktif isimlere ihtiyaç vardı:
Duchamp yeni baştan yaratıldı.

Artık, bilinçdışının, özgün bir teorik nesne olduğunu belirten Lacan'a ihtiyaç vardı; Freud kesmiyordu.

Dünyada olduğu gibi, bizde de bienaller, 'Contemporary Art','Güncel/Çağdaş Sanat' adı verilen bu travmanın daha hızlı yayılmasına neden oldu.

Hasan Bülent Kahraman,4/10/2009 Sabah/Pazar yazısında şöyle yazıyor:
"Marcel Duchamp, hazır nesnelerini (ready made) bir mekâna yerleştirirken, onları o yerleştirdiği için ve o yapıtlar sanatçının kişisel tarihiyle bütünleştiği için sanat yapıtına dönüşüyordu. Yoksa nesnelerin kendileri sanat yapıtı değildi. Duchamp'ın asla böyle bir iddiası olmamıştı."

Bu satırlar,tarihi yazan Batılı/Amerikan tarih yazıcısına,'muzaffer'e Türkiye'den verilen bir destek ve manipülasyondur.

Kahraman'ın yazdığının aksine,1917'deki sergiye kadar, pisuar/ready made'in Duchamp'ın 'kişisel tarihiyle (üretim anlamında) bütünleştiği' bir süreç hiç yaşanmamıştır.

1913'te ortaya koyduğu(!) ilk hazır nesne dedikleri 'bisiklet tekerleği' ise tevatürdür.

1913'te Duchamp,hala bir yağlıboya ressamıdır.

1913'te New York Armoni Show 'da sergilediği 'Merdivenden İnen Çıplak'(1912) adlı yağlıboya resmi eleştiri almış,yankı uyandırmıştır.

1917'deki sanatçının öfke/'protesto'su, belli çevrelerce teorize edilmiş,Duchamp'a tam anlamıyla gaz verilmiştir.

"Bottle Rock", "L.H.O.O.Q." gibi manifestolarının(!) asıl tarihi 1919 olsa da,özellikle 1968'e denk düşen ölümünün ardından yazılan biyografi ve Duchamp yorumlamalarında 1914/17,bazen de 1919 tarihlemeleri yapılarak tahrifatlı bir Duchamp portresi (efsanesi) yaratılmıştır.


Duchamp'a sonradan ithaf edilenler, post modernizmle birlikte yeni yeni kitaplara sokulan sahte belgelerdir. 1938 yılında yaptığı ilan edilen '1200 Kömür Çuvalı' ve 1942 yılındaki 'Bin Mil İplik' enstalasyonlarından kamuoyu 1970'lerde haberdar olmuştur. Bunlar yalandır; Amerika tarihi İkinci Dünya Savaşı sonrası imal edilirken kurgulanmış sahtekarlıklardır. . Bu belgeler, bilgiler 1970'lerde CIA yöntemleriyle oluşturulmuş , Brian O'Doherty gibi birileri tarafından tarafından, çağdaş sanata çakma argümanlar olarak sokulmuşlardır.


Duchamp, 1917 protestosunun ardından konuyu ,hakkında yazılanlarla birlikte sonradan teorize etmiş, işi ready made/'hazır nesneye ruh vermek' şekline bir nebze dönüştürmüştür; ama yaptıkları bir 'kavram' oluşturmak değildir. Yalnızca haşarılıklar, soytarılıklar, nevrotik dikkat çekme sendromlarıdır. Yani aslında Duchamp söyleyeceği olan bir sanatçı değil, kullanılabilir bir saray soytarısı, ilgiyi üzerinde toplamak isteyen hasta bir kişiliktir.

Karl Marks'ın sıkça eleştirdiği ütopik sosyalist Max Stirner ve anarşistlerin görüşleri yoğun şekilde Duchamp'ı etkilemiştir.

Kültür endüstrisinin talepleri/tarihi ile ilintili gelişmelere bağlı olarak işbirlikçileri,kendisi provoke eden,kışkırtıp yıkan protest konumdan ,'ready made'/hazır nesne üzerinden felsefe üreten,teorisyen konumuna terfi ettirmişlerdir.

Felsefi anlamda 'hazır nesne' kavramının,pisuarın 1917'deki New York Bağımsız Sanatçılar Birliği Sergisi'ne göndermesinden önce hiçbir şekilde (teorik veya pratik düzeyde ciddiyetle sorgulanarak) ele alınmaması bunun delilidir.

Duchamp'ta 1917 dönemi ve öncesinde,(bunu tüm yaşamı diye de yazabiliriz) şaşırtma ve protesto önce gelir.

Konunun Bush'a ayakabı atarak tepkisini/intizarını gerçekleştiren Iraklı Muntazar El Zeydi'den veya Istanbul'daki genç öğrenci Selçuk Özbek 'in protesto eyleminden farkı yoktur.

Manipüle yapan muzaffer mütekebbirin çadırında tarih yazanlarla, Batılı sanat tarihçilerin izinden gidenlerin -ve Kahraman'ın- durumu,televizyon haberlerinde işin özünü bırakıp '41 numara sahte Nike ayakabı' diye manşet yaparak konuyu işleyen Mehmet Ali Birand'ın durumuyla benzerlik göstermektedir.

Mantık aynıdır.






Duchamp, protesto için 'Pisuar'ı kargo ile yollamayıp, -sergiye konulması gibi bir amacı yoktu ve konulmadı zaten- ,yumurta atsaydı,bu defa Hasan Bülent(ler), yumurtalarda bir 'kişisel tarih' ve 'hikmet' arayacaktı. Duchamp'ın eylemi kıymetliydi; ne ki,tarih yazıcılar, bu küçük noktayı değiştirerek, sanat tarihine kendi gidecekleri yarışma dışı bir patika, diskalifiye edilmeyi gerektiren farklı bir kulvar açtılar yıllar sonra...


Evet, Duchamp protesto için 'Pisuar'ı koymayıp,yumurta atsaydı,bu defa Hasan Bülent(ler),yumurtalarda bir 'kişisel tarih' ve bambaşka bir efsun/gizem, yani 'hikmet' arayacaktı.

1917'de Duchamp'ın New York Bağımsız Sanatçılar Derneği'nin sergisine yolladığı 'pisuar'ın mesajı 'sizin yaptığınız sanatın içine ederim'dir.

Protesto/mesaj bu olmasa,adam niye 'pisuar' göndersin ?

Bu protestoyu anlamayanlar gelecekte ayakabı atan gençlerin '41 numara Nike'ını ,Duchamp'ın 'Pisuar'ı gibi fetişleştirirlerse,teorize ederlerse şaşmamak gerekir.

Çünkü dev küresel şirketlerin,kültür endüstrisinin hizmetindeki (Batılı/Batısız) eleştirmenin temel görevi sanatın/mesajın içini boşaltmaktır.

Aynı bugün Bienal'de dört hanım küratörün yaptığı gibi!
Kültür ajanları ve işbitiricileriyle Marks'ın deyişiyle 'burjuvazi kendi suretinden yeni bir dünya yaratmaktadır.


Marika yengenin bütün mücevherlerini takıştırmasını hatırlatır yerli yersiz kullandığı argümanlarıyla; elemez. Hasan Bülent inançlı, saf bir aydındır; bu nedenle her söylenilene inanır..


Kahraman'ın ,"Duchamp,'pisuarı' kişisel tarihi ile bütünleştiği için sanat yapıtına dönüşmüştür" iddiasını nasıl okumak gerekir bilmiyorum.

Duchamp'ın kişisel tarihi içinde 'pisuar'ı hergün kullanmasının ötesinde nasıl bir yeri olabilir? ; düşünmek gerekir.

Bu tespitler, verilen ezberi belleğine sorgulamadan kaydeten aydının yaban(cı)laşması, "dünyaya başka bir gözle,başka bir açıdan ve zirvelerden bakan, New York Times müptelalığının"* doğal sonucudur.

Marchel Duchamp ile çok sonra bir 'gerçek' üstünden üretim yapmaya başlayan Joseph Beuys arasındaki fark ise çok büyüktür.

Beuys'un Germen kişiliği ise,yeni tartışmalara açıktır.

Mezhebi/nesebi,tarihi,kültür endüstrisi tarafından manipüle edilmiş
Türk 'çağdaş sanat' tasarımcısının kimlikleriyle ilgili yapacağımız değerlendirmelerde göreceğiz ki, 'Beuys', Duchamp'dan çok hükmedendir/belirleyendir.


Coğrafyanın melankolisini HBK'nın işlevsel mantığı, adlandırıp/anlamlandıramıyor; konuya Fransız (Amerikalı) kalıyor..

Hasan Bülent'e 'malumatfuruş' diyorlarmış; yani, aşırı bilgili.. Arman böyle soruyor. Hasan Bülent'in cevabı ise 'insanın kendini bilmesi önemli' diyor ve 27 Aralık 2010'da Sabah'daki köşesinde şunları yazıyor: 'Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu'nun bir yılın muhasebesini yaptığı basın toplantısı her zamanki gibi etkileyiciydi. Davutoğlu, Foreign Policy dergisi tarafından dünyanın en önemli 7. düşünürü seçildi. Onunla her karşılaşma bu seçimin doğruluğunu gösterir.(..) Böyle bir pozisyonu sadece dünya değil, Türkiye bile kabulde ve hazımda güçlük çekiyor. Sadece retorik üstünden gelişen bir belirleyici rol, zaten kimse tarafından kabul edilmez. Bunu sağlayacak ekonomik gücü ele geçirmeniz, siyasal iktidarla onu desteklemeniz gerekir. Son 8 yıllık iktidarın gücü budur.'

İnsanın kendini bilmesi , bilgisinin çokluğunda, kalabalığının yanlızlığında yaşaması, sukûtun bilgisiyle cedelleşmesidir. Deleuze, 'Godard'ı bir güç yapan kekemeliktir, yalnızlıktır' diyor.
Başkasının bilgisini öğrenerek, tekrarlayarak özgürce yanlış yapılamıyor; yakıcı tecrübe, dolayısıyla yaratıcılık oluşmuyor. Zenaatı öğrense de sanat, yenilgide, terkedilişte, melankolide saklı; öğrenilen ile sır olan arasındaki fark efsunlu. Tutunamayanların öyküsü, sebebi, şahidi, şurekası ,entellektüel harekete muktedir kavramlar yaratır. Ateşteki deneyse tekrarsızdır. Hasan Bülent, söylediği gibi kendini bilerek, kendi penceresinden ülkenin sol ve sağ yelpazede son dönem iktidarlarına ve politikalarına bir bütün halinde kekelemeden zenaatkarca görev aşkıyla, çalışarak/didinerek paket/blok destek veriyor. Bu ,hükümetler üstü devlete, statükoya verilen bir destek olarak değerlendirilebilir. Devletçi CHP'ye, Ecevit'e sonrasında Davutoğluna bakış Post-Osmanlı vuslata modern bir destek. Kavramsal dizini naif/inançlı, külliyatçı; somut durumların kahramanı değil ama pragmatik; gideni ve gelmekte olanı herkesten önce anlayan, çalışkan. Aydın azmanı profiline bakıp böyle de yorumlamak mümkün belki.
Kendi farklı tanımlasa da sağı solu belli olmuyor. Bir istek; ait olamaktan ziyade Alevilere saygı duymak gibi. HBK gibi erk ile açık seçik yakınlaşmaya gerek duymadan, salına salına melankoli, akşam sefası ve tutarsızlarıyla isyan eden, diğer tarafta yer alan milenyum sanatçısının/küratörünün, kültür adamının -yaşayarak değil öğrenerek uyguladığı- post modern aymazlık ve bağımsız düşünme süreci farklı bir durumdur. Müstemleke aydının amaçsız modernleşmesi, geldiği yerde tıkamıştır. Bilgisi, kara gölgelidir.

Benzer görünen ezberi, yakınlığı tartışmalı bu konuyu da ayrıştırarak yeri geldiğinde işleyeceğiz.


EMİN ÇETİN GİRGİN



*H.B.Kahraman,4Ekm.2009 Sabah Gaz.Pazar ek.Bienal Yazısı ve 5 Ekm.P.tesi Köşe yazısı

***



Geçtiğimiz günlerde önemli bir kitap yayımlandı. Frances S. Saunders'in Sanat ve Edebiyat dünyasındaki CIA parmağını anlatan 'Parayı Verdi, Düdüğü Çaldı' kitabı soğuk savaş döneminde, Modern Amerikan Sanatının nasıl 'Propoganda Bürosu' tarafından yaratıldığını, sanatçı ve kurumlar arasındaki işbirliğini , belgeleriyle gözler önüne seriyor..


PEKİ BUNDAN SONRA NE OLACAK
New York Şehri, Manhattan, 11 Eylül 2001 ,Saat 8:48, New York Dünya Ticaret Merkezinin Kuzey Kulesi: Amerikan Hava Yolları’na ait bir yolcu uçağı kaçırılarak 94-98. katları arasına kulenin kuzey tarafından çarptı.Bina çarpmadan 102 dakika sonra yıkıldı.Olaylarda 19 hava korsanı ile uçaklarda ve yerde bulunan 2,974 kişi hayatını kaybetti.Dünya Ticaret Merkezi kulelerine çarpan uçaktaki teröristlerden birinin pasaportu uçağın kuleye çarpmasından sonra aşağıya fırlamış ve bölgedeki bir polis tarafından bulunmuştur.Bu tarihten sonra başlayacak öykü ise çok farklı bir tarih yazılımını peşisıra getirecektir....

Frances S. Saunders'in CIA'nın modern Amerikan Sanatı'nı yaratma ve propoganda unsuru olarak yandaş yazar/sanatçılarıyla işbirliği içinde kullanma amaçlarının anlatıldığı, Parayı Verdi Düdüğü Çaldı kitabı 2009'da Amerika'da yayımlandı.

18 Temmuz'da bu kitabı Hürriyet'teki köşesinde yayımlayan Özdemir İnce şunları yazıyordu:

"1956 yılında Ankara’ya gittim, “Edebiyat ve sanat dünyası”na resmen girdim. 60 yıldır bu işin içindeyim. Gençliğimde, gençlere haksızlık yapıldığını, engellendiklerini düşünürdüm.

Her yayınevinde, her dergide bir “klik” vardı, kendi aralarında dayanışma oluyordu. Aynı meyhane masasında birlikte oturanlar birbirini tutuyor, ödül jürileri de mutlaka kimilerini kayırıyordu. Bütün kuşakların gençleri böyle düşünmüşlerdir. Günümüz gençleri de böyle düşünüyor ama şimdi ellerinin altında internet var; “Fanzin” dedikleri şey var.

ABD BURSU ALANLAR
Edebiyat ve sanatın işlerine hükümetlerin, gizli servislerin, CIA’ların burnunu soktuğunu , Frances S. Saunders’in “Parayı verdi düdüğü çaldı. Sanat ve edebiyat dünyasında CIA parmağı” (Çeviren: Ülker İnce; Kırmızı Yayınları, 2010) adlı kitabını okuyuncaya kadar aklımın kıyısına bile gelmezdi.
Hemen düşünmeye başladım: MİT bizleri meyhanelerde izlemekten başka, edebiyat ve sanat alanında acaba dalavere çevirmiş miydi? Acaba CIA Türkiye’de de parayı verip düdüğü çalmış mıydı? 1950’den bu yana türlü çeşitli ABD bursları alan yazarlar, sanatçılar, akademisyenler aynı zamanda CIA tarafından da seçilmiş olamaz mıydı?

‘GİRİŞ’TEKİ CÜMLELER
Yazar “Giriş” bölümüne şu cümlelerle başlıyor: “Soğuk Savaş’ın doruğa çıktığı bir sırada Birleşik Amerika, Batı Avrupa’da gizli bir kültürel propaganda programına büyük miktarda para ayırmıştı. Bu programın ana özelliği, böyle bir programın olmadığı iddiasıydı. Amerika’nın Merkezi İstihbarat Teşkilatı, CIA bu programı gizlilik içinde yürüttü. Bu gizli savaşın ana gövdesini Kültürel Özgürlük Kongresi oluşturuyor ve başkanlığını 1950 yılından 1967 yılına kadar CIA ajanı Michael Josselson yürütmüştü. Kongre uzun ömürlü olduğu kadar hayli başarılı da oldu. Başarısının doruğuna ulaştığı günlerde, Kültürel Özgürlük Kongresi’nin otuz beş ülkede bürosu vardı, onlarca personel çalıştırıyor, yirminin üzerinde saygın dergi yayımlıyor, resim sergileri açıyordu, bir haber ve film servisine sahipti, tanınmış kişilerin katıldığı uluslararası toplantılar düzenliyor, müzikçilere ve ressamlara ödüller dağıtıyor, konser ve sergi olanakları sağlıyordu. Tek amaç, uzun zamandır Marksizme ve komünizme yakınlık duyan Batı Avrupa aydınlarını yavaş yavaş ‘Amerikan tarzı’na daha yakın bir bakış açısına ısındırmaktı.”

BİR ‘ÜSTAT’ İŞİ
Program başarılı oldu, başarılı olmasaydı Demir Perde nasıl yıkılacaktı? Günümüzün renkli devrimlerinin kaynağında da aynı program var. Mark MacKinnon’un “Yeni Soğuk Savaş”ı (Destek Yayınları), John Persins’in “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları I, II, III” (April Yayıncılık) ve “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı” (Kırmızı Yayınları) günümüzün esrarlı dünyasını ve Türkiye’sini anlamak için üç rehber.
“Parayı Verdi Düdüğü Çaldı”nın çevirisi tam anlamıyla bir “üstat” işi. Demek ki anlaşılır bir çeviri yapmak da mümkünmüş. Tıpkı yeni bir dünyanın mümkün olması gibi!.. "




1904 Works - Portrait of Marcel Lefrançois - Painting - , France
1909 Works - Portrait of the Artist's Father - Painting - , France
1911 Works - The Nude - Painting - , France
1912 Works - Nude Descending a Staircase, No. 2 - Painting - , France
1913 Works - Le Passage de la Vierge à la Mariée - , Germany
1913 Works - Bicycle Wheel - Ready Mades - , France
1914 Works - Mariée - Painting - , Germany
1914 Works - Pharmacy - Ready Mades - , France
1917 Works - Fountain - Ready Mades / Object - , France
1919 Works - Mona Lisa - Ready Mades - , France
1923 Works - The Large Glass - Painting - , France
1924 Works - Entr'Acte - Short film directed by Rene Claire. Collaboration - , France
1929 Works - Anemic Cinema - Short Film - , France
1932 Works - Treatise on Chess - Book by M. Duchamp - , France
1941 Works - Box in a Valise - Book by M. Duchamp - , United States
1959 Bibliography - Monographs and catalogues raisonnés - Book by Duchamp & Lebel - , France
1961 Works - Interview of Duchamp - Audio comments - , France
1961 Works - Moving Movement - Book by Duchamp & R. Dieter - , Netherlands
1963 Works - Étant donnés: 1. la chute d'eau, 2. le gaz d'éclairage - Object - , France
1963 Exhibition - A Retrospective Exhibition - Pasadena Museum - , United States
1966 Exhibition - The Almost Complete Works of Marcel Duchamp - Tate Gallery - , United Kingdom
1967 Exhibition - Marcel Duchamp - Paris, Musée National D'art Moderne - , France
1969 Bibliography - The World of Marcel Duchamp by Calvin Tomkins - Book - , United States
1969 Bibliography - The Complete Works of Marcel Duchamp by A. Schwarz - Book - , United States
1971 Biography - Dialogues with Marcel Duchamp with P.Cabane - Interviews - , France
1973 Exhibition - Marcel Duchamp - Museum of Modern Art New York - , United States
1981 Biography - Marcel Duchamp: Eros, c'est la vie - by Alice Goldfarb - , France
1997 Biography - Dada: Art and Anti-Art by Hans Richter - , United States
2002 Bibliography - Marcel Duchamp in Perspective by Joseph Masheck - , United States

7 Kasım 2009 Cumartesi

EMPERYALİST VİRÜS

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..




Bu mücadele 'mağdur' ile 'mağrur'un binlerce yıldır süren çatışmasıdır. Evlatlarını ayrı ayrı koklayan Allah sanki bir Allah değildir; zannedersin ki,bu toprakların tanrısı ayrı,onlarınki ayrı ; güneşimiz gecemiz,günümüz,hikayemiz farklıdır.Yorgo'nun kanı yeşildir,garabetinki,ivanınki turuncu sanki hevalinki mor.
Bugün 7 Kasım;1917 Ulusal Rus Devrimi'nin yıldönümü,devamında Türkiye Cumhuriyeti'nin karanlığa karşı bir güneş gibi doğuşu gelecektir. /Bu yurt hepimize yeter; yaşanmış anıların kötülerini unutun,güzel günler göreceğiz çocuklar.
Laternanın sahibine,kirkorun tezgahına,ishakın sesine,zaruhinin vartanuşun,rojinnin namusuna , hüseyinin memetin,fatmanın yanındaki agopun,karabetin,hamparsunun isimsiz mezarlarına ,Bitlis'in,Dersim'in Londra'nın karanlığı,ihanetin çığlığı,çaresizliğin ağırlığı,kardeşlerin/halkların gözyaşları çökmüştür.Oynanan oyun, tutsak olmak istemeyen insanların birbirine kırdırılması oyunudur...




Dünyada globalizm salgını genetiği değiştirilmiş nesiller üretmiştir.

Bienal tosuncukları,genel olarak 1980 sonrası mahsülüdürler.

1 GB zeka ile kavun gibi gövdelerinin üzerinde taşıdıkları kafaları ve kalın cüzdanlarıyla ortada salınırlar.

Sınırlı/sorumlu-sorunlu kolektiflere,ortaklıklara üyedirler.

Kendilerinden memnundurlar,Batı'dan alınan her davranışı meşru sayarlar.

'Madem bu uçsuz bucaksız şölende bir ben fazlalığım,bu güzel doğanızdan bana ne der' Dostoyevsky.

Sanat çevreleri ara sıra omuz atmayı,aşağı dallardan nemalanmayı sever.

Bizim de ağzımızda fermuar yok ki, elimiz de armut toplamıyor ; ara sıra onların ensesine basarız tokadı.

Fakat onlar Bizans geleneklerine uygun olarak bu işi daha bir "sinsice" yaparlar, bizse doğrudan ,pazarlıksız çakarız.

Aramızda o kadarcık dürüstlük farkı olacaktır.

Sık sık Rum,Ermeni,Yahudi,Suryani,Kürdü ,Alevi'siyle evini terketmiş çocukların sıkıntısını yüreğinde duyan baba gibi,pencere önünde bekleriz.

'Bu yurt hepimize yeter,artık evinize geri dönün' diye nasihat ederiz.

Ama kuyudan gelen ses Yusuf'un nefesidir.

Aynı tarihi yaşamadıklarımıza gelince ; bunlar aslında yazılarımızdaki ciddiyetin hunhar baskısından bunalmış,kominist parti aparatçikleri gibi sırtlarından zemberekleriyle kurulan oyuncaklar misali uygun adım mutlu mesut,kendi cemaatleriyle birlikte,ezberledikleri sloganlar eşliğinde,yarattıkları tanrıların,putların,sahte peygamberlerin himayesinde meczubca ilerlemektedirler ki,durup yollarını keseriz.



Bunlar aklı bir karış havada,kökü dışarıda müstemleke düşünürü,işbirlikçi organizatör,sanat komiseri sanatçı,yazar/çizer çetesidir.

Amaçları ,her durumdan görev çıkartarak 'Cumhuriyet' ideolojisini taşlamaktır.Mustafa Kemal en zalim diktatör ; büyük günah keçisidir.

Sorun emperyalizmin metropollerine göbekten bağlanamamak,yarı sömürge olamamak,Singapur'un benzerini Bosfor'da kuramamaktır.Kalantorun ekmeğiyle oynamadan,tekerleğe taş koymaktır

Renkler,ahenkler silinmiş ; insanlar sürgün yemiş,kuşaklar kırılmış ,nesiller heder ,gözyaşları sel olmuş ,nefret ayyuka çıkmış kimin umurunda !

Hac mevsimleri Venedik Bienali'dir.Kurban ederler 'ulus' adına yaratılmış her canı.
İkoncanlarıyla ,çağdaş sanat cambazlıklarıyla,bienalleriyle,ingilizce eğitim veren müfredatlarıyla,küratörleri danışmanları,ceo'ları,guruları,idolleriyle ayrı bir ırk'ın hükümranlığını,talan ekonomisinin,kültür endüstrisini/kurtarılmış bölgesini yaratırlar.
Birleştirici değil,bölücüdürler;iflah olmaz liberaldir doğaları.
Protesto için tüm ülke çıkarlarının ipliğini pazara çıkartmaktan çekinmezler.
Yaptıkları güzelliklerin geri dönüşünü ,Nobel'ini bekleyen yazar gibi parendeler atarak beklerler.

Gizli gündemleri vardır,mezhep içi ritüelleri tekrardan ibarettir,yalnız hizmetlerini değil ruhlarını da tüm zamanların efendilerine/işverenlerine adamışlardır ;ideolojileri tutsaktır/angajedir.

Bu toprakların rüzgarıyla tenleri kararmamış,yürekleri helecanlanmamıştır.

Evlatlarını ayrı ayrı koklayan Allah sanki bir Allah değildir; zannedersin ki,bu toprakların tanrısı ayrı,onlarınki ayrı ; güneşimiz gecemiz,günümüz,hikayemiz farklıdır.Yorgo'nun kanı yeşildir,garabetinki,ivanınki turuncu sanki hevalınki mor.

Laternanın sahibine,kirkorun tezgahına,ishakın sesine,zaruhinin vartanuşun,rojinnin namusuna , hüseyinin memetin,fatmanın yanındaki agopun,karabetin,hamparsunun isimsiz mezarlarlarına ,Bitlis'in,Dersim'in Londra'nın karanlığı,ihanetin çığlığı,çaresizliğin ağırlığı,kardeşlerin/halkların gözyaşları çökmüştür.

1915'de,Çanakkale'de dökülen kan,Norşin,Tatvan,Patnos,Maraş'daki ,1917'de Petersburg,Moskova'daki dökülen kan ile karışmıştır.


Telef edilen emperyalizme karşı geleceği karartılan yoksul ülke halklarının acı tarihidir.

Birbirine düşman edilen halklara silah/umut satan,kitle katliamlarından kazandığı irin kokan dolarlarıyla demokrasi beşiği uygarlıklarında çağdaş kültür merkezleri,hayırsever misyoner örgütleri kuran,sömürüyü tüm ince ikiyüzlü diplomatik tezgahlarında büyük hünerle dokuyan, mazlumu emellerine meze yapan ,yaptığı/yazdığı tarihe kendi adını altın harflerle işlemeye çalışan kan içerek,leş yiyerek yaşayan 'sırtlan'ın, sırnaşık cehenemlik kompradorun,mahşerin üç atlısı finansın oligarşik misyoner diktatörlüğünün çıkarlarına 'dur' diyen ayaklanmanın ,1917 Rus Ulusal Devrimi'nin 92.yılıdır bugün.





Ruslar'ın 1917'de yaptığını Mustafa Kemal zorlu bir mücadele ile birkaç yıl sonra 1923'de gerçekleştirdi.

Emperyalizmden yaklaşık 90 yıl önce ele geçirilen bu ulusal mevzileri,şimdi yerli işbirlikçileri ,ince planları muhteremleri ve muhteşem yalanlarıyla ile geri almaya çalışıyorlar.

Bu alanda yürütülen en ince diplomasi de kültür alanındaki mücadeledir; kendinden ,ülkesinden,halkından nefret eden ,değerlerine yabancalıştırılan bu halkın gençleri ne yazık ki sürekli bahsimize konu olduğu üzere,sanat alanında pek umut vermemektedir.

İşte bundan dolayıdır ,'onlar ki toprakta karınca,suda balık,havada kuş kadar çokturlar;korkak,cesur,câhil,hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır, destânımızda yalnız onların mâceraları vardır'...


EMİN ÇETİN GİRGİN





.