ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..



70'li yılların Türkiye'sinde bir üniversite öğrencisi olarak yaşamak/yaşamamak ne deneyler oluşturmuştur soy kütüğümüzde ; evlatlara/nesillere bırakacağımız bu kısa öykümüzde.
Ne kadar etkilemiştir kendi gerçeğimizi?
Bu durumu,68'lerin,70'lerin heyecanını aydınımız/münevverimizin gerçeği olarak değerlendirmek ,öykümüzdeki insanların karakterlerini belirliyordu diyemesek de ,etkiliyordu demek ne kadar mümkündür?
Bedri'yle ,Atagök Amerika'da Sanat okumuşlardı.Yusuf ile ben yaklaşık aynı yıllarda Türkiye'de üniversite öğrencisi olmuştuk.
Ne var ki bu iki parçalı öykü,dört kısmı da birbirinden farklı kişilikler/hikayeler oluşturmuştu.
Kuşağımızın tüm yaşadıkları ,yetenekli/dahi yazarın elinden çıkmışcasına hayret vericiydi :Aynı sağ/sol/ümmetci veya alafranga ama mutlaka bir parçasıyla bu topraklara düşen renkli fakat acıtan,yürek burkan diğer kişisel öyküler/biyografilerdeki gibi benzersizdi.
Zaten bu kuşaktan herkesin hayatı yazsam roman olurdu
Zaman zaman sesler,gölgeler,öfkeler karışmıştı.
Herkese 'hayat' ,farklı bir yüzünü göstermiş,farklı bir başka parçasını yaşatmış,öğretmişti.
Öyküler bireysel değil,bütünüyle toplumsaldı.
Ve biz 4 Kasım 2009'da panelde,karşıtları ve yandaşları olarak 1980'lerin başında açılan 'Öncü Türk Sanatından Bir Kesit' sergisini tartışıyorduk.
PİRAMİD SANAT PANELLERİ
ÇAĞDAŞ SANAT PANELLERİ - 6
“İSTANBUL BİENALİ NEYLE YAŞAR?”
Düzenleyen:Piramid Sanat
Tarih:4 Kasım 2009 Çarşamba
Saat:17:30 -19:30
KONUŞMACILAR:
Prof. Tomur Atagök (Sanatçı-Sanat Tarihçi) Emin Çetin Girgin, (Sanat Eleştirmeni) Yusuf Taktak, (Sanatçı) ve İKSV Temsilcisi
YÖNETEN: Bedri Baykam (sanatçı-Yazar)
- “Bienal Sanatı” var mı? Sanatçı seçimlerinin mantığı ne?
- Bienal, İstanbul sanat ortamı ile ne kadar ilişkili?
- Bienal ve Türk sanatçılar.
- Bienal’in siyasal ideolojisi var mı?
- Bienal İstanbul’u dünya sanat haritasına yerleştiriyor mu?
- Bienal sponsorluğu ve sanat ilişkileri…
Adres: Piramid Sanat
Feridiye Cad. 23 Taksim
__________________________________________________________________________
İKİ AKLI BİR FİKRİ OLAN KÜLTÜR ADAMI...O, her zamanki haliyle bir ayağı bu yurt toprağına basıyor olsa da, bir yanı da Amerika,Avrupa'da enternasyonel sanatın merkezlerinde sanat icra etmenin yarattığı kan kardeşliğiyle ve kararlı Kemalist tavrıyla Oğuz Atay,Cemil Meriç ,İdris Küçükömer'in bıkmaz usanmaz yerel sorularına ,'mağdur'un felsefesine/inancına olduğu kadar, Marksist diyalektik gibi konulara da ilgisiz/uzak kalıyordu.İnsan bazından çok,yurt temelinde 'ulusal'cıydı.
Seçimini yapmış,merkezde duran 'yurtsever' olarak,sağ ve soluyla arasına kol mesafeleri koymuş,espaslar oluşturmuştu.
Bu belli anlamdaki inanmış/adanmışlık uhreviyat,giderek yalnızlık,ötelenmek demekti.
Kenan Evren'li Turgut Özal'lı koyu istibdat yıllarında kavram olarak siyasi eleştiriyi ,bu kendi tarzı içinde oluşturduğu zorlamasız benzemez 'duruş'yla sanatsal litaratüre eklemişti.
'Kavramsal Sanat' mekansal oluşturma anlamında 1980'lerde mücadele ve direnç biçimlerine gereksinim duyduğumuzda,bunu geçmişten almak gibi bir lüksümüz olmamıştı.
Siyasal sanat miras olarak bize işçi,köylü,pastoral görüntülerin,bilinen örneklerini bırakmıştı.
1987 Bienali'ndeki Hamam sergisi'nde demokrasi,işkence,günah odası,referandum kabini daha sonra 1988'de AKM'deki sergide soba boruları,kovalarla yaptığı düzenlemeler,kantar,gazetelerden büyütülmüş hak ihlalleri küpürleri vd. işleri siyasi sanatın modern yorumu olarak Türk sanat tarihinde bir başlangıç yaratıyordu ki,o zaman bu,çok eleştirildi.
'Siyasal sanat,angaje/taraflı popüler ikonlar yaratıyor;zamana dayanamaz' denildi.
Bugün protest sanat yapan gençler Duchamp ve Beuys'un izinden gittiklerini iddia etseler de,Türkiye tarihinin esas rolfigürü o'ydu.
Sistemi eleştiriyor,önce 'demokrasi' diyordu.Hakkını teslim etmek gerekirki,siyasi kavramsal çalışmaları bir rastlantı değildi.
Daha sonra 68 olayları,Deniz Gezmiş'in parkası ,Atatürkçülük gibi liberal çevrelerden çok eleştiri alacak daha keskin politik eğilimleri aktivist olarak yaşadı/yaşattı .
2009'a kadar farklı şekillerde defalarca tekrarladığı talepleriyle ,sanatını demokrasi ve laiklik düşüncesinin hizmetine vermişti.
Öncelikleri vardı Bedri'nin...EFKAR-I FİRENGE TABAİYYET YENİ ÇIKTIÖnceki yazımızda belirttiğimiz gibi 3-4 Kasım Tarihleri Türkiyede'ki batılaşma hareketinin başlangıç noktası diyebileceğimiz Gülhane Hatt-ı Hümayunu , diğer adıyla ,Tanzimat Fermanı, Tanzimat-ı Hayriye olarak da anılan düzenlemenin 170.yılıdır.
1839 tarihi,diğer bir deyişle 170 yıldır Batı değerlerinin pul pul/ilmek ilmek Türk toplumuna eklemlenmesinin , ulusal bilinçte yaratılan genetiği değiştirilen kültürel değerlerin başlangıç tarihidir.
Bedri'nin bu önemli 4 Kasım tarihine tesadüf eden Bienal panelinde ,170 yıldır masada olan konulara kaçınılmaz olarak değinildi.
Panel öncesi katılımcılarla aramızda başlayıp süren konular içinde devam eden uyuşmadıklarımızı belirtmeye gerek yok ; bütünüyle ayrı telden çalıyorduk desem yeridir.
Yusuf Taktak,'Öncü Türk Sanatı Sergileri hakkında yaptığın eleştirilerin ne kadar haksız olduğunu gördün,bu bienaller o sergilerden doğdu' dedi.
'Çok iyi oldu;bu hilkat garabeti sergilerin doğacağını önceden görmüşüz.Doğan çocuk,sorunludur' dedim. Tomur Atagök de Yusuf Taktak da böyle bir eleştiriyi ilk defa duymuş olmanın verdiği şaşkınlıkla gözlerini açarak 'bizce değil' dediler.
Yusuf Taktak 'biz senin ölmüş olduğunu zannediyorduk' diye ekledi her zamanki aymazlığıyla.
Görülen oydu ki,bugüne kadar,hem ben onlardan habersizdim,hem de onlar benim bu bienal boyunca yazdıklarımdan.
'Ölmüş olmak' metafor muydu,temenni miydi?.
1980-90 arası yazdığımız 10 yıl boyunca,her yazdığımız yayın organına açılan yüzlerce telefon,yapılan onlarca ziyaretin tek nedeni vardı ; 'şikayet'.
Engellemeler ve perdelemelerle sonunda yazamaz olmuştuk.
İşverenler,gazete sayfa sorumluları,dergi editörleri;sürekli eleştiriyi,keskin dili,sorun yaratan yazıları sevmiyorlardı.
Ondan sonraki 20 yılı bianelciler misali sürekli 'yazar neyle yaşar' diye sorarak geçirdik.
Herkesle olduğu gibi onla da çok kafa kafaya gelmiştik. Sağolsun gerçek dost Bedri, dergilere tam sayfa arama ilanları vererek, fotoğraflarımızı yayınlayarak (Yusuf'un sözlü ölüm ilanlarının aksine), kolumuzdan çekiştirerek, moral destek vererek güncel gelişmeleri tek kişilik seminerlerle özetleyerek, yazılarında bahsederek gene daktilonun (yazmayı bıraktığımızda daktilo vardı) başına geçmemizi sağladı.
(Kitaplarında bize savurduğu yumrukları,yaptığı salvoları saymıyoruz),Bedri'nin kendine güveni tamdı;yokluğumuzdan nemalananlardan değildi.
Ağız tadıyla kavga etmek de bir ihtiyaçtı ;minder dışına kaçmak yoktu,aynı dili konuşan muhalefete de gereksinim vardı, hasımlar/hısımlar olursa ilerleme olurdu tabii ki.
Bugüne kadar Amerikan menşeili 'çağdaş sanat' umacasıyla serseme çevrilen
kitleler ,yazılarımıza anında tepki veriyorlardı.
Bu arada Ufuk Suçsuzer,Metin Güçlü gibi sanatın içinden entellektüel dostları ,akademi çevrelerini,eski mezunları da unutmamak gerekir.
Zaman içinde,üç kuruşluk opera,üç kuruşluk sanata kapak olmuştu. Sanat adına felsefi anlamda tevatürün ötesinde bir şey yoktu. Bilgiyi güncellemek zor olmadı. Düşünsel sığlık,sanat camiasına katılan onlarca isme rağmen kavram yaratma boyutunda devam ediyordu. Kimse teorik anlamda sanatın anlamını,endüstriyel kapitalizmin yarattığı içi boşaltmış eleştisini,yaratıcılıktaki yeniden varetme,yaşatma,yavaşlatma giderek yavşatma sorunsalına kafa yormamıştı. Herkes tıkanmış sorunun,problemin bir parçası,ülke olarak oyun kurucusu olmak yerine,üstümüzden oynanan yapbozun bir parçası olmayı seçmişti. Arkaplanda,fonda yer alan ideolojik ajanda ,emir komuta zinciri içinde küratörler tarafından alt kadrolara talim ettiriliyordu. Atagök'ün panelde söylediği ,daha doğrusu 'zan'ettiği gibi "alt,üst sanat" kavramı icat edilmişti. Konuşmacılar bu ezberi tekrar ediyorlardı. Ne var ki,imitasyon 'çakma' speratörler yaratılmış,aristokrasinin koyduğu berbat sınırların ötesinde bir 'kast' oluşmuş,ulusal duruş gündem dışına çıkarılmıştı; bunlar kimin umurundaydı. Bunlara değindiğimizde konuşmacılar "sanat sanat için mi ?" sulandırmasına girdiler.Hikaye bıraktığımız yerden devam ediyordu.O zaman da,sanatın siyasal bir söylemi olması lazım geldiğini söylediğimizde 'sanat sanat için mi,toplum için mi?' bulandırmasını gene malum çevre yapmamış mıydı ?
Bedri'de ise ulusal koldaki ana damar sabit olsa da, dış merkezler için vakfettiği mücadelenin haklı hassasiyeti,koyduğu şerhi vardı.
Çağdaş sanat'ın ve Bienal'in gizli gündeminden bahsettik ; 'komplo teorileri' dediler.
'Çağdaş Sanat' kavramı Amerika'nın ulusal sanat yaratma isteğiyle Truman dokrini çerçevesinde,soldan sağa geçen eleştirmen Clement Greenberg'in teorik yazılarıyla,Jackson Pollock'un rolmodelliğinde,anti Stalinci örgütlenme,Mc Carty'ci talanla 1948 yılında yaratılmıştı.'Çağdaş Sanat',liberal kapitalizmin yeni merkez oluşturma gereksinimi içinde,zaferi kazanmış mutekebbirin arzusuyla Paris'in yerini New York'un alması mücadelesiyle zorlu savaşlar sonucu elde edilen Amerikan ulusal bir mevzisiydi. Zaten Peggy Guggenheim'ın 1942'de açtığı ve 'Art of This Century' adını verdiği galeri/müzesi Avrupa'ya karşı Amerikan yeni eğilimlerinin animasyon/reenkarnasyon merkezi değil miydi? 1947 ve 48'de Greenberg'in makalelerinde belirttiği esas tez 'Amerika,artık kendi ulusal ve yüksek kültürünü dünyanın hizmetine vermeli; bunun zamanı şimdi'düşüncesiydi.Bu düşünceye ilk Boston Modern Sanat Enstitüsü (Boston's Institute of Modern Art) cevap veriyor ve 16 şubat 1948'de adındaki ' modern' sözcüğünü kaldırıp 'çağdaş' (contemporary) tanımını benimsiyordu. Bu kurumlar açısından bir ilkdi.Süreç başlamıştı. 1968'de başkaldırış başta gençlik olmak üzere Avrupa ve Amerika'yı sarsıyordu.Avrupa'nın Sartre,Genet,Foucault'su vardı. Amerika'nın sahte tanrıları sonradan yaratıldı. Marchel Duchamp,ölmeden birkaç yıl önce Caban'a verdiği mülakatla varedilen ve 1948 sonrası Pegy Guggenheim tarafından genetiği değiştirilerek oluşturulmuş bir figürdür.Sanal bir androitti.1917 tarihli başlangıç senaryosu,pisuar filan hikayedir. Olay yalnızca Bush'a ayakabı atma gibi bir protestodur. Ayakabı veya yumurta atacığına pisuar yolluyor ve mesajını veriyordu : 'ben sizin sanatınızın içine ederim' . Pisuarın anlamı budur.Hazır nesne değil,burada verilen mesaj öncelikli,önemlidir.Kavramsal sanat,eşyaya ruh vermek filan sonradan yazılmış hikayedir. Sanat tarihi kitaplarına sanki yüzyıl başından beri varmış gibi sonradan geçirilmiştir. Sonradan Duchamp 'matruşkası' yaratılmış,türbesi dikilmiştir.John Cage çok daha gerçek bir figürdür. Dünya savaşı öncesi,Amerikanın folk sanat dışında encamı okunmazdı.1948'den önceki 'kavramsal sanat' adına tarihi yoktur,yalandır dediğimizde bunlar nereden çıktı gibi yüzümüze boş boş bakıyorlardı. Kavramsal sanatın başlangıç tarihi olarak Picasso'nun Kübizm'ini örnek veriyordu Yusuf Taktak:Belli oluyordu ki sanat tarihini yalnızca ,Amerikan menşeili sanat dergileri ve sanat tarihi kitaplarından okumuşlardı. Bedri'yle konuşarak aşılacak konular,diğerleri için ancak kakafoni yaratırdı. Sonuçta, 20 yılda ortada önemli bir şey yoktu; insanlar bir adım ilerlememişti.
Bilgisayar ve demokrasi çağındayız dedik ama anlaşılıyordu ki durumdan ,statükodan memnun sanatçı kesim,bundan sonra söyleyeceklerimize,duymak zorunda kalacakları eleştirilere karşı da,kulaklarını mümkün olduğunca tıkamak istiyorlardı.
Zaten bienal bitişi Tomur Atagök'ün 'hoşakalın' demeden bir anda ortadan kaybolması da bu memnunuiyetsizliği yansıtıyordu.
Yusuf Taktak 'ben bienalden memnunum ' diye panelde söze başladı.Söylediklerini değerlendirmeye geçeceğiz.
Panel'de kendi adıma burada/blogda yazdığım bienal eleştirilerinin ötesinde bir şey demediğimi ifade edebilirim.
Konuşmacıların, zaman zaman konuyu provoke etme girişimlerini, alışıldık ezberlere karşı çaresiz bir refleks olarak değerlendiriyorum.
Aslında topyekun 'konuşmacılar' demek Bedri'ye haksızlık olur.
O,her zamanki haliyle bir ayağı bu yurt toprağına basıyor olsa da,bir yanı da Amerika,Avrupa'da enternasyonel sanatın merkezlerinde sanat icra etmenin yarattığı kan kardeşliğiyle ve kararlı Kemalist tavrıyla Oğuz Atay,Cemil Meriç ,İdris Küçükömer'in bıkmaz usanmaz sorularına olduğu kadar, Marksist diyalektik gibi konulara da mesafeli bir duruş sergiliyordu.
Ama Kenan Evren'li Turgut Özal'lı koyu istibdat yıllarında kavram olarak siyasi eleştiriyi litaratüre sokmuştu.1987 Bienali'ndeki Hamam sergisi'nde demokrasi,işkence,günah odası,referandum daha sonra 1988'de AKM'deki sergide soba boruları,kovalarla yaptığı düzenlemeler,kantar,gazetelerden büyütülmüş hak ihlalleri küpürleri vd.işleri siyasi sanatın modern yorumu olarak Türk sanat tarihinde bir başlangıç yaratıyordu ki,o zaman çok eleştirildi.Siyasal sanat,angaje/taraflı popüler ikonlar yaratıyor;zamana dayanamaz denildi.Bugün protest sanat yapan gençler Duchamp ve Beuys'un izinden gittiklerini iddia etselerde,esas rolfigür Bedri'ydi.Sistemi eleştiriyor,önce 'demokrasi' diyordu.Hakkını teslim etmek gerekir.
70'li yılları Türkiye'de bir üniversite öğrencisi olarak yaşanmışlığın veya yaşanmamışlığın gerçeği,öykümüzdeki insanların karakterlerini belirliyordu diyemesek de ,etkiliyordu.
Bedri'yle ,Atagök Amerika'da Sanat okumuşlardı.Yusuf ile ben yaklaşık aynı yıllarda Türkiye'de üniversite öğrencisi olmuştuk.
Ne var ki bu iki parçalı öykü,dört kısmı da birbirinden farklı kişilikler/hikayeler oluşturmuştu günümüzde.
Herkese 'hayat' ,farklı bir yüzünü göstermiş,farklı bir başka parçasını yaşatmış,öğretmişti.
Panele katılan Tomur Atagök'ü 12 Eylül'ün ilk günlerinde açtığı sergilerde tanımıştım.Yanılmıyorsam Teşvikiye'de eski Melda Kaptana galerisinin yakınında Kızılay binasının zemin katında oturuyordu.Genç ve değişik malzemeler kullanan aykırı bir ressamdı.20 yıldır ne onu ne de Türkiye piyasasındaki güncel gelişmeleri pek izlememiştim.Bedri'nin paneline katılımcı olduğunu öğrendiğimde, gördüğüm en son hali ,1983'deki yüzü kafamda canlandı.
En son ,benim Nişantaşı'ndaki Poyracık sokaktaki çatı katına uğrayıp Cumhuriyet Gazetesi için bıraktığı bir yazı nedeniyle görüşmüştük.O gün Atagök uğradığında , bizim evde Avni Arbaş ve Hayati Asılyazıcı ve eşi vardı.Tomur Atagök,10-15 dakika kalıp gittikten sonra Avni Arbaş arkasından 'bu genç hanım, iyi ressamdır,kumaşı sağlam,yaptıklarını izle,ileride çok farklılıklar yaratabilir' demişti.
Gerçi Avni abinin sözünü ne onun için ,ne de başkası için pek tutamamıştım ,uzun yıllar kimseyi izlememiştim ama 'iyi ressam,kumaşı sağlam' demesi aklımda yer etmişti.
Bu panelde 20 yıl sonra çok farklı bir Tomur Atagök gördüm.Profesör ve müzeciydi.Yıllar hepimizi yıpratmıştı,biyografisine baktım 1939 doğumluymuş.Konuşmalarında konuları kategorilere ayırması,ders verir gibi metinleri/olayları sınıflandırması ,sanat tarihinin gerçekliği şüpheli konularının kabul edilmişliğiyle tekrarındaki ciddiyet ve inanmışlık o eski başkaldıran görüntüsünü tersine çevirmişti.
Artık sanatı yaratan öncüler,aykırılar katından,bilgiyi sistemleştiren ,katagorikleştiren ,akademikleştiren uzmanlar katına terfi etmişti.
Belki de her zaman öyleydi de,ben Avni Arbaş'ın gözleriyle olaya farklı bakar olmuştum.
Farklılıkla oluşturduğu o günkü yaratma, nesnel diyalektik sürecini mi yaşamıştı yoksa ,yapıp yakıştırma mıydı?
Neyse ,konumuzu sürdürelim ve gene aykırı,çapraz bir sorgulamaya girişelim : Evliyaları,enbiyaları,ermiş,adanmışları olan 'çağdaş sanat' bir teolojik sistem,inanç mıdır? diye soralım. Daha sonra Yusuf Taktak,Bedri Baykam ve izleyiciden tarafımıza sorulan sorulara geçelim.Ayrıca ısrar ettikleri 'Öncü Türk Sanatı Sergileri'ni 20 yıl sonra bir kere daha eleştirmeye / değerlendirmeye çalışalım. Bienaller,yapıldıkları ülkenin rengini,kokusunu taşımak zorunda mıdırlar? Bu da önermenin ötesinde,globalleşmeye verilen net cevapları ,siyasi tutarlılığı isteyen bir sorun olarak cevaplandırılmalıdır. Panelde söylediğimiz gibi sorulan bütün soruların cevabı,sanatçının siyasal duruşunda ifadesini bulmaktadır.İdeolojisi olmayan sanatçının evliyası 'şeytan' olur. Yapılan cambazlıkları,şarlatanlıkları sanat diye yutturmaya kalkarlar.O zaman da Ziya Paşa gibi adama sorarlar; 'Sen herkesi kör,alemi sersem mi sanırsın' diye. Bir de Marchel Duchamp sorunu var ki,bu blogda Hasan Bülent Kahraman'ın yazısı üstüne yazdığım,sahte peygamber yazısını ön bilgi olarak önce okumanızı dilerim. Evet soruyoruz 'çağdaş sanat ' teolojik bir inanç sistemi midir?
*Efkar-ı frenke tabaiyyet yeni çıktı-Ziya Paşa şiirinden bir satır.
EMİN ÇETİN .