29 Ekim 2009 Perşembe

SUPHİ OĞLU BEDRİ'NİN BİN YILLIK ÖYKÜSÜ (güncelleştirildi)

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..




Bedri'nin Türkiye'nin an'ları/dönemleri/fotografları/fragmanlarlarıyla oluşturduğu mekansal/tarihsel görüntülerinin altında/astarında , sanatçının kullanılabilir yaşam felsefesinin olumlayan,pozitif kendiyle barışık yüzünü/ portresini buluyoruz.
Yurdumuzda yaratıcı/üretici olarak zorunlu ve cebri varoluşun katmanlarında sıkıntılı ve yalnız yolculuğunu sürdüren sanatçının destekçileri,belli anlamda mesenleri,inanmışları olan kolleksiyoncularıyla kurduğu bağı,bu sergi çok iyi toparlamış
Bedri'nin yol haritası İdeolojisi midir? ; belki: Ama tam böyle olmasa da ideolojisinin yarattığı aydınlık tuvallerine sızmış/süzülmüş/yansımış.
Bedri kendisiyle / toplumuyla barışık ve 'umut' aşılayan bir sanatçı.





26 Ekim'de Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi'nde açılan 'Koleksiyonlardan Bedri Baykam Sergisi', sanatçının 25 yılı aşkın macerasını toparlamış :
Etkinlik , Bedri'nin 1983’lerden 2009’lara uzanan kişisel tarihini belgelerken , tarihe/oluşturanlara parelel kurgular yaratıyor.
Şahitlik yapanların/oluşumun inşasına katılanların hikayesini , yaşanılan süreçlerin acı anılarını , Türkiye'nin belleğine sanatçı gözlemi/duyarlılığıyla yeniden kaydediyor.

'Tarih , bir inşa faaliyetinin nesnesidir.Yapı,homojen ve boş bir zamanda değil, "şimdi nin zamanı" nın (Jetztzeit) doldurduğu bir zamanda yükselir" der W.Benjamin.(1) Düşünce', sadece düşüncelerin akıp gitmesi değil , aynı zamanda akışın durdurulup düşüncelere el konulmasıdır' diye ekler 17.Tez'inde Walter Benjamin.(2)

Türkiye Cumhuriyet tarihinden fotograflar veren/alegoriler yaratan sanatçı, akan düşünce zincirinin kaotik yapısını , yanlı bir heyecanla sabitleştirerek Benjamin'e bir yaşam kopyası sunarak gönderme yapıyor.

Kitlelerle , uyandırıcı / sorgulayıcı ilişkiler kurarken , sanatın kendi kavramı karşısındaki yetersizliğini , onu yalnızca 'görüntü' kılan çaresizliğini bir 'aktivist' olarak aşmaya çalışır. Siyaset adamı Bedri , sanat adamı Bedri'yle birlikte koşar çoğu zaman. Bu , kitleler önünde Bedri'nin sanatının uyarıcılığını artırdığı gibi yeni düşmanlar da edinmesine neden olur.

Baykam'ın sanatçı kişiliğinin derin yanılgılar ve gölgelemelerle perdelenmesinin büyük zaafiyet olduğu , kendisine özellikle mütarekeci çevreler tarafından büyük haksızlık yapıldığını , sanat çevrelerinde Kemalizm /devlet/ erk / otorite kavramlarıyla yapılan restleşmelerde sunağa yatırılan 'kurban' olduğunu , kişisel bir gözlem olarak bu yazı içinde okurlara aktaralım.

Cepheleşmeye/düşmanlıklara siyaset yazılarının ve protest kişiliğininin yol açtığını da söylemek tabii ki mümkün. 'Gerçek' olarak üretilmiş ve daha önce yapılmış değil de 'Kubilay Odası' gibi daha önce kimse tarafından dile getirilmemiş siyasal/protest görüntüleri unutmamak , karşı karşıya duruşların başlangıç anı olarak '1987'yi hatırlamak lazım gelir.

Bedri tarafından kurgulanan , amacıyla örtüşen çeşitli hazır nesneler , kültür endüstirisinin nihilist mezar kazıcıları Duchamp'lar tarzı , provoktif yıkıcı enstürmanlar olarak değil , yeniden inşa edilen genç cumhuriyetin kültürel argümanları , toplumun / sosyolojik oluşumun 'taraf'larından birinin güçlü/eleştirel lisanı olarak Türk plastik sanatlarına siyaseten girmiştir.

1987'deki 1. Bienal'de uyguladığı 'işkence odası,'sorgu','Kubilay' oluşturmaları o yıl tüm eleştirmenler tarafından yadırganmış/yargılanmış , bir/iki kişi haricinde sanat çevrelerince topluca reddedilmiştir.

Tarih yakındır ; yazılanlar ortadadır.

Bu işler,Türkiye'de siyasi sanatta 'ilk'dir.

O gün reddedilen siyasi sanatın bugün 11.Bienalde küratörler tarafından önerilip , Koç tarafından finanse edilmesi ironiktir.

22 sene önce bu hayal bile edilemezdi.

Bedri , sanat yaratıcısı olarak 'benzersiz' zenginlik ve aykırı/ilkeleri olan bir 'duruş' sergilemektedir.

Kişisel/toplumsal görüşleri doğru/yanlış eleştiri konusu olsa da , sanatsal üretimiyle/yaptıkları bazında hakkını teslim etmemek , cepheleşmelere kurban edilmek istenmesi , Türkiye'ye yapılan insafsızlık/haksızlıktır.

SUPHİ OĞLU BEDRİ

Tarihsel dönemlerin ötesinde, eleştirmen/küratör ve tarihçiler tarafından meşru zeminlerde önyargısız değerlendirilmesi , ürettiği 40 yılın mutlaka ayrıştırılması/izlenmesi , farklılığının analiz edilmesi/sorgulanması/görülmesi tartışılması gerekmektedir .
Çünkü bu yolun büyük kısmını birlikte yürüdüğü babası CHP'li gençlik kolları başkanı , İsmet İnönü'nün parti sekreteri Suphi Baykam'ın mücadeleci , Kemalist , partili karakterinin , Bedri'nin kişiliğinin / değerlerinin şekillenmesinde rolü büyüktür.

Bedri'nin 40 yıllık macerası ancak , Cumhuriyet'in 86 yıllık,Türk insanının 1000 yıllık Anadolu serüveniyle birlikte anlaşılır olur , renk / ruh kazanır.


Bu bağlamda devam edersek,2009'da Fransa, ABD, İngiltere ve Almanya’da da açtığı sergilerle dikkat çeken sanatçının tüm kariyeri üzerine yayılan eserlerin bir araya getirilmesiyle oluşan perspektifte, “Yeni Dışavurumculuk”, “İç Manzaralar “, “Şerit Resimler” , “Sansür ve İşkence “, “Gerçek Sahteler “, “Kuvvay-ı-Milliye”, “68li yıllar”, “Saydam Katmanlar ”, “Dişi Entrikalar “ , “At Serileri “ ve “4D”ler gibi önemli çalışmalarını son sergisinde de görüyoruz.

Bunlar içinde Türkiye'yi Fenerliler ve Antifenerliler olarak iki takıma / kampa bölen 'Sarılacivertli' yandaşlığı/resimleri , Bedri'nin 1907'de kilitlenmiş fanatik olarak taraftarlarına ithaf edilen çalışmalar olarak ilgi alanımız dışında kalıyor.

'Koleksiyonlardan Bedri Baykam Sergisi' , sanatçının bu güne kadar Türk çağdaş sanatına getirdiği sayısız yenilikler dahil olmak üzere, sanatı hakkında en geniş bilgiyi edinebileceğimiz ölçüde net/sahih yapıtlardan oluşuyor.

Türk resim sanatı tarihinin koleksiyonerlik kulvarında , Türkiye’de böyle bir büyük koleksiyon sergisini gerçekleştirebilmek ve yetkin bir seçki yaratabilmek , sanat , sanatçı , koleksiyoner ve izleyici açısından ayrı önem gösteriyor.

Gelinen noktada küreselleşme , bilinçli bir birikime sahip koleksiyonerleri, ellerindeki mevcut yapıtları , izleyenlerle paylaşmaya yönelik projeler üretmeye ya da bu projeleri desteklemeye yöneltmiştir.

'Koleksiyonlardan Bedri Baykam Sergisi' , aydın sorumluluğunun iki tarafının işbirliğinin projesidir. Sanatçı/koleksiyoner birlikteliğine çektiği dikkatle ayrışmıştır : Olması gereken bir yol arkadaşlığının/entellektüel paylaşımın Türkiye’deki öncü örneğidir.

'Geçmişe sahip çıkma anını ilan eden şey , tam da hareketin bir monad içinde kristilaze olması ve dondurulmasıdır' diyen Zizek'in 'İdeolojinin Yüce Nesnesi'ndeki görüşleri , ideololojik komplonun kumpaslarında yol alınan bu süreçte , sanatçının üretimiyle gideni yakalamak , ortak hafızaya atma telaşı değil de nedir? Bu soruyu yalnızlaştırıp başka köşeden bakarsak çıkan tablo farklılık kazanır. Görünür kılınanan/boyutlananan,üretimin eril boyutunun Baykam' da , hem ideolojinin hem de kadınların 'keyif' nesnesi olarak varlığına yapılan göndermeler de ayrı bir gerçektir ; tutku ve arzu nesnesi olarak sanatçının figürleri,temelde Lacan'a ve etki alanındaki Zizek' başvurmayı gerektirmektedir. 'Keyif' çekirdeğini çıkarmayı , bir ideolojinin -anlam alanı- ötesinde , ama aynı zamanda bu alanın içinde-fantazide şekillenmiş , ideoloji öncesi keyfi nasıl ima ve manipüle ettiğini,nasıl ürettiğini göstermeyi amaçlar"ken,ayrıştırmada 'kadın'/'ideoloji' bağının ortak paydalarını bulmak gerekir. "Dolayısıyla fantazinin yorumlanması değil , sadece 'kat edilmesi' gerekir : Tek yapmamız gereken onun ardında hiçbir şey olmadığını ve fantazinin tam da bu 'hiçbir şeyi' maskelediğini yaşayarak gör"üyoruz(3)
Bu okumalarda Zizek'in vurgulamaya çalıştığı hiç/birinin veya herbirinin maskesini üniforma olarak idrak edersek, Baykam'ın cepheleşmelere kurban edilen aykırı popülerliğini ve taraf'lığının ötesinde bir 'değer' yaratmış mıdır? sorusuna verilecek yanıtlar önem kazanır.

Hepsinden önemli olan bizim için 'paradigma' değeriyle Türkiye'nin ruhunun / renginin peşinde olurken , yaptıklarıyla da diyalektik sorgulamalar gerçekleştirmede , eklektizm ve kopyala/yapıştır sanatçısı olmanın ötesinde, aklın/ilerlemenin/aydınlanmanın safında pro/aktif olarak yer/ yol almaktadır..

Türk görsel sanatlarının global merkezler tarafından aranılır olması , olumlu bir gelişmedir. 2009 Taşkent Bienali'nde Setenay Özbek'e 'En iyi çağdaş resim ödülü'nün verilmesi,Christie Müzayede Kuruluşu 'nca yapılan Modern/Çağdaş Müzayedesi'nde Burhan Doğançay'ın 242 bin dolar , Erol Akyavaş'ın 122 bin , Ömer Uluç'un 116 bin dolara alıcı bulması , küreselleşmeden Türkiye'nin payı olarak değerlendirilebilir. Dış dünyada en çok prim yapması beklenen Bedri Baykam'ın , resimlerinin dışında fiziksel olarak da dış merkezlerde göz önünde olması , kurduğu sağlıklı ilişkiler ve farklı sesi ile Türk resminin en iddialı kişisi olduğunu söyleyebiliriz.

Söz konusu sergi , bugünkü koleksiyoner profiline ait bir belge niteliği taşıması nedeniyle de önemlidir. Bana arkadaşını söyle , sana kim olduğunu söyleyeyim özdeyişi misali , toplaycıların seçtikleri resim bazında olduğu kadar , yoldaşlık yaptıkları sanatçıyla da anılacak birliktelikleri , sanat tarihinde dipnot olacak / kayıtlara geçecektir.

Sergide yapıtları yer alan koleksiyonerler , Pınar&Ertuğrul Alişan, Nezih Barut, Borusan Sanat , Hakan Çarmıklı, Demsa A.Ş , Sevda&Can Elgiz, Ali Koç , Dağhan Özil , Nejat Türkmen , Bedri Baykam'la birlikte bu önemli girişimin gerçekleşmesini sağlamış isimlerdir. Sanatçının gözünden yazılan Türkiye tarihinin belge toplayıcıları olarak önemli bir görevi yerine getiriyorlar.

Ayrıştırmadan/ayıklamadan sonra burda çok net görüyoruz ki , Bedri söyledikleri ve semptomatik ideologluğuyla , fetişleriyle değil , renkli biçemi ve yaratıcılığıyla Türk sanat tarihinin bütününde/ yeniden inşasında açılan 'özgün' bir parantezdir.
Zamanın ruhunu yakalarken oluşuma da yarar sağlamıştır.

Ülkeyi saran 'fener' furyası içinde Fener Rum Patrikanesi,Deniz Feneri'nde bir 'taraf'ta olması siyasi tercihi sonucudur. Ne ki bu fetişlerden Rumu,Ermenisi,Yahudisi,Çerkezi,Lazı Kürdü Türkü aynı ortak paydada toplayıp,sonra da Türkiye'yi Fenerliler ve Antifenerliler olarak kategorize ederek iki karşıt kutba ayıran 'Sarılacivertli' resimlerle 'taraf' olmasına itirirazımız vardır (!)

Beşiktaşlı olarak bu rahatsızlığımız tabii ki işin şakası!...


Kitapları,takibe uğramış , önce yasaklanmış,sonra mahkeme kararıyla beraat etmiştir ; ama bu kitaplardan kaçının gerçekten okuyucusuna ulaştığı , alındığı değil , okunduğu bile şüphelidir.
Bedri hakkında yargıda bulunmadan önce bilmek , dinlemek , özellikle yurt dışında verdiği amansız mücadeleyi görmek gerekir.
Türkiye'nin sanatçısına / aykırı yüzüne , patavatsız haşarılar tarafından Boyalı Kuş / Kosinsky'e yapılan muamele reva görülmemelidir .

Mustafa Kemal Kültür Merkezi (MKM) Sanat Galerisi Akatlar adresindeki ,
genç Türk Cumhuriyetinin resim tarihinin yapı taşlarından biri olan Bedri Baykam'ın retrospektifi denilebilecek bu sergi , mutlaka izlenmeli...




Bedri Baykam'ın değerlendirmesine bu sütunda devam edeceğiz...


Daha Fazla Bilgi İçin ;
BELTAŞ Beşiktaş Belediyesi İş. San. Ve Tic. A.Ş.BEŞİKTAŞ ÇAĞDAŞ /
Mustafa Kemal Kültür Merkezi (MKM) Sanat Galerisi Akatlar.
MKM Uğur Mumcu Caddesi No:8 Kat. 1 Akatlar/İstanbul - Tel: 0212 351 93 90 (126)besiktascagdas@beltas.com.tr
www.besiktascagdas.com
www.bedribaykam.com


1-W.Benjamin / XIV. Tez
1-W.Benjamin / XVII.Tez
2-Slavoj Zizek - İdeolojinin Yüce Nesnesi s140/ 154-219


EMİN ÇETİN GİRGİN








.

ÖNCE UFUK SUÇSUZER'İN TESPİTLERİNİ OKUYUN,ELEŞTİRİLERİM DEVAMINDA GELECEK...

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..



Değerli kardeşim Ufuk Suçsuzer Bedri'nin sergisinin ardından gittiğimiz meyhanede bir Yeni Rakı eşliğinde ressam Metin Güçlü'nün de katılımıyla başlattığı tartışmayı, yolladığı bu yazıyla sürdürdü.
Birlikte okuyalım ; sonra düşüncelerimizi yazmaya geçeceğiz.
Üç kişi arasında,rakı masasındaki bu tartışma aslında devamında göreceğiniz gibi Lenin ve Rus Milliyetçiliği,Cumhuriyet'in kuruluş öncesi Alman imparatorluğunun bu coğrafyadaki faaliyetleriyle sürecektir.
Parvus Efendi ve Türkiye'nin Mali Tutsaklığı ders kitabı konu edinecek,Rosa Luksenburg'un kadim dostu Aleksandr Halpland'ın Enver Paşa'yla ticareti ve Karl Kautsky sorgulanacaktır.Tabi bu arada Karl Marks'ın ölmeden bir yıl önce Cezayir yolculuğuna çıkarken saçını sakalını sıfır numara kestirdiği bir resmi de var ki,konu tam Soner Yalçın'lık.
Ama önce Ufuk'un yazısı..
İyi okumalar !

KIRIM SAVAŞI VE PARİS ANTLASMASI

Kırım Savaşı, Rusya’nın geleneksel güneye inme siyasetini gerçekleştirmek üzere harekete geçmesiyle başlamıştır. Ancak bu devletin yarattığı tehlike diğer Avrupa büyük devletlerinin de çıkarlarına dokunmuştur. Bu nedenle bu devletler Osmanlı Devleti’nin yanında yer alarak Rusya’ya karşı bir Avrupa bloğu oluşturmuşlardır. Yapılan savaşta Rusya yenilmiş ve sonuçta 1856 Paris Antlaşması imzalanmıştır. Her şeyden evvel 1856 Paris Antlaşması 1815 Viyana Kongresi’nden sonra bozulan Avrupa güçler dengesini yeni baştan düzenleyen bir belgedir. Avrupa devletleri bu antlaşmayla Rusya’nın daha önceki tarihlerde kendi lehine bozmaya çalıştığı Avrupa güçler dengesini, Osmanlı Devleti’ni de yanlarına alarak, kurmayı amaçlamışlardı.


Osmanlı İmparatorluğu, Paris Antlaşması ile savaştan önceki sınırlarına kavuşmuştur. Rusya’nın XVIII. yüzyılın başlarından itibaren kendisinden sağladığı ayrıcalıklardan ve bunlardan doğan içişlerine karışmalarından, Rusya’nın güneye inme politikasından, dolayısıyla Rus tehlikesinden bir müddet de olsa kurtulmuştur. Ayrıca, Avrupa devletler hukukundan yararlanması Avrupa devletler ailesinden sayılması yani Avrupa sistemine girmesi resmen kabul edilmişti. Böylece topraklarının bütünlüğü büyük devletlerin kefilliği altına girerek, avantajlı bir duruma geçmiştir. (Avrupa’ya o zaman girdik! Ne girmek ama)


Osmanlı Devleti’nin Avrupa devleti sayılması, Avrupa devletler hukukundan yararlanması ilkesi bir şekil değişikliğinden ibaret olup, pratikte büyük bir önem taşımıyordu. Zira Avrupa devletlerinin bile kendi aralarında bu gibi prensiplere pek saygı gösterdikleri tarih boyunca görülmemiştir.Bu nedenle bundan sağlanacak garantilerin kağıt üzerinde kalması kesindi. Ayrıca, Osmanlı Imparatorluğu’nun dış siyaseti antlaşmada imzası bulunan devletlerin kefaleti altına giriyordu. Öte yandan Osmanlı Avrupa’sında bulunan özerk yönetimlerin Avrupa devletlerinin kefilliği altına girmesi Osmanlı imparatorluğu’nun bölgedeki nüfuzunun da azalmasına neden olmuştur.


Kırım Savaşı’nın Osmanlı Devleti’ne getirdiği bir sonuç da ilk defa yabancı
devletlerden borç para alması oldu. Babıâli Londra’da Palmer ve Paris’te Gold Chmid adındaki iki banka grubu ile 24 Ağustos 1854’te bir sözleşme yaparak 3 milyon Ingiliz Lirası, yaklaşık 330 milyon kuruş borç aldı. Osmanlı tarihinde alınan bu ilk borca Mısır’dan alınan vergi geliri karşılık olarak gösterildi. Ancak bu ilk borçtan hazineye giren para ile savaş masrafları karşılanamadığından ertesi yıl yeniden borçlanma zorunluluğu doğdu. Ikinci borçlanma ise Ingiltere ve Fransa hükümetlerinin kefalet sağlanarak 1855 yılında Roth Schild Şirketi ile 5000 sterlinlik bir sözleşme imzalanarak yapıldı. Bu borca karşılık olarak da Izmir ve Suriye gümrüklerinin gelirleri ile Mısır vergisinin birinci borçlanmadan arta kalan kısmı gösterildi. Ayrıca bu sözleşme ile alınacak paranın sadece savaş masraflarına karşılık olarak kullanılması, bunu kontrol etmek üzere de Ingiltere ve Fransa hükümetlerinin temsilcilerinden oluşacak bir komisyonun kurulması kabul edildi. Böylece Osmanlı Devleti Kırım Savaşı ile birlikte tarihinde ilk defa dış borçlanma yaptığı gibi, yabancıların malî kontrolü dönemine de girmiş oluyordu.


Bir çok şeyin başlangıcı bu tarihlere rastlar. Daha sonra Osmanlı – Rus savasını izliyoruz tarih sahnesinde. Gelisim aslinda ilginçtir. Şöyle ki:
1877-1878 Osmanlı-Rus savaşındaki ağır mağlubiyetten sonra Meclis 1878'de kapatılmış ve ülke her gün biraz daha kötüye gitmeye başlamıştı. Aydınlar, çıkış yolu arıyorlardı. 1889'da 5-6 askeri tıbbiyeli, okulda kendi aralarında bir gizli ihtilal örgütü kurdular. Sonradan "İttihat ve Terakki Cemiyeti" adını alan bu örgüt, asker-sivil aydınlar arasında içten içe, fakat hızla yayıldı. Her gün ölümle burun buruna olan Rumeli'deki subaylar, bu ihtilalci kuruluşun lokomotifliğini yapmaya başladılar. Bu, sebepsiz de değildi. Çünkü Rumeli'deki asker, diğerlerinden daha çok işin içinde ve ateşin orta yerindeydi. Her gün biraz daha memleketin parçalandığını görüyorlardı. Üstelik Balkanlardaki Osmanlı ülkesinin yönetimi, neredeyse Osmanlılardan başka, herkesin elindeydi: Genel Vali Hüseyin Hilmi Paşa'nın yardımcıları Rus ve Avusturyalıydı; jandarma genel komutanı bir İtalyan generaliydi; maliye denetleyicilerinden güvenlik subaylarına kadar her işin başında yabancılar vardı. Yalnız Rumeli de değil, İstanbul bile yabancı buyruğunda gibiydi. "Düyun-u Umumiye" (Genel Borçlar) örgütü başkente çöreklenmiş, vergi toplama memurlarıyla tüm yurda yayılmıştı. Devletin bütçesi, alacaklı yabancıların haczi altındaydı. Yabancı şirketler, kapitülasyon memurları, ortalıkta cirit atıyorlardı. Kara ordusunun düzenlenmesi işi, Alman Generali Von Der Goltz (Golç) ve diğer Alman subaylarının eline teslim edilmişti. Deniz kuvvetlerinin örgütlenmesi ise, İngiliz Amirali Felix Woods'un yönetimindeydi. Bir zamanlar herkesi titreten koca Osmanlı İmparatorluğu, şimdi Avrupalıların elinde son nefesini vermek üzereydi.

Osmanlı’nın imzaladığı son antlasmalar asağıdadır. İsteyenler bu konuda daha genis bir açıklama bulabilirler.

| Paris (1856) | Ayastefanos (1878) | Berlin (1878) | İstanbul (1885) | İstanbul (1897) | Uşi (1912) | Londra (1913) | İstanbul (1913) | Atina (1913) | Mondros (1918) | Sevr (1920)

Anlatmak istedigim esas nokta Mustafa Kemal’e kadar ki donemde yasananlar ve bu kotu durumun üzerinde başlayan kurtuluş savaşıdır. Her nekadar Sevgili Can’lar o donemin anti-demokratik olduğunu israrla belirtseler de aslında şunu söylemek gerekir. Hangi devlet o günün şartlarında demokratik bir anlayışla idare edilebiliyordu. Bilakis 1. Dünya savaşı öncesi kapitalist gelismlerini tamamlamiş devletler dünyayı kendi aralarinda paylasmislardı. Bırakın insane haklarını her türlü entrikanın mübah olduğu bir dönem yaşanıyordu. Örneğin 1. Sevr anlaşması kesintiye uğradıktan sonra İngiltere’de “Avam ve Lordlar” kamaralarında ki konuşmalar incelendiğinde bu durum tüm çıplaklığı ile görünür. O dönemde Ermeni’ lere İngiltere’nin verdiği sözler Türkiye’ye Musul’u verelim mi tartışmaları gibi sonderece çarpıcı açıklamalar mevcuttur. Ilgilenenlere o dönem tutanaklarını gönderebilirim.

Sonuca gelecek isek, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının verdiği mücadele doğru bir mücadeledir ve adı “vatan savunmasıdır” O günün zor şartları ve savaş dönemleri göze alındığında savunulan anti-demokratik uyugulamalar aslıda o dönemin karakteristiğidir. Aynı dönemlerde dünyada pek çok halk ulus kavramını sorgulamakta ve bu bilinci oturtmaktadır.

İttahat ve Terakki (Jön Türkler) Osmanlı’nın çöküşünü durdurmak adına yola çıkmış ama zararlar vermişti. Askeri yönü ağır basan bu hareket Enver Paşa gibi komutanlarla Osmanlı Devletini iyice cıkmaz durumlara sokarak çöküşü hızlandırmıştır. Bir ara Mustafa Kemal’I de bu örgütün içerisinde görmekteyiz. Fakat Trablusgarp ta yapılan kongreye Mustafa Kemal ve Kazim Karabekir katılmışlar, Mustafa kemal örgütün asker ağırlıklı ve asker yanlı politikalarını eleştirmiş aynı zamanda da Kazım Karabekir Mustafa Kemal’e destek çıkmıştır. Burada da görüldüğü üzere Mustafa Kemal’in yaklaşımı militar değil aksine demokrasiden yanadır. (tabii o donem şartları adına)

Yine İngiliz lordlar kamarasında konuşulan konulardan biride Türkiye’nin tekrar Avrupa’ya yüzünü dönmesi ve barış içinde yaşanması meselesidir. O döneme tekabul eden Mustafa Kemal Paşa’nın demeçlerinde de gelişmiş medeniyetler mertebesi gibi bir hedef koyduğu malumunuzdur. Şimdi soruyorum: Demokrasiden nefret eden, diktatörlüğü yeğleyen bir yapı nasıl olur da avrupalı devletler ile ilişkiye girer ve medeniyet koşullarını kabullenir, kültürel anlamda entegrasyonu benimser?

Bunlar dışında aynı döneme baktığımızda Lenin önderliğinde ki Sovyetler Birliği bir faşist devleti destekleyebileceğini kim iddia edebilir.
Hatta bunu yine lordlar kamarasında söz alan Howard-Bury bu şekilde dile getirerek doğruluyor: Türkler’in arkasında onları etkileyen Rusya’nın uğursuz ruhu var. Şu anda Türkiye’de iki politika var. Birisi gerçek Türk politikası diğeri ise Türk-Sovyet politikası.

Lord Curzon ise şunları söylüyor

“Ey Türkler. Şimdi tekrar geri döndünüz. Geleceğinizi Moskova, İran veya Afganistan’da aramanızın sizin için iyi olmadığını göremiyor musunuz? Artık gözünüzü Avrupa’ya çevirmiş durumdasınız.”

Yani sözün kısası o dönem oldukça ilgi çeken, hem Avrupa hem de Sovyetler tarafından iyi ilişkiler kurulmak istenen bir Türkiye Cumhuriyeti var.

Cumhuriyet kurulmasıyla birlikte Sovyetler Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm kredi ihtiyaçlarını karşılıyor. Lenin gibi tavizsiz bir lider nasıl olur da Türkiye’ye yardımda bulunuyor. Hem kurtuluş savasi sürecinde hem de devamında?

Yani birşeyleri eleştirirken biraz daha insaflı eleştirelim diyorum.

Sevgili Can’lar bir de o dönemi ele aldıklarında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (şimdiki adıyla partisinin) Kurulduğunu çok fazla yandaş toplayıp iktidara geleceklerini ve bundan çekinen Atatürk bu partiyi kapattğını filan söylüyorlar. Fakat benim de yaptığım araştırma konunun böyle olmadığını gösteriyor.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın programı şu esaslara dayanıyordu: Partinin sistemi liberalizm ve halkın hakimiyetidir. Genel olarak hürriyetlere taraftardır, dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır. İdari yönden, yerinden yönetimin gerçekleşmesine çalışacaktır. Cumhurbaşkanının, seçiminden sonra milletvekilliği ile ilgisi kesilecektir. Mustafa Kemal Paşa, demokratik düzenin kurulmasını, istediğinden, yeni Partinin kuruluşundan memnun olmuştur. Yeni parti için; "Bırakınız, karşımıza çıksınlar, memleket işlerini münakaşa edelim ve bizim Meclisimizde de iki parti olmalı, hükümeti denetleme sistemi kurulmalı ve medeni ülkelerin parlamentolarına benzemeliyiz" diyordu.


Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası

1924 yılı sonbaharında Hükümete ve özellikle Başvekil İsmet Paşa’ya muhalefet yoğunlaşmıştır. Bazı yazarlar, bu muhalefetin Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya yönelik olduğunu savunmuşlardır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasına yol açan olay, 20 Ekim 1924 günü Menteşe(Muğla) mebusu Esat Efendi’nin, Mübadele İmar ve İskan Vekili Refet(Bele) Bey’e yönelttiği soru önergesidir. Bakanın açıklaması doyurucu bulanmamış ve soru önergesi gensoruya dönüştürülmüştür. 26 Ekim 1924 günü Kazım Karabekir Paşa ‘’Ordunun geliştirilmesi için verdiği raporların göz önüne alınmadığını’’ belirterek mebusluk görevinden istifa etmiştir. Onu 30 Ekim 1924 tarifli istifa ile Ali Fuat (Cebesoy) Paşa izlemiştir. Mebusluktan istifa ettiğini meclis başkanlığına bildirmiş olan Refet (Bele) Paşa’nın istifası ise, Rauf(Orbay) Bey tarafından geri aldırılmıştır. Sonunda meclis hükümete güvenoyu vermiştir. Ertesi gün Halk Fırkasından istifalar başlamıştır(Kabasakal Mehmet, Türkiye’de Siyasal Parti Örgütlenmesi 1908-1960, s. 114).

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 17 Kasım 1924 günü resmen kurulmuştur. Yeni fırkanın kurucuları meclis içinde Mustafa Kemal’e karşı birleşen eski İttahatçılar ve Gazi’nin yakın silah arkadaşlarıdır( Teziç Erdoğan, Siyasi Partiler, İstanbul 1976, s.243-244).

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın başkanı Kazım Karabekir Paşa, ikinci başkan Dr. Adnan Adıvar ve Rauf Orbay, Katibi Umumisi Ali Fuat Paşa, Teyeti Merkeziye Üyeleri ise muhtar, İ.Canbulat, Halis Turgut, A. Şükrü, Necati ve Faik Beylerle Rüştü Paşa’dır.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ‘’ kişisel’’ çekişmeler sonunda doğduğu yaygındır. Suna Kili, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası için ‘’Kuruluşunda bu parti ile CHP arasında bazı konularda görüş ayrılığı yanında her iki partinin üyelerinin bazıları arasında da, kaynağı milli mücadele döneminden gelen bir şahsiyet mücadelesi de vardı’’ demektedir. Samet Ağaoğlu’nun inancı ise, bu partinin ‘’Geniş ölçüde Atatürk çevresindeki iktidar rekabetinin soncunda doğduğudur’’(Ağaoğlu Samet, Demokrat Partinin doğuş ve yükseliş sebepleri, s.23).

Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan büyük bir istifa seli hiçbir zaman gerçekleşmedi. Bunun yerine, tartışmayı izleyen üç hafta boyunca tek tek mebuslar ve gruplar Halk Fırkası’nı ağar ağar terk ettiler. Ayrılmalar İsmet İnönü’nün meclisten güvenoyu almasının hemen ardından Rauf ve on arkadaşının hazırlıksız olarak ve davranışlarına gerekçe göstermeksizin Halk Fırkası’ndan istifa ettiklerini açıklamaları ile başladı(Eric Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.74).

1924 yılında Halk Fırkası Karşısında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, o gün, tüm rejim muhaliflerinin örgütü ve sözcüsü haline gelmiştir. Hilafetçiler de, saltanatçılar da Mustafa Kemal’in kişiliğine karşı çıkanlar da, bir kısım eşraf ve burjuva da, çıkarını, bu fırkayı desteklemekte bulmuştur(Bila Hikmet, Sosyal Demokrat Süreç İçerisinde CHP ve Sonrası, s.67).


Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kendi yayın organı yoktur. Ancak fırka, özellikle İstanbul basınında geniş destek bulmuştur. Partinin taşrada örgütlenmesi konusunda elimizde pek bilgi bulunmamakla birlikte Tunaya’nın belirttiğine göre fırka ilk şubesini Urfa’da açmıştır(Tunaya, Agy. s.607-610, 613). Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın örgütlenmede Halk Fırkası örneğini izlediği öne sürülmektedir. 1924 aralık ayı sonlarında örgütlenmesini tamamlayan tek il Sivas’tır. Ankara, İstanbul ve İzmir de de örgüt kuran partinin doğu illerinde ilgi gördüğü belirtilmektedir. Fırkanın kısa yaşamı süresince genel seçim yapılmamıştır. Boşalan on üç mebusluk için yapılan ara şeçimde ise henüz örgütlenmesini tamamlayamamış olan fırka başarılı olamamıştır.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşuyla birlikte muhalefete karşı sertlik yanlısı olan İsmet Paşa başvekillikten istifa etmiş, bu göreve Fethi (Okyar) Bey getirilmiştir. Ancak bir süre sonra Şeyh Sait ayaklanmasında gerekli önlemleri almayarak etkisiz kaldığı ileri sürülen Fethi Bey iktidar koltuğunu yine İsmet Paşa’ya bırakmıştır. Takriri Sükun Yasası ve İstiklal Mahkemesinin işlemeye başlamasıyla İsmet Paşa’ya olan muhalefet de kaybolmuştur.

Gerek ayaklanma bölgesi gerekse Ankara İstiklal Mahkemesinde görülen bazı davalarda Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kimi üyelerinin de ilişkilendirilmesi ve fırkanın irticayı desteklediği gerekçesi ile hükümet, Takriri Sükun Kanunu’nun kendisine tanıdığı yetkiye dayanarak 3 Haziran 1925 günü partiyi kapatmıştır.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılmıştır ama fırkanın mebusları partisiz olarak mecliste kalmışlardır. Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’e göre, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na katılarak Cumhuriyet Halk Frıkası’ndan ayrılanlara rağmen, Halk Fırkası içinde birlik sağlanamamıştır. Parti içinde bir grup zorlama ile de olsa köklü düzenlemelerin devamını istemekte, Tengirşenk’in ‘’Sarıksız Muhafazakarlar’’ dediği ikinci bir grup ise Terakkiperverlere daha yakın görünmektedir. Ancak bu dönemde bir çok önemli reform yapılmıştır. Bunları kararlaştıran ise söz konusu meclistir. CHP On beşinci Yıl kitabında belirtildiği gibi ‘’sulhtan sonra birbiri ardına uygulamaya konan inkılap aşamaları parti kongrelerinde karar alma yolu ile yapılmamıştı... Bu devirde kongre görevini TBMM’deki parti mensuplarının oluşturdukları grup yapıyordu’’(Kabasakal Mehmet, Türkiye’de Siyasal Parti Örgütlenmesi 1908-1960, s. 115-116).


Serbest Cumhuriyet Fırkası

Serbest Cumhuriyet Fırkası yada kısaca Serbest Fırka ile ilgili olarak yapılan değerlendirmeler, bunun ‘’yapay’’ bir girişim olduğunda birleşmektedir. Serbest Cumhuriyet Fırkası Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa tarafından oluşturulmuştur.

Serbest Fırka girişiminin birçok nedenleri vardır. Dış dünyanın doğrudan ve dolaylı etkileri ve ekonomik güçlükler dışındaki nedenler şöylece sıralanabilir:

Meclis içinde hükümet denetimi sağlamak, böylece yanlış uygulamaların önüne geçmek. Cumhuriyetin ve çok partili demokrasinin gereğini yerine getirmek, böylece ülkenin dışarıdaki görünümünü de değiştirmek.

Çetin Yetkin, Serbest Cumhuriyet Fırkası Olayı adlı yapıtında, ‘’Toplumun siyasal eğilimlerinin sağlanmak istenmesi’’ gibi bir başka nedene yer vermekte ve gazinin Serbest Cumhuriyet Fırkası ile İsmet Paşa’ya üstünlüğünü kanıtlamak ve onu dizginlemek istediğini belirtmektedir. Meclis içinde hükümet denetleyecek bir muhalefet partisi kurma düşüncesi çok önceden doğmuş, bu girişimi Fethi Bey’in yapması da önceden kararlaştırılmıştır. Asım Us’un belirttiğine göre İsmet Paşa, 17 Haziran 1930’da,

-‘’Gelecek seçimde bir muhalefet partisi de gelecek. Memleketi normal şekilde idare için bu lazım. Bunu biz yapamazsak kimse yapamaz. Nasıl ki garp memleketleri münakaşa ve mücadeleye alışmış ise biz de alışacağız. Ancak, şimdilik fırka meselesinden söz etmeyi uygun bulmam. Daha bir buçuk sene var. Bir sene sonra görüşülebilir. Fethi Bey ile aramızda telakki farkı vardır. Onun başka bir fırka başına geçmesini düşündük. Fakat bilmiyoruz kabul eder mi?’’ demiştir. Oysa gazi, bu düşüncesini hemen bir ay sonra uygulamaya koyacaktır.

Gazinin bir muhalefet partisi kurdurma düşüncesi 1930 yılı Temmuzunda Paris Büyükelçisi Ali Fethi Bey’in tatilini geçirmek üzere İstanbul’a gelmesi ile uygulamaya koyulmuştur. Fethi Bey’in Yalova’da gaziyi ziyareti sırasında İnönü Hükümeti’ne yönelik eleştirileri, bu girişimi kolaylaştırmış kendisinden yeni bir parti kurması istenmiştir. 9 Ağustos 1930 tarihli gazetelerde yer alan açık mektubunda Fethi Bey, gaziye yeni bir fırka kurmak istediğinden söz etmektedir. Mustafa Kemal Paşa’da, 11 Ağustos 1930 tarihli yine basında yayınlanan açık yanıtı ile, Ali Fethi Bey’e bu girişimi için güvence vermiştir. Serbest Cumhuriyet Fırkası 12 Ağustos 1930’da resmen kurulmuştur. Partiye ‘’ Serbest Cumhuriyet Fırkası’’ adını da gazi vermiştir.

Serbest Fırka’nın kurulduğu kamuoyuna duyurulunca her taraftan fırkaya katılma başvuruları gelmeye başlamıştır. 28 Ağustos 1930 tarihli Hakimiyeti Milliye’de yayınlanan demecinde, fırka tüzüğünü hazırlamış olan Ahmet Ağaoğlu şunları söylemektedir:

-‘’ Nizamnameye göre fırkanın teşkilatı aşağıdan yukarıya doğru yürür. Kuvvetini şahıslardan çok kurumlarda arar. Bu yüzden bizim teşkilatta umumi müfettişlik, mutemetlik vs. gibi kişiselleşmiş organlar yoktur. Faaliyet ve kuvvet fırkamıza mensup kimseler tarafından seçilecek heyetlerde yoğunlaştırılmıştır.’’

Serbest Cumhuriyet Fırkası kısa süren yaşamı boyunca kongre yapamamış olduğundan, Ağaoğlu’nun görüşleri ve tüzükte belirtilen temel ilkelerin tersine örgüt işleri, fırka yasasının sonunda yer alan geçici maddeye göre yürütülmüş ve yukarıdan aşağıya doğru örgütlenme yapılmıştır.

Fethi Bey’in ilk işi her il için bir başkan bulmaktır. İstanbul için seçilen kişi Prof. Dr. İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) Bey’dir. Antalya için il başkanlığına Dr. Burhanettin (Onat) getirilmiştir. Adfana’da bu görevi yapan Yeni Adana Gazetesi sahibi Ahmet Remzi (Yüreğir), İzmir’de Dr. Ekrem Hayri (Üstündağ) Bey’dir. Kısa bir süre sonra parti, örgütlenmesini 63 ilden 37’sini kapsayacak biçimde yaygınlaştırmıştır.

1930 Ekiminde yapılan yerel seçimlerde Serbest Cumhuriyet Fırkası, oldukça başarılı sonuç almıştır. Dahiliye Vekili, 15 Aralık 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın, 502 belediyeden 22 sini kazandığını açıklamıştır. Fethi Bey ‘’Sonuçlar en çok gazinin üzerinde etki yapmıştır zannederim.’’ Demekte ve bu yargısında da yanılmamaktadır.

Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın bu seçim başarısının önemli nedenlerinden biri tek parti yönetiminin ve Cumhuriyet Halk Fırkası’nın bazı uygulamalarının toplumda uyandırdığı tepkidir.

Mustafa Kemal başlangıçta Serbest Cumhuriyet Fırkası’na önemli bir kadro ve para desteği sağlayarak, ülkede bir muhalefet partisi kurulmasını içtenlikle istemiştir. İsmet Paşa’nın tutumu da bu yöndedir. Ancak Fethi Bey’in olaylı İzmir gezisi ve bundan bir ay sonra yapılan yerel seçimlerde Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın aldığı sonuçlar Cumhuriyet Halk Fırkası yöneticilerini kuşkulandırmıştır. Fırkanın kapanmasında İzmir gezisinin önemli bir payı vardır. İzmir gezisinin amacı, İzmir ve çevresinde örgüt kurmak için yapılan baş vuruları değerlendirmek ve CHF İzmir ili Mutemedi Salih Bey’in Serbest Cumhuriyet Fırkası ile ilgili olarak ileri sürdüğü ‘’danışıklı dövüş’’ savına cevap vermektir. Fakat Fethi Bey’i karşılamaya gelen Serbest Cumhuriyet Fırkası taraftarlarının taşkınlıkları ve gösterilen olağanüstü ilgiden ürken il yöneticilerinin tutumu havanın gerginleşmesine ve bazı olaylara neden olmuştur. Cumhurbaşkanı, kendisine farklı biçimde aktarılan olayları incelemek üzere meclis başkanı Kazım Paşa’yı görevlendirmiştir. Gazi bununla da yetinmemiş, Yunus Nadi Bey’e kendisine hitaben bir açık mektup dikte ettirmiş, 9 Eylül günü Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bu mektuba, ertesi gün kendisinin CHF ile bağını vurgulayan bir cevap vermiştir.

Gazinin bu açık tavrı Serbest Cumhuriyet Fırkası yöneticilerini bir durum değerlendirmesi yapmaya götürmüştür. Fethi Bey’in gazi ile yaptığı görüşmelerden sonra devam ederlerse onunla karşı karşıya gelmelerinin söz konusu olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. 16 Kasım 1930 günü yapılan toplantıda artık ‘’fırkanın kendi kendisini feshetmesinden başka çare olmadığı gerçeğinde’’ birleşilmiştir. Fesih bildirisi hazırlanmış ve gazinin metin üzerinde bir iki sözcüğü düzeltmesinden sonra kamuoyuna açıklanmıştır. Fethi Bey 17 Kasım 1930 günü Dahiliye Vekaletine gönderdiği dilekçe ile Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kapattığını bildirmiştir(Kabasakal Mehmet, Türkiye’de Siyasal Parti Örgütlenmesi 1908-1960,s. 117-125).


Gerek “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”, gerekse de “Serbest Cumhuriyet Fırkası” sının ortak bir yonu vardir. O da Mustafa Kemal ve arkadaşlarinin kurduğu Cumhuriyetin ve kurallarının karsisinda rakip olmalarıdır. İlk etapta masum görünen bu durumu söyle açıklamak gerekir; Toplumdaki tüm muhalif güçler bu yapilarda var olmuslardır. Cumhuriyet ile baslayan yeni düzenleme ve yönetim biçimine bir başkaldırıdır esasında. Şeyh Sait Ayaklanması, Kubilay olayı, İzmir suikastı bu bakıs açısıyla değerlendirilmelidir.

Çok Partili Yaşama Geçiş

1945 yılında dünyada esen siyasal hava Türkiye’yi de etkilemiştir. Cumhurbaşkanı ve CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, 19 Mayıs 1945’de bayram nedeniyle yaptığı konuşma ile Türk Siyasal Yaşamında demokrasi ilkelerinin daha geniş ölçüde hüküm süreceğini belirtmiş, 1 Kasım 1945 günü meclis açılış konuşmasında da hükümet partisi karşısında bir muhalefet partisi gereğine değinmiştir.

Nuri Demirağ’ın 1945’de kurulan Milli Kalkınma Partisini, 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’nin kuruluşu izlemiş ve Türkiye çok partili yaşama girmiştir(Kabasakal Mehmet, Türkiye’de Siyasal Parti Örgütlenmesi 1908-1960, s. 137).

İnönü bu konuşmayı yaptığı sıralarda, mecliste, çiftçiyi topraklandırma kanunu tasarısı görüşülmekteydi ve bu tasarıyı eleştirenlerin başında Adnan Menderes gelmekteydi. Demokrat partinin doğumuna neden olacak muhalefet 1945 mayısında iyice su yüzüne çıkmıştır. 21 Mayıs’ta başlayan bütçe görüşmeleri meclise etkin bir muhalefetin varlığını göstermiştir. 29 mayısta Başbakan Saraçoğlu’nun yedi aylık bütçesi için yapılan oylamada yedi millet vekili karşı oy kullanmışlardır. Bunların arasında Demokrat Parti’nin dört kurucusu da bulunmaktadır.

Demokrat Parti, CHP meclis grubunda başlayan muhalefetle doğmuştur. Çiftçiyi topraklandırma kanununun, millet meclisinde kabul edildiği günlerde CHP’li dört milletvekili daha sonra ‘’dörtlü takrir’’ adıyla anılacak bir önergeyi CHP Meclis kuruluna vermişlerdir. İzmirli Milletvekili Celal Bayar, Aydın Milletvekili Adnan Menderes, İçel Milletvekili Refik Koraltan ve Kars Milletvekili Fuat Köprülü’nün imzalarını taşıyan bu önergede yasalardaki ve parti tüzüğündeki antidemokratik hükümlerin ayıklanması istenmektedir. 7 Haziran 1945 tarihinde verilen önerge, CHP meclis grubunun 12 Haziran 1945 günü yaptığı oturumda okunmuş ve reddedilmiştir. Bayar, ‘’çünkü, Çankaya’da takririn reddedilmesi karara bağlanmıştı’’ demektedir (Kabasakal Mehmet, Türkiye’de Siyasal Parti Örgütlenmesi 1908-1960, s. 163-164).

Türkiye’de birden çok partinin katıldığı ilk seçim ise 21 Temmuz 1946 tarihinde yapıldı. Bu seçimle birlikte çok partili hayat kısa sürede benimsendi yeni partiler kurulmasına rağmen 1946 yılında yapılan genel seçimlerde CHP iktidarını korumuştur. 1946 seçimleri açık oy-gizli sayım esasına göre yapıldığı için daha sonra çok eleştirilmiştir(Yenidoğan Uğur, Vatandaşlık Bilgisi, s.68)

Tunaya’nın 1947 Türkiye Yıllığına dayanarak belirttiğine göre, Türkiye’de 1946 yılında etkinlik gösteren siyasal parti sayısı 16’dır(Kabasakal Mehmet, Türkiye’de Siyasal Parti Örgütlenmesi 1908-1960, s. 168-169).

14 Mayıs 1950’de çok partili hayatın ikinci seçimleri yapıldı. Bu seçimler ilk defa hakim denetimi ve güvencesinde serbest, gizli oy-açık sayım, döküm esasına dayalı yapılmıştır. 1950 yılına kadar ülkede 25 siyasi parti daha kuruldu.

1950’ye kadar iktidarda olan sistemin en önemli partisi CHP seçimleri kaybetmiştir. Seçim sonucunda 487 milletvekilinin 397’sini kazanan Demokrat Parti, 24 yıl kesintisiz iktidarda kalan CHP’nin yerine iktidara geldi(Yenidoğan Uğur, Vatandaşlık Bilgisi,s.68).


Dilerim Kirim Savaşından 1960 a kadarki dönem biraz açıklığa kavuşmuştur. Son söz olarak şunu söylemek gerekir: tarih yaşandığı güne göre değerlendirilmelidir.

25 Ekim 2009 Pazar

LE MONDE YAZARI MÖSYÖ DAGEN GİBİ ELEŞTİRMENLERİN EN BÜYÜK HÜNERİ , LAF SALATASINDA CAMBAZ OLMALARIDIR./ SÖYLEYİN,BU OKULUN ÇOCUKLARI NEREDE?!

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI / Çağdaş Eleştiri başlığını tıklayın..



25 Ekim 2009 / P A Z A R

'İNSAN NEYLE YAŞAR' DİYORLAR,BOŞ SINIFLARA/DUVARLARA,YEMEKHANELERE BAKARAK!

İKSV , LE MONDE YAZARININ ÇEVİRİSİNİ KENDİ SAYFALARINDA YAYINLIYOR.
ELEŞTİRİLEREYSE , GÖZLERİ KULAKLARI KAPALI...
HER ÇAĞDAŞ SANAT ETKİNLİĞİ / BİENAL VEYA TOPLUMSAL AKTİVİTE, KENDİ KARŞITI/ELEŞTİRİSİYLE ,MUHALEFETİYLE ANCAK BİR BÜTÜNLÜK OLUŞTURUR.
HEPİMİZİN AYNI GÖRÜŞTE OLMASI MÜMKÜN MÜ?
DEMOKRASİ KÜLTÜRÜ BU KAFAYLA NASIL, HAYATIN HER ALANINDA HAKİM KILINACAK ?
YALNIZ DIŞARIDAN GELEN ORYANTALİST AVRUPALININ,AMERİKALININ İLGİSİNİ ÖNEMSİYORLAR... CIMBIZLA SEÇTİKLERİ DIŞ BASININ ÖVGÜ CÜMLELERİNE YER VERMEK,BİENALİN ESAS SAHİPLERİNİN, YANİ BU ÜLKE İNSANLARININ YOĞUN ELEŞTİRİ/PROTESTOLARINI YOK SAYMAK :İKSV'NİN DEMOKRASİ KÜLTÜRÜ BU KADAR MI?
SÜRECİ DONDURMAK,OLUŞAN SORULARI SAHA DIŞINA ÇIKARMAK İSTİYORLAR.
SORGULAMANIN DİYALEKTİK ÖNEMİNİ, ANLAŞILIYOR Kİ KAVRAMAMIŞLAR.
SANATIN AMACINI GÖRMÜYORLAR ; MUHALEFETSİZ İKTİDAR OLMAK İSTİYORLAR.


____________________________________________________________________________________


24 ekim 2009 / CUMARTESİ


FERİKOY RUM OKULUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

İKSV'YE BİR KERE DAHA SORUYORUZ,BU HIRVAT HANIMLAR/KÜRATÖRLER DOĞRU SEÇİM Mİ?
FERİKÖY RUM OKULUNUN NE İFADE ETTİĞİNİ NE KÜRATÖR HIRVATLAR,NE DE İÇERİDE İŞİ SERGİLENEN ÖZBEK,SLAV,YAHUDİ,ALMAN,AMERİKALILAR ANLAYABİLİR.
SERGİNİN,SALONUN,ANLATIMIN EKSİKLİĞİNE/KONUYA İÇERDEKİ SANATÇILARDAN ÇOK,SERGİYİ GEZDİREN MİNE HANIM VE İÇERİDE ÇALIŞAN GÖREVLİLER BİN KERE DAHA HAKİM.
İKSV SERGİ ÇIKIŞINDA BİZ İZLEYİCİLERLE ANKET YAPACAĞINA,ANTREPO'DA,TÜTÜN DEPOSU VE FERİKÖY RUM OKULU'NDA GÖREVLİ ZEKİ,ENTELLEKTÜEL VE MÜTHİŞ GÖZLEMCİ OLAN SERGİ GÖREVLİSİ KENDİ PERSONELİ GENÇLERLE ANKET YAPMALI:SÖYLEDİKLERİNE/ELEŞTİRİLERİNE KULAK VERMELİYDİ.
ATATÜRK CUMHURİYETİNİN AYDINLIK YÜZÜ MİNE HANIMLARIN VARLIĞIDIR.
CUMHURİYET'İN,EMPERYALİZM TARAFINDAN (TRUMAN'LARLA EİSENHOWER,JOHNSON'LA BAŞLAYIP BUSH'LAR'LA DEVAM EDEN SÜREÇTE) 1946'DAN SONRA OLUŞTURULMUŞ BİR BAŞKA YÜZÜNÜ DE,İÇİNDEKİ SANATÇILARI KAPI ÖNÜNE KOYDUKTAN SONRAKİ FERİKÖY RUM OKULUNUN TERKEDİLMİŞLİĞİNDE GÖREBİLİRİZ.
EMPERYALİZMİN BÖL/YÖNET MANTIĞIYLA İNSANLAR/HALKLAR BİRBİRİNE YABANCILAŞTIRILMIŞ/DÜŞMAN EDİLMİŞTİR.
GENEL OLARAK TÜRKİYEDE 'ÇAĞDAŞ SANAT' YAPAN SANATÇI/KÜRATÖRLER,NE YAZIK Kİ,ELEŞTİRİ OKLARINI EMPERYALİZME ÇEVİRECEKLERİNE HER ZAMAN ATATÜRK VE CUMHURİYET DEĞERLERİNE ÇEVİRMEYİ TERCİH EDİYORLAR.
YANLIŞ OKUMALAR/ÖNERMELER/SORGULAMALAR YAPIYORLAR.
DIŞARIDAN GETİRİLEN KÜRATÖR VE SANATÇILARIN TAKINTILARI İSE HER BİEANELDE OLDUĞU GİBİ BU BİENALDE DE GÖRÜLDÜ.
SERGİLENEN İŞLERİN İLGİSİZLİĞİ,VİDEOLARIN UZUNLUĞU İRONİKTİ.
SERGİYİ GEZERKEN GÖRDÜĞÜMÜZ SOSYALİST AYDIN UFUK URAS BİLE SALONU AYAĞINA PATEN TAKMIŞCASINA KOŞARAK DOLAŞIYORDU.
BU YALNIZ URAS'IN DEĞİL,ÖZELLİKLE İZLENEMEZ UZUNLUKTA VİDEOLAR VE BİZE UZAK,GÜNDEMİMİZDE OLMAYAN İŞLER SERGİLEYEN SANATÇININ/KÜRATÖRÜN VE HEPSİNDEN ÖNCE İKSV'NİN AÇMAZIYDI.
ÇİNKO HAMMADDE AYLIK/YILLIK FİYAT ENDEKSLERİ ÜZERİNDEN GLOBALİZMİN SORGULAMASI YAPILIRSA FERİKÖY RUM OKULU'NDA,YALNIZ URAS'IN DEĞİL TÜM İZLEYİCİLERİN SERGİ GEZME SÜRELERİ 10 DAKİKAYLA TABİİ Kİ SINIRLANIR.
ASIL OLARAK TÜM SERGİLERDE TÜRKİYENİN EMPERYALİZMLE OLAN BAĞIMLILIĞI VE BU SÜREÇİN TOPRAĞIMIZDAKİ HALKLARA VERDİĞİ ZARAR SORGULANMALIYDI.
BİENALDE TÜRKİYE'NİN GÖZYAŞLARI,KOKUSU,RENGİ/AHENGİ YER ALMALIYDI.
'İNSAN NEYLE YAŞAR' DİYORLAR,BOŞ SINIFLARA/DUVARLARA,YEMEKHANELERE BAKARAK!
YA KARACAHİLLER,YA DA BARİZ OLARAK TÜRKİYE'NİN SIKINTILARIYLA ALAY EDİYORLAR.
İKSV'NİN KÜRATÖRLERİN VE İÇERİDEKİ SANATÇILARIN ESAS SORMASI GEREKEN DOĞRU SORU ŞUYDU:
BU OKULUN ÖĞRENCİLERİ NEREDE?


_____________________________________________________________________________________

23 ekim 2009/ C U M A



LE MONDE YAZARI DIŞARIDAN GAZEL OKUYOR...

Le Monde'un Bienal'i takip etmesi için İstanbul'a gönderdiği muhabiri Phillippe Dagen,11.Uluslararası İstanbul Bienali'ne ironik yazılarıyla damgasını vuracak gibi görünüyor.

İKSV'nin yayınladığı çeviri bültenine göre yazar "Özetle olayların tam ortasındayız, bu durumun getirdiği rahatsız edici yakınlık, şiddet, taraf tutma ve sert inandırıcılıkla beraber. Sanatçılar politik, angaje, tartışmasız ve didaktikler. Olduğu gibi sergilenen belgeler, arşivler, simgesel objeler, propaganda resimleri ve röportajlar... Lyon Bienali’nde kimi zaman üslupçuluğa kaçan içerik kaygısının burada ikincil olduğu görülüyor: asıl önemli olan açık ve sert olmak.
Olan da zaten bu, hiçbir sansür izine de rastlanmıyor. Bazı çalışmaları başka şehirlerin kabul edeceğinden şüphe bile duyduk."diyor.

Fransız yazarın altını çizdiği konular ve sarf ettiği kelimelerin içinin doluluk oranı tartışmaya açık.

Le Monde'un eleştirmeni Phillippe Dagen "Sanatçılar politik, angaje, tartışmasız ve didaktikler.(..)asıl önemli olan açık ve sert olmak." diyor.
Dagen' tarifiyle,Bienal'de eseri bulunanlar ,Kremlin meydanında kızıl bayraklarıyla resmi geçit yapan partili sanatçılar olarak gözümüzde canlanıyor.
Sanki hepsi bir Maksim Gorki,Brehct,Mayakovski,Vaptsarov olmuşlarcasına,-sergi çıkışında Nişantaşı ,Galata barlarına gidecekler onlar değil de-,işçi sınıfının çelik yürekli/demir pazulu ,gözlerinin şavkıyla barikatlarda devrim ateşini tutuşturan sosyalizmin yiğit önderleri ,partili sanatçıları, insanlığa , sınıfsız topluma büyük yürüyüşte önderlik görevini/onurunu yerine getiren tarih yapıcıları , saygıyla selamı hak eden er kişiler olarak insanın gözünde beliriyorlar.

Burada Fransız yazar Dagen,konunun mütemmimi olarak Brecht tiyatrosunun figüranlığını (belki de geç kalmış suflörlüğü demek daha doğru olur) üstlenmiş.

Mahkeme kapısındaki mübaşir gibi kültür endüstrisinin çarkını çevirmek için yandaş toplamaktan,çığırtkanlık yapmaktan başka bir rolü yok aslında müteahhit Fransız yazarın.
Cebine parası,uçak/otel bileti konulmuş,İstanbul'a turistlik gezi maksadının biraz ötesinde bir misyon ile gönderilmiş,tarihi yazan mutekebbirin silahşörü/tarih yazıcısının kalemi/yönlendircisi;tüm görevi bundan ibaret.

Evet söylediğimiz gibi,Le Monde görevlisi Fransız yazarın altını çizdiği konular ve sarf ettiği kelimelerin içi dolu değil ne yazık ki.

Bir 'gerçek',hatta 'hayal' üstünden bile 'eleştiri' yapmıyor.Söyledikleri düpedüz 'martaval'.

Sanat yazarlarının genel olarak en büyük marifeti,laf salatasında hüner sahibi olmalarıdır.

Bu olayı anlaşılır kılmaktan ziyade,zaten içinden çıkılmaz kavramlara etiket bulmakta,anlam vermede çaresiz kalan izleyiciyi iyice yalnızlaştırıp,ötekileştiriyor;hatta bariz olarak aşağılıyor.
Örnekte olduğu gibi çoğu zaman da yalnızca 'kurgu' üzerinden illüze ediyor/canlandırıyor; ama bariz olan birşey varsa o da sentaks tutturamadığı için 'yalan' söylüyor konumuna düşüyor.

Sergi öncesinde veya çıkışında entellektüel sorumluluğunu yerine getirmiş izleyici ,bir görevi yapmış olmanın mutluluğu içinde bir bilene,yani sanat yazarlarına/eleştirmenlere/okumalara başvurur genellikle.

Le Monde yazarının salvoları ise okuyan açısından bir işe yaramıyor.İzleyiciye yol göstermiyor,çözüm üretmiyor.

Hukuktan sorunu olanın avukata,sağlıktan sorunu olanın doktora başvurması gibi ,genel olarak sanat yazarına yapılan başvurular da izleyiciye pahalıya maloluyor.Hepsinden önemlisi,doğal süreci içinden çıkılmaz labirente çevirmekten başka işe yaramıyor.Başka bir deyişle Dagen'de kendi okurunu yanlış bilgilendiriyor; süreci mefluç kılıyor.

FRANSIZ YAZAR 'DOĞRU SORULAR' SORMUYOR,ELEŞTİRMİYOR ; YALNIZCA GAZ VERİYOR / İKSV DURUMDAN HOŞNUT

Bienal'de sanatçıların eleştirisi olarak gösterilen sert videoların fiziksel olarak izlenebilirliği zaten yok.Bu görüntüler,acemice kurgulanmış birkaç kafadarın işi olan mazbut senaryolardır ; abartmaya gerek yok.Hiçbir videoda ne dahilik ,ne delilik ,ne de Michael Moore'u aratan bir sorgulama dozu var.
Tüm işlerde zeka,ironi,yaratıcılık hak getire.
Yüz metre ötede Sakis Zaburyan,(kendi içine dönük te olsa)yaratıcılık,estetik/volüm ve ustalıkla sanki Bienal sanatçılarına ders vermek istiyor.
Biz ise,zamana karşı yapılan koşuların bu kadar ucuz olmaması gerektiğini,özen ve ustalığın ancak yaratıcılıkla ve doğru politikalarla birleşirse,doğru yolun bulanabileceğini,ancak o zaman Dagen'ın sözlerinin içinin dolacağını, kıymeti harbisinin olabileceğini söylüyoruz.

Dagen'le devam edersek,genel olarak sanat yazarı,aynı sanatçı ve küratör gibi egosu kuvvetli,kibri/kabri/kuburu/çukuru olan bu yolla bütünleşmiş/özdeşleşmiş uzun ve patetik bir yolcudur diyoruz.(Bu cümleyi de İKSV yöneticileri Dagen'a nasıl tercüme ederler bilemiyorum.)
Degen yazısıyla tribünlere oynamış.
Etkili ve çarpıcı 'aferin' vermiş bir otorite olarak görünerek egosunu tatmin etmiştir.

Zaten Fransız oryantalistin,'Türkiye'nin ruhu, kokusu neresinde bu bianalin ?' diye soracağı da yok :Derdi başka.

Bienale / kavramlara ve Türkler'e Fransız olan Mösyö Dagen'in görülüyor ki,öğreneceği çok şey var İstanbul'da(n).

Tevatürü bırakıp konuyu sürdürürsek,mütareke kuvvetleri lojistiği , misyonerleriyle ideoloji ihraç etmeye çalışsa da,Türkiye'den Bienal'e henüz kimseden teorik düzeyde dikkate değer bir eleştiri yok...

NOT
Burada yerli eleştirmenlere yol göstermek açısından Bianel ile ilgili sorulması gereken şu soruları sıralayalım.Zaten yabancıların konuyu kavramakta benzersiz durgunlukları Amerikalı,Fransız şaşkınlığına havale edilerek geçiştirilecek bir konu değildir.

1-Güncel bir önemi olmamasına karşın,11.Uluslararası İstanbul Bienali'nin omurgasını neden, eski Sosyalist Blok eleştirisi oluşturmaktadır.
2-Konu kapitalizmin eleştirisi olarak tanıtılırken,nasıl sosyalist blokun çöküşü ve sonrası asıl konu haline getirilmiştir.
3-Sergi düzenleyicilerinin seçtiği mekanlardan Feriköy Rum Okulu'nun öğrencisizliği ve terkedilmişliği,duvarlarda müfredata uygun asılı Türk büyükleri resimleri ve Atatürk köşesiyle zaten başlıbaşına doğal bir düzenleme/etki alanı olması,konunun doğal hüznüyle başka söze gerek kalmadan gösterilmesi yeterli değil miydi?
Bu binaya sokulan,konudan bihaber Amerikalı,Slav ve diğer sanatçıların ancak pişmiş aşa su katmaktan başka görevi olmayacağı görülemedi mi?

Şimdi şu soruyu bir kere daha düşünmek zamanı gelmedi mi? İKSV'ye soruyoruz.
Bu dört Hırvat hanım İstanbul Bienali için doğru seçim miydi?
Hele Feriköy Rum Okulu gibi,derinliği olan bir konu Türk küratörlerine,özellikle yaşı/bilgisi/konumu nedeniyle ilk organizasyonları başarıyla gerçekleştirmiş kişilere bırakılması daha doğru olmaz mıydı.
Bu konular Hırvat'ların Rene Block'ların,Çinli Hou Hanru'ların veya muadili yerli genç küratörlerin becerebileceği işler değildir.

İKSV düşünmeli,hem de çok ve yardım alarak düşünmeli.

Yıllardır yaptığı yanlışların neresinden dönerse kardır.





yazışma adresi
e.cetin.istanbul@gmail.com
.




.

23 Ekim 2009 Cuma

EVO MORALES: TOPRAK ANANIN HAKLARI İNSANLARINKİNDEN DAHA ÖNEMLİ..

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin Girgin/Çağdaş Sanat Eleştirisi başlığını tıklayın..


Bolivya devlet başkanı önemli bir konferans düzenledi,entellektüel dünya medyası önemsedi,yerli basın için haber değeri olmadı.
Konferans uluslararası medyanın ilgisiyle halen devam ediyor.
Bolivya'nın orta kesimindeki Cochabamba kentinde düzenlenen iklim konferansında bugün konuşan Morales, uluslararası iklim mahkemesi kurulması gerektiğini savundu.
Cochabamba Konferansı/Uluslararası İklim Mahkemesi Projesi, "Toprak Ana'nın" beyannamesinı yayımladı.Konferans, dünya çapında bir referandum fikrini tartışmaya açtı.
Aralık ayında Meksika'nın Cancun kentinde düzenlenecek Amerika,Rusya Çin ve Batılı ülkelerin de katılacağı kapsamlı dünya sempozyumunda 'iklim' ile ilgili görüşlerini uluslararası tartışmaya açacak..
Bolivya devlet başkanının yapmak istedikleri en az 1 mayıslar kadar önemli bir yasal , hukuksal süreci başlatarak, toplumsal mücadelede evrimleşen bilinçte zorunlu devrimi gerektiriyor. Zihniyette ise ileriye doğru kaplan sıçrayışına ihtiyaç var;
sol siyasetler idrak edebilirse!


Üniversiteler,akademiler,tekkeler,profösörler veya şeyhlerle papazlar söylemiyor ama asıl gerçek budur; Evo Morales söylüyor,bizler söylüyoruz üç beş durumu gören meczupla, levhi mahfuz ya da akaşik kayıtlar söylüyor: Marks,Che,Dalay Lama kimi önemsiyorsanız bir parçasını bulacağınız doğrulardan parçalar kapın,kolaj yapın. Dinsel inanç,münevver sorumluluğu,rotary görevi veya sosyalist etik adına katılın; farketmez; kimse söylemiyor ama siz biliyorsunuz: bu da önemli.
Gerçek birdir ve değişmez.
Acil eğitim, süperegonun ezilmesi olmalıdır.
İnsanın kendini böcekle, yaprakla her tür hayvanla, bitkiyle yeryüzüyle ve kendi türüyle eşitlemesi yalnız ahlaki değil fiziksel kurtuluşu olacaktır.
Tanrının yeryüzündeki halifesi söylemini bırakıp, yeryüzünün hizmetkarı olmadıkça kurduğu cehennemden insanın çıkışı yoktur..





Ya Kapitalizm ölecek , ya da yeryüzü ana ...

'İklim Değişikliği ve Yeryüzü Ana Hakları Dünya Konferansı'na evsahipliği yapan Bolivya lideri Evo Morales, 'bugün dünyanın yaşanabilmesi için vurdumduymaz kapitalizmin ortadan kalkması gerektiğini' söyledi. Koçabamba kentinde başlayan konferans çerçevesinde dün küçük bir stadyumu dolduran yaklaşık 20 bin kişiye seslenen Morales,'Sanayileşmiş ülkeler sözlerinde durmadıkları için burada bulunuyoruz. Ya yalancı kapitalizm ölecek, ya da yeryüzü ana 'dedi.

Evo Morales'in önderliğinde düzenlenen konferans ne yazık ki bizim medyada pek önemsenmedi;birkaç gazete ,iki üç köşe yazarı dışında entellektüel angaryalar kapsamında ,boş işler kategorisinde işlem gördü;ne borsayı,ne açılımı etkiledi.
Peki kapitalizmin doğaya yönelik kıyımı, insanlığa ne getirdi? diye soran Birgün Gazetesi'nden Adnan Bostancıoğlu ise konuya değinenlerden ; şöyle diyor yazar:

'Mutluluk ve refah mı?
Dünya zenginliklerinin yarısı tüm nüfusun yüzde 2’sinin elinde. Kaynakların yüzde 80’ini dünya nüfusunun yüzde 80’i tüketiyor. Bugün, her 6 kişiden 1’i su, sağlık hizmeti, elektrik gibi imkânlardan yoksun. Her gün 5 bin insan, kirli içme suyu nedeniyle ölüyor. 1 milyar kişi açlık sorunuyla yüzyüze.
İşte geldiğimiz yer burası.
Bu arada... İnsanlığın en radikal dönüşümleri yaşadığı son 250 yıla kapitalizm yön verdiği için, bugün gelinen noktanın faturasını da ona çıkartmakta elbette bir beis yok ama... Sosyalizm tecrübesinin sicilinin de parlak olmadığı hepimizin malumu. Üstelik “o rejimler sosyalist değil devlet kapitalizmiydi” demekle işin içinden çıkmak fazlasıyla kolaycılık olur. Sosyalist düşüncenin aslî kaynaklarının yaslandığı “insanın doğa üzerindeki egemenliği” paradigmasından “doğayla uyumlu bir hayat tahayyülüne” evrilmesi kaçınılmaz bir gereklilik. Yoksa “çiçekler ve böcekler” için değişen bir şey olmayacak. Yani insanlar için.'


Doğadan öğrenebileceğimiz temel bir bilgi var. Yaratılmış her şey, tabiat içinde yer alan zincirin bir başka parçasıyla birlikte hareket halindedir. Dünyada olan her varlık,kendi dışındaki önce yeryüzünün hafızası,sonra da kozmosun bilinciyle uyum içinde ortak titreşmezse varlığını sürdüremez. Gezegendeki her canlı,bir diğerinin yaşam nedeni, dizinin bağlayıcı bir parçasıdır. Bu nedenle soluk alan her nefes,topyekun organizmanın, tam özgür olmayan vucudun otonom uzvudur. Kangren olan parçaysa, canlı beden tarafından kaçınılmaz olarak red edilecektir. Aydınlanma devrimiyle birlikte insani aklın özgürlüğünü ilan eden Kantcı bilim bunu hâlâ görememiştir ; Diğer ekümenik ideolojiler kapitalizme göre kendilerini tanımlayıp/tasnif edip,pozisyon alıp, konuşlandıklarından, ortak bilince/kolektif kazanımlara bağlanacak 'aklı', özgür bırakmaları zordur. Acil eğitim,insanın kendini böcekle,yaprakla her tür hayvanla,bitkiyle yeryüzüyle ve kendi türüyle eşitlemesi olmalıdır. Tanrının yeryüzündeki halifesi söylemini bırakıp,yeryüzünün hizmetkarı olmadıkça kurduğu cehennemden insanın çıkışı yoktur. Ego bu eşitlemeyi yapamazsa, alt/üst yapı, köle/efendi paradoksuyla devindikçe, sömürü üstünden artı değer üretme alışkanlığında olan sistemin yarattığı problemlerin çözümü imkansızdır.Hürriyet, adâlet, müsavat, uhuvvet diyerek, alanlarda 1 Mayıs'ları kutlayarak eşitlik gelmez. Doğayla kendini eşitleyecek insanoğlunun nihai amacı sınıfsız/sömürüsüz toplum özlemi bir hayal olmaktan şayet çıkar ise ,insanoğlu bu dünyadaki misafirliğini sürdürebilir ancak.Gerçek hak, hukuk, hürriyet, eşitlik ve kardeşliğe, ertelenmesi imkansız hedefler olduğunun bilinciyle sahip çıkılmalıdır.Bunların insan soyunun yürümesi için uygulanabilir pratikler olarak siyasi terminolojiye girmesi için henüz vakit vardır.
Bu noktada sorumluluğu üstlerine alıp, toprakla birlikte acı çeken Evo Morales gibi bireyler/önderler, revize olmamış özgür düşünce ve kamuoyu önem kazanıyor..




Bolivya Cumhurbaşkanı Evo Morales, sanayileşmiş ülkelerin er veya geç bir uluslararası iklim mahkemesinin kurulmasını kabul edeceklerini söyledi. Bolivya'nın orta kesimindeki Cochabamba kentinde düzenlenen iklim konferansında bugün konuşan Morales, uluslararası iklim mahkemesi kurulması gerektiğini savundu.

Morales, "Sanayileşmiş ülkeler böyle bir mahkemenin kurulmasını kabul etmeyebilirler ama bir yandan da ne kabul edecekler?" diye sordu.

"Er veya geç, halk baskısıyla gelişmiş ülkeler iklime karşı işlenmiş suçları yargılamaya yönelik uluslararası iklim mahkemesi kurulmasını kabul edecekler" diyen Morales, yaptırım gücünün ülkeleri herhangi bir iklim ile ilgili bir protokolün hükümlerine uymaya zorlayacağını ifade etti.

Cochabamba Konferansı, Uluslararası İklim Mahkemesi Projesini, "Toprak Ana'nın" beyannamesi ve iklim ile ilgili dünya çapında bir referandum fikrini, Aralık ayında Meksika'nın Cancun kentinde düzenlenecek olan iklim ile ilgili görüşmelere sunacak.

Morales, Uluslararası iklim mahkemesi kuruluncaya kadar, Uluslararası Adalet Divanının iklime karşı işlenen suçları yargılamasını önerdi.


Morales, daha önce Kopenhag’da yaptığı gibi, kapitalizmi doğayı tahrip etmek ve canlı neslini tehdit etmekle suçladı. 'Toprak Ana' haklarının ihlali ile insan hakları ihlalinin aynı anlama geldiğini, kapitalist ülkelerin insan haklarına aykırı davrandığını dile getirdi ve acilen kurulmasını önerdiği İklim Adaleti Mahkemesi’nde yargılanarak cezalandırılmalarını talep etti. Dünyanın, doğa ve insanla uyumlu yeni bir sisteme ihtiyaç duyduğundan ve sosyalist ekolojik sistemden bahsetti ...



TOPRAK ANA'NIN HAKLARI
Toprağın haklarının insan haklarından daha önemli olduğunu belirten Bolivya Cumhurbaşkanı Evo Morales, toprağın korunması için bir "uluslararası hareket" başlatacağını duyurdu.

Cochabamba Konferansında gazetecilere açıklamalarda bulunan Morales, bugün kapitalizmin yarattığı tahribata karşı toprağı korumanın önemine değindi.

Morales, "Toprak Ana'nın" haklarını korurken, insan haklarını da korumuş olursunuz" dedi.

İnsanoğlunun Evrensel İnsan Hakları Beyannamesine kavuşmak için 2 bin yıl beklediğini ve nihayet 1948'de BM'nin bu beyannameyi onayladığını hatırlatan Morales, aynı mücadelenin bir "Toprak Ana" beyannamesinin kabulü için de verilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Morales'e göre, başlatmak istediği toprağı korumaya yönelik "uluslararası hareket", Uluslararası İklim Mahkemesi Projesini veya iklim ile ilgili alınan kararlar hakkında referandum fikrini hayata geçirecek.

Cochabamba Konferansına, 15 binden fazla delege, sosyal hareket temsilcisi, çevreci veya Güney Amerikanın yerli halklarına mensup kişiler katıldı.

Kaynak: AA
Birgün, Adnan Bostancıoğlu, Çiçek,böcek ve kapitalizm








.

20-22 Nisan 2010 tarihlerinde Bolivya- Cochabamba’da gerçekleştirilen 'İklim Değişikliği ve Tabiat Ana Hakları Dünya Konferansı', bildirisi

ANLAŞMANIN TAM METNİ…

BUGÜN, DOĞA ANAMIZ YARALI VE İNSANLIĞIN GELECEĞİ TEHLİKEDE

Eğer küresel ısınma "Kopenhag Anlaşmasının" yol açabileceği gibi 2 santigrat dereceden daha fazla artarsa, Doğa Anamıza verilen hasar yüzde 50 olasılıkla tümüyle geri dönüşsüz olacak. Türlerin yüzde 20 ile yüzde 30'u yok olma tehlikesi altında. Geniş yayılıma sahip orman alanları etkilenecek, kuraklık ve seller gezegenin farklı bölgelerini etkisi altına alacak, çöller genişleyecek, kutup buzulları, And ve Himalaya buzullarındaki erime kötüleşecek. Pek çok ada ülkesi yok olacak. Afrika 3 santigrat dereceden daha yüksek bir sıcaklık artışına maruz kalacak. Aynı şekilde, gıda üretimi azalacak ve dünyada açlık çeken insan sayısında dramatik bir artış olacak. Hali hazırda açlık çeken insan sayısı 1.02 milyarı geçmiş durumda.

Sözde "gelişmiş" ülkelerin hükümetleri ve şirketleri, bir kesim bilim insanın suç ortaklığıyla, iklim değişikliğinin nedeni olan kapitalist sistemi sorgulamadan sıcaklık artışıyla sınırlandırılmış bir sorunu tartışmamıza neden oldu.

Sanayi devriminden bu yana hızlanarak insanın ve doğanın boyun eğdirilmesini ve yok edilmesini temel alan ataerkil bir uygarlık modelinin nihai kriziyle karşı karşıyayız.
Kapitalist sistem, rekabet, ilerleme ve sınırsız büyüme mantığını bizlere empoze etmiş durumda. Bu üretim ve tüketim modeli, insanı doğadan ayırarak ve doğa üzerinde egemenlik mantığını dayatarak sonu olmayan bir kâr arayışında. Su, toprak, insan genomu, kâdim kültürler, biyoçeşitlilik, adalet, ahlak, insan hakları ve yaşamın kendisi dâhil her şeyi metaya dönüştürüyor.

İNSANLIĞIN BÜYÜK İKİLEMİ

Kapitalizm, Doğa Anayı bir hammadde kaynağına, insanları tüketicilere ve üretim araçlarına
dönüştürür. İnsanlar oldukları gibi değil sahip olduklarıyla değerlendirilir.

Kapitalizm, halk direnişlerini bastırarak bölgeler üzerinde kontrolün dayatılması için güçlü bir askeri sanayiye gerek duyar. Gezegeni sömürgeleştiren emperyalist bir sistemdir.

İnsanlık büyük bir ikilemle karşı karşıya: ya kapitalizmin, yağma ve ölümün yoluna devam edilecek ya da doğa ile uyum ve yaşama saygı yolu seçilecek.

İnsanlar arasında ve doğa ile uyumu yeniden sağlayan yeni bir sistem oluşturmamız gerekiyor. Bu sistemin doğa ile dengeli olması için öncelikle insanlar arsında eşitlik olmalı. Dünya halklarından "İyi Yaşam" düşünce ve pratikleriyle kabul görmüş Yerli İnsanların bilgi, bilgelik ve kâdim pratiklerinin iyileştirilmesi, yeniden değerlendirilmesi ve güçlendirilmesini öneriyoruz. Doğa Anayı bölünemez, birbirimize bağımlı, birbirimizi tamamlayıcı ve ruhsal bir ilişkiye sahip olduğumuz canlı bir varlık olarak tanımlıyoruz. İklim değişikliğiyle yüzleşmek için, Doğa Anayı yaşam kaynağı olarak tanımalı ve aşağıdaki prensipleri temel alan yeni bir sistem oluşturmalıyız:

*her şey ile ve her şey arasında uyum ve denge;
*birbirini tamamlayıcılık, dayanışma ve eşitlik;
*kolektif refah ve herkesin temel ihtiyaçlarının karşılanması;
*doğayla uyumlu insanlar;
*insanların sahip olduklarıyla değil oldukları gibi kabul edilmesi;
*her türlü sömürgecilik, emperyalizm ve müdahaleciliğin tasfiye edilmesi;
*insanlar arasında ve Doğa Ana ile barış;

Sınırsız ve yıkıcı bir kalkınma modelini desteklemiyoruz. Bütün ülkelerin sahip oldukları nüfusun temel ihtiyaçlarını karşılaması için hizmet ve maddeler üretmesi gerekir. Ancak hiçbir şekilde zengin ülkelerin gezegenin destekleyebileceğinden beş kat daha büyük bir ekolojik ayak izine sahip olmasına yol açan bir kalkınma modelini sürdürmemeliler.

Günümüzde, gezegenimizin yenilenme kapasitesi yüzde 30'dan daha fazla aşılmış durumda. Doğa Anamızın bu şekilde aşırı sömürüsü devam ederse, 2030 yılında iki gezegene ihtiyacımız olacak. İnsanların yalnızca bileşeni oldukları bağımsız bir sistem içerisinde, bütün bir sistemde dengesizliğe yol açmadan sadece insanlara hak tanımak mümkün değil.
İnsan haklarını garanti altına almak ve doğa ile uyumu yeniden sağlamak için Doğa Ana haklarını tanımak ve etkili bir şekilde uygulamak gerekir. Bu amaçla, Doğa Ana Hakları Evrensel Beyannamesini öneriyoruz:

*Yaşama ve var olma hakkı;
*Saygı duyulma hakkı;
*Yaşamsal döngülerini ve süreçlerini insan tarafından bozulmadan devam ettirme ve biyolojik kapasitesini yeniden oluşturma hakkı;
*Kendi kimliklerini ve bütünlüklerini ayrı, öz-düzenlemeli ve birbiriyle ilişkili varlıklar olarak sürdürme hakkı;
*Yaşam kaynağı olarak su hakkı;
*Temiz hava hakkı;
*Kapsamlı sağlık hakkı;
*Kirlenmeden, zehirli ve radyoaktif atıklardan muaf olma hakkı;
*Bütünlüğünü ya da yaşamsal ve sağlıklı işleyişini tehdit edecek şekilde genetik yapısındaki
bozulma ve değişikliklerden muaf olma hakkı;
*Bu Beyannamede kabul edilmiş hakların insan faaliyetleri nedeniyle ihlal edilmesi durumunda bunların gecikmeden ve tam olarak iyileştirilmesi hakkı.

"Ortak vizyon", "atmosferdeki sera gazı birikimlerini, iklim sistemi üzerindeki tehlikeli insan kaynaklı etkiyi önleyecek bir düzeyde durdurmayı" belirten Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin 2. Maddesini gerçekleştirmek için sera gazı birikimlerini sabitlemeye uğraşır. Bizim vizyonumuz, gelişmiş ülkelerin sera gazı birikimlerini 300 ppm miktarına düşürecek şekilde salınımlarını azaltmayı taahhüt etmeleri prensibine dayanır. Böylece dünyanın ortalama sıcaklığında en fazla bir santigrat derecelik bir artışı talep etmek için ortak ancak farklı sorumluluklar alınır. Bu vizyonun başarılması için acil eylem ihtiyacı önem arz eder. Halkların, hareketlerin ve ülkelerin desteğiyle, gelişmiş ülkeler sera gazı salınımlarını düşürme konusunda kısa dönem hedeflerin başarılmasına imkan sağlayan iddialı hedefler taahhüt etmeli. Dünya'nın iklim sisteminden yana vizyonumuzu sürdürürken, Sözleşmenin nihai amacına mutabık kalmalıyız. İklim değişikliği müzakerelerinde "uzun dönemli ortak eylem için ortak vizyon" atmosferdeki sera gazı birikimine ve sıcaklık artışında sınırlama getirilmesine indirgenmemeli. Kapasite gelişimi, üretim-tüketim modelleri ve doğa ile uyum için Doğa Ana Haklarının kabul edilmesi gibi diğer önemli faktörlere ilişkin dengeli ve bütünleyici önlemler içermeli.

İklim değişikliğinin ana nedeni olan gelişmiş ülkeler, tarihsel sorumluluklarını dikkate alarak tüm boyutlarıyla iklim borçlarını kabul etmeli ve ödemeliler. Bu, iklim değişikliğine karşı etkili ve bilimsel bir çözümün temelini oluşturur. Bu bağlamda, gelişmiş ülkelerden şunları talep ediyoruz:

*Sera gazı salınımlarıyla ele geçirdikleri atmosferik alanın eski haline getirilmesi. Salınımın
azaltılması ve soğurulmasıyla atmosferin sömürgelikten kurtarılması;
*Kısıtlı atmosferik alanda yaşam nedeniyle kalkınma fırsatlarının kaybından kaynaklanan
maliyet ve teknoloji transferi gereksinimlerinin üstlenilmesi;
*Neden oldukları iklim değişikliği nedeniyle göç etmeye zorlanacak yüz milyonlarca insanın
sorumluluğunun üstlenilmesi ve göçmenlere insan haklarının garanti altına alındığı kabul
edilebilir bir yaşam sunarak kısıtlayıcı göçmenlik politikalarının tasfiye edilmesi;
*Sera gazı salınımlarından kaynaklı hasarların önlenmesi ve bu hasarlarla başa çıkılması için
yöntemler sağlayarak gelişmekte olan ülkelerdeki iklim değişikliğinin etkilerine ilişkin uyum
borcunun üstlenilmesi;
*Birleşmiş Milletler Doğa Ana Hakları Evrensel Beyannamesini benimseyerek ve uygulayarak Doğa Anaya olan çok daha büyük uyum borçlarını ödemek.

KOPENHAG ANLAŞMASINI REDDEDİYORUZ

Sadece finansal tazminata odaklanılmamalı, aynı zamanda Doğa Anamız ve tüm varlıklarıyla
bütünlüğün onarılacağı güçlendirici bir adalet sağlanmalı. Gelişmiş ülkelerin sera gazı salınımlarını azaltmalarına yönelik tek yasal bağlayıcı belge olan Kyoto Protokolününün fesh edilmesi için çalışan ülkeleri kınıyoruz. Salınımları azaltma taahhütlerine karşın, gelişmiş ülkelerin 1990 ile 2007 yılları arasında salınımlarını yüzde 11.2 oranında arttırdığını söylüyoruz. Aynı dönemde, aşırı tüketim nedeniyle, Amerika Birleşik Devletleri sera gazı salınımını yüzde 16.8 arttırdı ve kişi başına 20-23 ton CO2 ortalamasına ulaştı. Bu, "Üçüncü Dünya" ortalamasından 9 kat ve Sahraaltı Afrika ortalamasından 20 kat daha fazla.
Gelişmiş ülkelerin sera gazı salınımında gönüllü ve bireysel sorumluluğu temel alan, Doğa Ananın bütünlüğünü bozan ve bizleri küresel sıcaklıklarda 4 santigrat derecelik bir artışa götüren yetersiz bir azalma sunmasına izin veren, yasal olmayan "Kopenhag Anlaşmasını" reddediyoruz.

2010 yılının sonunda Meksika'da gerçekleştirilecek olan bir sonraki İklim Değişimi Konferansı, gelişmiş ülkelerin 1990 seviyelerini temel alan salınımın en az yüzde 50 oranında azaltılmasını kabul etmek zorunda oldukları 2013 - 2017 yılları arasındaki ikinci mutabakat dönemi için Kyoto Protokolünde bir değişikliği onaylamalı. Sera gazı salınımı azaltılmasındaki başarısızlıkları gizleyen karbon pazarı ya da diğer mekanizmalar bu değişikliğe dahil edilmemeli. Her şeyden önce , gelişmiş ülkeler arasındaki birbirini tamamlayan çabalar çerçevesinde her bir gelişmiş ülke için bireysel sorumlulukların belirlenebilmesi için gelişmiş ülkeler grubunun bir hedef belirlemesine ihtiyacımız var. Salınımı azaltmak için bir yol olarak Kyoto Protokolünü bu şekilde devam ettirmeliler.

Kyoto Protokolünü imzalamayan dünyadaki tek Ek Protokol 1 (Annex 1) ülkesi olan Birleşik Devletler, dünya halkları karşısında ekonomisine uygun ölçekte salınımını azaltma ve bu belgeyi onaylama sorumluluğuna sahip.

Biz halklar olarak, iklim değişikliğinin kötü etkilerinden korunmak için eşit haklara sahibiz. Gelişmiş ülkelerin salınımlarının neden olduğu etkilere boyun eğmek olarak anlaşılan iklim değişikliğine uyum kavramını reddediyoruz. Gelişmiş ülkeler bu küresel tehlikeyi dikkate alarak hayat ve tüketim tarzlarını değiştirmeli.

İklim değişikliğinin kötü etkilerine karşı koymak için bunu zaruri görüyoruz. Uyumun bir
dayatma değil, bu etkileri dengelemeye yardımcı olabilecek bir araç kadar, bir süreç olmasını
düşünüyoruz. Farklı bir yaşam tarzı altında doğa ile uyumu elde etmenin mümkün olduğunu
göstermeli. Tüm devletler için etkili, şeffaf ve adil biçimde düzenlenen finansal bir mekanizmanın parçası olarak iklim değişikliğine hitap eden bir Uyum Bütçesinin oluşturulması gerekli. Bu bütçe, gelişmekte olan ülkelerdeki iklim değişikliğinin etkilerine ve bu etkilerden kaynaklanan ihtiyaçlara aktarılmalı ve gelişmiş ülkeler tarafından yapılacak desteği denetlemeli. Aynı zamanda mevcut ve gelecekteki zararlar, şiddetli iklimsel olaylardan kaynaklı fırsat kayıpları ve gezegenimizin "İyi Yaşam" önünde engel oluşturan bu etkiler gibi ekolojik eşikleri aştığında ortaya çıkabilecek bedelleri karşılayan bir mekanizma içermeli.

Birkaç devlet tarafından gelişmekte olan ülkelere dayatılan "Kopenhag Anlaşması", yetersiz kaynak sunmanın ötesinde, halkları bölmeye, uyum ve hafifletme kaynaklarına erişim için belirli koşullar belirleyerek gelişmekte olan ülkelerden kaynak gasp etmeye çalışır. Ayrıca gelişmekte olan ülkeler arasında anlaşmazlıklar, eşitsizlikler ve ayrımlar oluşturarak iklim değişikliği hassasiyetlerine göre onları sınıflandıran uluslararası müzakere sürecinin kabul edilemez olduğunu söylüyoruz.

İnsanlığın küresel ısınmayı durdurmak ve gezegeni soğutmak için verdiği büyük mücadele, tarım ve gıda bağımsızlığı sorununun çözümüne katkı sağlayan kâdim model ve pratikler kadar, yerli ve kırsal halkların kullandığı sürdürülebilir üretim modeline doğru tarımsal pratiklerde gerçekleştirilecek derin bir değişimle kazanılabilir. Bu, halkların kendi tohumlarına, toprağına, suyuna ve gıda üretimine sahip olma hakkı olarak anlaşılmalı. Dolayısıyla Doğa Ana ile uyum içinde ve yerel kültürlere uygun olan üretim biçimleriyle, Doğa Ana ile bütünlük içerisinde yeterli, çeşitli ve besleyici gıdalara erişimi garanti
altına alır, her ulus ve halkın özerk (katılımcı, komünal ve paylaşımcı) üretimini güçlendirir.
İklim değişikliği dünyanın her yerindeki yerli halklar ve çiftçilerin yaşam tarzları ve tarım üzerinde çok büyük etkilere neden oluyor. Bu etkiler gelecekte daha da kötüleşecek.

SERBEST TİCARET ANLAŞMALARINI REDDEDİYORUZ

Endüstriyel tarım, küresel kapitalizmin sosyal, ekonomik ve kültürel üretim modeliyle ve yeterli gıda sağlamadan sadece pazar için gıda üreten mantığıyla, iklim değişikliğinin ana nedenlerinden biri. Teknolojik, ticari ve politik yaklaşımı yalnızca iklim değişikliği krizinin derinleşmesine ve dünyadaki açlığın artmasına hizmet ediyor. Bu nedenle, Serbest Ticaret Anlaşmalarını, Ortaklık Anlaşmalarını ve yaşama uygulanan her türlü Fikri Mülkiyet Haklarını, mevcut teknolojik paketleri (kimyasal tarım ürünleri, genetik değişiklikler) ve mevcut krizi sadece kötüleştiren yanlış çözümleri (biyoyakıtlar, genetik mühendislik, nanoteknoloji, vs.) reddediyoruz.

Benzer şekilde, kapitalist modelin, yerli insanları topraklarından kovarak, gıda bağımsızlığını
engelleyerek ve sosyo-çevresel krizi derinleştirerek, mega-alt yapı projelerini dayattığını, madencilik projeleri, suyun özelleştirilmesi ve askerileştirmeyle bu toprakları işgal ettiğini açıkça dile getiriyoruz. Tüm insanların, canlıların ve Doğa Ananın suya erişim hakkının tanınmasını talep ediyoruz. Bolivya Devletinin suyun Temel İnsan Hakkı olarak tanınması önerisini destekliyoruz. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi müzakerelerinde plantasyonları kapsayan orman tanımı kabul edilemez. Monokültür plantasyonlar orman değil. Bu nedenle, Dünyadaki yaşlı ormanları, balta girmemiş ormanları ve muhtelif ekosistemlerin önemini anlayan bir tanıma ihtiyacımız var.

Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Hakları Bildirisi tümüyle kabul edilmeli, iklim değişikliği müzakerelerine dâhil edilmeli ve uygulanmalı. Ormansızlaştırmayı önlemek, yaşlı ve balta girmemiş ormanları korumak için en iyi strateji ve eylem, özellikle çoğu ormanın yerli halkların, ulusların ve diğer geleneksel toplulukların içerisinde yaşadığı bölgelerde yer aldıklarını hesaba katarak bu bölgelere kolektif haklar tanımak ve bu hakları garanti altına almak.

Ulus Devletlerin bağımsızlıkları, halkların gelenekleri ve Doğanın Haklarıyla birlikte halkların bağımsızlığını, öncelikli, özgür ve bilgilendirilmiş onay haklarını çiğneyen Ormanların Tahrip Edilmesi ve Yok Edilmesi Sonucu Oluşan Emisyonu Azaltma Çalışmaları (REDD) ve benzerleri gibi Pazar mekanizmalarını kınıyoruz.

Kirletici ülkeler, halklar ve yerli ataların organik yapıları lehine olacak şekilde ormanların iyileştirilmesi ve bakım masrafları için gerekli ekonomik ve teknolojik kaynakların sağlanmasından sorumlu. Tazminat doğrudan olmalı. Bütçe kaynaklarına ek olarak karbon pazarının dışında olmalı ve asla karbon dengesi görevi görmeden gelişmiş ülkeler tarafından taahhüt edilmeli. Ülkelerin yerel ormanlar üzerindeki pazar mekanizmalarını temel alan, var olmayan ve koşullu sonuçlar öneren eylemlerine son vermelerini talep ediyoruz.

Hükümetleri, yaşlı ve balta girmemiş ormanları iyileştirecek, meyve ağaçları e yerli florayı koruyan, yerli halklar tarafından yönetilen bir küresel program yaratmaya çağırıyoruz.

Hükümetler orman imtiyazlarını tasfiye etmeli, yeraltındaki petrol yataklarının korunmasını
desteklemeli ve acilen ormanlık bölgelerdeki hidrokarbonların çıkarılmasını durdurmalı.

Devletleri, iklim değişikliğinin ortaya çıkardığı sorunları düzeltmek için yürütülen müzakere, politika ve önlemlerdeki konuyla ilgili diğer belgeler arasında, 169 sayılı UÇÖ Sözleşmesi altındaki Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Hakları Bildirisi'ni de kapsayan uluslararası insan haklarını ve yerli halkların haklarını tanımaya, saygı göstermeye ve etkin bir şekilde uygulamaya çağırıyoruz.

Özellikle, geleneksel yaşam tarzımızı güçlendirmek ve iklim değişikliğinin çözümüne etkili bir şekilde katkı sağlamak için bölgeler, toprak ve doğal kaynaklar üzerindeki hak taleplerine yasal onaylar verilmesi çağrısında bulunuyoruz.

Tüm müzakere süreçlerinde ve iklim değişikliğiyle ilişkili önlemlerin tasarım ve uygulanmasında yerli halkların müzakere, katılım ve öncelikli, özgür ve bilgilendirilmiş onay haklarının tam olarak ve etkin bir şekilde uygulanmasını talep ediyoruz.

Çevresel bozulma ve iklim değişikliği kritik seviyelere ulaşıyor. Bunun ana sonuçlarından biri ulus içi ve uluslararası göç. Tahminlere göre, 1995 yılında hali hazırda 25 milyon iklim mültecisi vardı. Şu anki tahminler 50 milyon civarında ve 2050 yılında 200 milyon ile 1 milyar arasında insanın iklim değişikliğinden kaynaklı olarak göç etmek zorunda kalacağını öngörüyor.

Gelişmiş ülkeler iklim mültecileri için sorumluluk almalı. İklim mültecisi tanımını yapan ve tüm devletlerin kararlılıkla hareket etmesini gerektiren uluslararası sözleşmelerin imzalanmasıyla, iklim mültecilerinin temel hakları tanınmalı ve göç etmek zorunda kaldıkları bölgelere kabul edilmeliler.

Devletlerin, şirketlerin ve diğer kurumların sorumluluklarını açıkça tanımlayan, göç alan ve geçiş güzergâhındaki ülkelerdeki göçmen, mülteci ve yerinden edilmiş insanların hak ihlallerini ilan etmek, ortaya çıkarmak, belgelemek, yargılamak ve cezalandırmak için Uluslararası Vicdan Mahkemesi kurulmalı.

İklim değişikliği için gelişmekte olan ülkelere verilen mevcut fonlar ve Kopenhag Anlaşmasının önerileri anlamsız. Resmi Kalkınma Yardımları ve kamu kaynaklarına göre, gelişmekte olan ülkelerdeki iklim değişikliğinin üstesinden gelebilmek için gelişmiş ülkelerin gayrisafi milli hasılalarının en az yüzde 6'sını ayırmaları gerekmekte. Küresel öncelikler ve politik irade hakkında ciddi sorgulara neden olacak şekilde aynı miktarın milli savunmaya harcandığını ve beş katı fazlasının batan bankaları ve spekülatörleri kurtarmak için kullanıldığını düşündüğümüzde, yüzde 6 oldukça makul. Fonlama doğrudan ve şartsız olmalı. En çok etkilenen topluluklar ve grupların ulusal bağımsızlığı ya da kendi kaderlerini tayin etme haklarına müdahale etmemeli.

Mevcut mekanizmanın etkisizliği karşısında Ek Protokol 1 ülkelerinin fonlama taahhütlerine uymalarını sağlamak için, 2010 İklim Değişikliği Konferansı'nda, gelişmekte olan ülkelerin anlamlı şekilde temsil edildiği, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi altında Taraflar Konferansı (COP) otoritesiyle işleyen ve sorumluluğu altında yeni bir fonlama mekanizması oluşturulmalı.

Salınımın azaltılmasının esasen pazar mekanizmalarıyla destekleneceği ifade edilmiş olmasına karşın, gelişmiş ülkelerin 1990 ile 2007 yılları arasında salınımlarını önemli ölçüde arttırdıkları görüldü.

KARBON PAZARI DOĞAYI METALAŞTIRIYOR

Karbon pazarı, Doğa Anamızı metalaştıran kârlı bir iş olmuş durumda. Suyu ve hatta yaşamın
kendisini yağmalayıp tahrip ettiğinden, iklim değişikliğiyle mücadele için bir alternatif değil.
Son mali kriz, pazarın spekülasyon ve aracı komisyoncular nedeniyle kırılgan ve belirsiz olan mali sistemi düzenlemekten yoksun olduğunu gösterdi.

Bu nedenle, insanlığın ve Doğa Anamızın korunmasını onların ellerine bırakmak tamamen sorumsuz bir davranış. Var olan mekanizmalar ne iklim değişikliği sorununu çözdü ne de sera gazı salınımını azaltan gerçek ve doğrudan eylemlerin önünü açtı. Bu nedenle, mevcut müzakerelerin karbon pazarını genişleten ve destekleyen yeni mekanizmaların yaratılmasını teklif etmesi kabul edilemez.

Kalkınma ve teknoloji transferi hakkında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi altında gelişmiş ülkelerin üzerlerine aldıkları taahhütlerin yerine getirilmesini talep etmek ve gelişmiş ülkeler tarafından teklif edilen sadece teknolojinin satışının yapıldığı "teknoloji vitrinini" reddetmek gerekiyor.

Teknoloji değişiminin katılımcı kontrolü, yönetimi ve değerlendirilmesi için multidisipliner bir mekanizma yaratacak tüzüklerin oluşturulması gerekiyor. Bu teknolojiler faydalı, temiz ve toplumun yararına olmalı. Aynı şekilde, uygun ve fikri mülkiyet haklarından muaf teknolojilerin fonlanması ve envanteri için bir bütçenin oluşturulması önemli. Patentler, özellikle erişilebilirlik ve düşük maliyetlerin sağlanması için özel tekellerin ellerinden alınarak kamu yararına sunulmalı.

Bilgi evrenseldir. Teknoloji uygulamaları da dâhil hiçbir şekilde özel mülkiyete ya da özel kullanıma konu edilemez. Gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler ile teknolojilerini paylaşma sorumluluğuna sahip. Teknoloji ve yenilik yaratılması için gelişmekte olan ülkelerde araştırma merkezleri kurmalı ve "iyi yaşam" için geliştirilmelerini ve uygulanmalarını sağlamalılar.

Dünya, gezegenin yok oluşunu durdurmak için yerli halkların kâdim prensiplerini ve yaklaşımlarını geri kazanmak ve yeniden öğrenmek zorunda. Doğa Ana ile uyum içinde "iyi yaşam" kapasitesini tekrar kazanmak için kâdim pratikleri, bilgiyi ve ruhsallığı desteklemek zorunda.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü altında verilen taahhütler ve yükümlülüklere etkin bir şekilde uyma konusunda gelişmiş ülkelerin politik irade eksikliği, insanlığın ve Doğa Ananın Haklarını ihlal eden iklim ve çevre suçlarının belirlenmesi ve bunlara karşı önceden tedbir alınması için yasal bir uluslararası oluşumun eksikliği göz önünde bulundurulduğunda, eylemleriyle iklim değişikliğine neden olan devletler, endüstriler ve insanları önlemek, yargılamak ve cezalandırmak için yasal bir güce sahip Uluslararası İklim ve Çevre Adaleti Mahkemesinin oluşturulmasını talep ediyoruz.

Başta sera gazı salınımını azaltma taahhütü olmak üzere Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü altındaki taahhütlere uymayan gelişmiş ülkelere karşı Uluslar arası İklim ve Çevre Adaleti Mahkemesi'nde dava açan devletler desteklenmeli.

Halkların, Birleşmiş Milletler bünyesinde derinlemesine bir reformu önermelerinde ve bu reformu desteklemelerinde ısrar ediyoruz ki tüm üye ülkeler Uluslararası İklim ve Çevre Adaleti Mahkemesi'nin kararlarına uysun.

İnsanlığın geleceği tehlikede. Bir grup gelişmiş ülke liderinin Kopenhag'daki Taraflar Konferansı'nda başarısız bir şekilde yapmaya çalıştıkları gibi tüm ülkeler adına karar almalarına izin veremeyiz. Bu karar hepimizi ilgilendiriyor. Nitekim, iklim değişikliği üzerine aşağıdaki konuları ele alacağımız küresel bir referandum ya da bir halk müzakeresi gerçekleştirmemiz önemli: gelişmiş ülkeler ve çokuluslu şirketlerin salınımlarının düşürüleceği seviye, gelişmiş ülkeler tarafından verilecek finansman, Uluslararası İklim Adaleti Mahkemesi'nin oluşturulması, Doğa Ana Hakları Evrensel Beyannamesi ihtiyacı ve mevcut kapitalist sistemin değiştirilmesi gerekliliği. Küresel referendum ya da halk müzakere sürecinin başarıyla gerçekleşmesi, hazırlık sürecine bağlı olacak.

HALKLARIN KÜRESEL DOĞA ANA HAREKETİNE ÇAĞRI

Uluslararası eylemlerimizin koordinasyonu ve bu "Halkların Anlaşması" sonuçlarının uygulanması için dünya genelinde gerçekleştirilecek eylemlerin koordinasyonu ve birlikteliği için geniş ve demokratik bir alan meydana getirmeliyiz. Bunun için, üyeleri arasındaki kök ve vizyon çeşitliliğine saygıyı ve tamamlayıcı yasaları temel alması gereken bir Halkların Küresel Doğa Ana Hareketi'nin oluşturulması çağrısında bulunuyoruz.

Bu maksatla, Ek Protokol 1 listesinde yer alan gelişmiş ülkelerin var olan yasal çerçeveye saygı göstermesi, sera gazı salınımlarını yüzde 50 oranında azaltması ve bu Anlaşmada yer alan farklı önerilerin kabul edilmesi için ilgili küresel eylem planını benimsiyoruz.
Son olarak, Halkların Küresel Doğa Ana Hareketinin oluşum ve bu yılın sonunda Cancun, Meksika'da yapılacak olan İklim Değişikliği Konferansı'nın çıktılarına tepki sürecinin bir parçası olarak, 2011 yılında İklim Değişikliği ve Doğa Ana Hakları Dünya Halkları Konferansı'nın ikincisini gerçekleştirmeyi kabul ediyoruz.

18 Ekim 2009 Pazar

Atatürk Heykelleri


TARİH DEFTERİ
18.10.2009
Ayşe Hür
/


Bir millet ki heykel yapmaz...


(..)Ankara’da Ulus Meydanı’ndaki Zafer Anıtı’nın, güya belediyeye iş yapan bir firmanın ‘işgüzarlığı olarak’ soba yaldızıyla boyanmasıydı. Neyse ki halkın tepkisi üzerine de boyanın kazınması işlemine başlanmış. Bu boyama-silme ameliyesinin, heykeli ne hale getireceğini tahmin ediyorum ama bunun çok kişinin umurunda olduğunu da sanmıyorum.

(..) Bu topraklarda heykel sanatı pek sevilmemiştir. Bunun en önemli nedeni İslâm inancında heykelin yere düşen gölgesinin bir tasvir, bir put sayılmasıdır. Bu yasağa kulak asmayan Sadrazam ‘Makbul/Maktul’ İbrahim Paşa’nın 1526’da Macaristan seferi sonrası Budin’den getirttiği Herkül, Apollon ve Diana ile Macar Kralı Mathias Corvino’nun tunç heykelleri Sultanahmet Meydanı’na dikilmiş ancak halkın ‘putperestlik’ suçlaması üzerine kaldırılmış, Paşa da 1536’da Hürrem Sultan veya Kanuni tarafından boğdurularak öldürülmüştür.

1840’ta, Tanzimat Fermanı’nın birinci yıldönümünde, Gülhane Parkı’na Batılı anlamda bir anıt dikilmek istenir ama ‘Adalet Taşı’ adlı bu proje gerçekleşmez. Aynı yıllarda İtalyan mimar Gaspare Fossati’nin projesi uyarınca, üzerine Gülhane Hatt-ı Şerifi’nin tüm metninin yazılacağı bir anıt yaptırılıp Beyazıt Meydanı’na dikilmesi planlansa da, bu da gerçekleşmez. Artin Bilezikçi adında Paris’te yetişmiş bir mimarın çizmiş olduğu başka bir Tanzimat Anıtı projesi, 1855’te Paris Sergisi’nde sergilenir, fakat heykelde ‘Osmanlı-İngiliz-Fransız ittifakı’ vurgulanıyor diyenler İstanbul’a getirilmesini engeller. Sanki birileri Tanzimat ruhunun cisimleştirilmesini istememektedir.

Sultan Abdülaziz Avrupa’da gördüklerinden esinlenerek 1871’de C.F.Fuller adlı bir sanatçıya biri büst, diğeri atlı heykel olmak üzere iki sipariş vermiş ancak padişah Valide Sultan’ın hışmına uğrayarak önce Fuller’e poz vermekten vazgeçmiş, sonra da kendisinin atlı heykeli ile Avrupa’dan getirttiği döküm hayvan heykellerini meydanlara değil, Beylerbeyi Sarayı’nın bahçesine ve Muayede Salonu’na koydurmuştur. Ancak bunun bile arkası gelmemiştir. II. Abdülhamit tarafından ülkenin çeşitli yerlerinde yaptırılan 30 kadar saat kulesi ise modernleşmenin simgesi ilk anıtsal eserler olarak kabul edilebilir.

Osmanlı döneminin gerçek anlamdaki ilk anıtı, 31 Mart Olayı’nın ardından 1911’de Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne (bugünkü Çağlayan’da) dikilen Abide-i Hürriyet’tir. 1914’te Fatih’te kaymakamlık binasının önündeki alana, şehit düşen ilk Türk havacılarının anısına yerleştirilen sütun şeklinde anıt da ilk örneklerdendir. Kentsel mekânda yapılan ilk büst ise, 1915-1916 yılları arasında Sivas Valisi Muammer Bey tarafından Hafik ilçesinde diktirilen Sultan Osman büstüdür. Ermeni taş ustası Keverek’in eseri olduğu belirtilen heykelin Sivas yerine Hafik’e dikilmesi, valinin açılış törenine gitmeyip Sivas Müftüsü’nü göndermesi gibi garabetler, büstün o dönem için erken bir adım olduğunu düşündürür. (Nitekim söz konusu büst, 1936’da dönemin valisi Nazmi Toker tarafından yıktırılmış ve Sivas Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi’nin deposuna atılmıştır.)

Mustafa Kemal, 22 Ocak 1923’te Bursa’da Şark Sineması’nda yaptığı konuşmada; İslâmiyet’teki heykel yasağının puta tapıcılığa dönme korkusundan kaynaklandığını belirterek “Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin icab ettirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin tarîk-i terakkîde (ilerleme yolunda) yeri yoktur. Halbuki bizim milletimiz, esvaf-ı hakikiyesiyle (hakiki nitelikleriyle) mütemeddin (medeni) ve müterakki (ileri) olmaya layıktır ve olacaktır” demişti. Bu konuşma ülkenin dört bir yanında Cumhuriyet’in devrim ideolojisinin bir aygıtı haline gelen çoğu ‘Atatürk’ heykeli olan anıtların dikilmesinin miladı olur.

(..)


Krippel geliyor

Cumhuriyet Dönemi’nin ilk heykeli, 30 Ağustos 1924’te bizzat Mustafa Kemal tarafından açılan Dumlupınar’daki sembolik Mehmetçik anıtıdır. Mimar Kadir ve taşçı ustası Hikmet’in eseri olan anıt, bir hayli başarılı olmasına rağmen, Cumhuriyet’in heykel sanatı yabancı sanatçılara havale edilecektir. Bu yönelimin ilk eseri, resmi davetle Türkiye’ye gelen Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel’in, döküm işleri Viyana’da yapılan ve İstanbul’da Sarayburnu’na dikilen bronz Atatürk heykelidir. 3 Ekim 1926’da açılışı yapılan heykelde Mustafa Kemal sivil giysiler içinde, sol elini beline dayamış, sağ kolunu aşağı uzatmış, ileri doğru bakarken gösterilir. Heykelin daha merkezi bir yere değil, Sarayburnu gibi gözlerden ırak bir yere dikilmesinin nedeni, Mustafa Kemal’in Samsun’a bu noktadan hareket edişiyle açıklanacaktır. Ancak, bu bölgenin Marmara Denizi’ne ve Boğaz’a hâkim pozisyonu ile Antik dönemden beri şehrin akropolünün Osmanlı İmparatorluğu’nun sarayının bulunduğu yer olması, burayı Cumhuriyet rejiminin gözünde stratejik hale getirmiş görünür.

Bu heykeli, yine Krippel’in yaptığı iki anıt, Konya Anıtı (1926) ile Ankara Ulus’taki Zafer Anıtı’nın (1927) açılışı izler. 5 Kasım 1927 tarihli Vakit gazetesinde bu heykellerden ne fayda umulduğu şöyle anlatılır: “Büyük tehlike günlerinde vatanın her tarafında yükselen heykellerin çevresinde Türk halkı toplanacak, Onun [Mustafa Kemal’in] kalabalıklar üstünde hükümran olacak sesi ve ilhamı memleketi zafere ve halasa götürecektir.”


Canonica geliyor

Türkiye’de heykel sanatının gelişmesinde önemli rolü olan ikinci yabancı sanatçı, 1927’de, yine davet üzerine ülkeye gelen İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’dır. İtalya Güzel Sanatlar Akademisi Başkanlığı görevini yürüten Pietro Canonica, İtalya’daki pek çok heykelin yanı sıra, St. Petersburg’daki Çar II. Alexander heykelini, Bağdat’taki Irak Kralı Faysal heykelini, Caracas’taki Güney Amerika’nın bağımsızlık kahramanı Simon Bolivar’ın heykelini, Buenos Aires’teki Arjantin Başkanı Alcorta’nın heykelini ve Bükreş’teki Romanya Kralı Michele Antonescu’nun heykelini yapmıştır. Bu heykellerde denediği formu Türkiye’de de tekrarlayacak olan Canonica, Taksim Meydanı’ndaki Cumhuriyet Anıtı’nı (1927), o yıllarda Ankara’nın en önemli sosyal mekânlarından biri olan Etnografya Müzesi önündeki atlı Atatürk heykelini (1932), Ankara Sıhhiye’deki Zafer Meydanı Atatürk Anıtı’nı ve İzmir Cumhuriyet Meydanı’ndaki atlı Atatürk heykelini (1932) yapar.

1928’de, Sıhhiye’deki Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün ön cephesinde kapının tam üzerine yerleştirilmiş olan ‘Hijyen’ kabartması ise bir başka Avusturyalı heykeltıraşın, Wilhelm Frass’ın eseridir. Grek mitolojisinde ‘hekim tanrı’ olarak bilinen Asklepios’un kızı ve asistanı tanrıça Hygieia’nın kabartmasının en ilginç yanı neredeyse tamamen çıplak olmasıdır. Henüz modernleşmenin ilk aşamalarında olan bir toplumda, bir kamu binasının cephesine bu topraklardaki insanların alışkanlıklarına, görgüsüne ve zihniyetine oldukça yabancı, Yunan mitolojisinden fırlamış yarı çıplak bir sağlık tanrıçasını yerleştirmek doğrusu oldukça cesur bir tavırdır.

Mustafa Kemal’in ‘Atatürk’ heykellerine ara verip siyasi ve askeri alanda önemli görevler almış ülke büyüklerinin heykellerinin yapılması için emir vermesi Türk Tarih Tezi ile ilintilidir. Nevşehir’deki Damat İbrahim Paşa, Vezirköprü’deki Köprülü Mehmet Paşa, Kars’taki Gazi Muhtar Paşa, bazı illerde belediyeler ve Ziraat Bankası tarafından yaptırılan Mithat Paşa ve Mimar Sinan anıtları Gelibolu’daki Namık Kemal heykeli, İstanbul Beşiktaş’taki Barbaros Anıtı bu fasıldandır.

1930’ların atmosferi içinde, Nazi düşüncesine yakın oldukları bilinen Anton Hanak ve Josef Thorak’a yaptırılan ve 1936’da açılan Ankara Güven Anıtı ise yabancı heykeltıraşların yaptığı son örnektir. Üzerindeki plakete bakılırsa anıt, ‘Türk milletinin jandarma ve polisine duyduğu sevgi ve hoşnutluğu’ göstermek için dikilmiştir.


‘Milli Heykel’

Yabancı heykeltıraşların ülkeyi heykellerle donattığı günlerden birinde, Ahmet Haşim, başka bir kültürün yetiştirdiği bir heykeltıraşın Cumhuriyet’in temel ilkelerini coşkulu bir dil ve duyguyla yansıtamayacağını, “eğer milli heykel sanatçımız yok diyorsak, büyük anıt ve heykel dikilecek yerde, bugün için bir mermer kütlesi ya da bir külçe bronz koyalım ve altına ‘Türk sanatçısı yetişinceye kadar’ diye yazalım” der. Heykeltıraş Kenan (Yontunç) Bey de, “Paşam izin verirseniz sizin heykellerinizi biz Türk sanatçıları yapalım. Güzel sanatların bu dalında biz çok yeniyiz, henüz yetişmedik. İlerde yetişecekler, içlerinden gelecek sevgiyle sizi ebedileştireceklerdir. Mesela bizim ediplerimiz, şairlerimiz zayıftır diye bu büyük hamaset destanını D’Annunzio’ya mı yazdıralım?” deme cesareti gösterir. Bu tür müdahalelere ne tepki vereceği pek belli olmayan Mustafa Kemal’in, yanında bulunan Maarif Vekili Mustafa Necati Bey’e “Çocuk doğru söylüyor Necati Bey! Bu işi durdurun, bizimkiler yapsın” diye emir vermesi, Türk heykeltıraşlarının işin içine daha çok girmesine yardımcı olacaktır.

Kenan Yontunç’un Amasya, Tekirdağ ve Kırklareli’ndeki ilk ‘milli Atatürk heykelleri’ni, Paris’te bulunduğu üç yıl içerisinde iki önemli sergiye katılan Ali Hadi’nin (Bara) 1928 yılında yaptığı ‘Bedia’nın Büstü’ ve ‘Havva’ adlı çalışmaları izler. 1929’da, Nijat Sirel, İzmit’teki Atatürk Heykeli’ni yapar. 1930’da Çorum ve Edirne’deki Atatürk heykellerini yapan Ratip Aşir Acudoğlu, 1932’de Menemen’de öldürülen ‘Devrim Şehidi’ Kubilay’ın heykelini de yapar. 1932’de Paris’te Marcel Gimond atölyesindeki eğitimini tamamlayan Zühtü Müridoğlu, aynı yıl Alay Köşkü’nde ilk kişisel desen ve heykel sergisini gerçekleştirir. Ülkenin dört bir yanında yürütülen ideolojik seferberliğin önemli ayağını oluşturan Halkevleri’nin önünde dikilen Atatürk heykel ve büstlerinin Türk heykeltıraşlarına yaptırılması bu yıllara rastlar.


Heykeldeki hata neydi?

Ali Hadi Bara’nın İstanbul’da Harbiye Orduevi bahçesindeki Atatürk heykelinin Akdeniz’i gösteren sağ eliyle ilgili hoş bir anekdot vardır. Yıl 1937’dir. Harbiye’de iki genç yedek subay adayı, bir Atatürk heykeli üzerinde çalışmaktadırlar. Maket hazırlanmış, kabul edilmiş, alçı çalışmaları sürmektedir. O sırada I. Ordu Kumandanı olan Fahrettin Altay çalışmaları görmeye gelir, yapılanları beğenir ve gider. İkinci gün tekrar gelir ve ‘Bu heykelde büyük bir hata var; bulun bakalım’ der. İki genç, Zeki Faik (İzer) ve Ali Hadi (Bara) sağ ayağı önde, sağ elinde dürbün sol eliyle Akdeniz’i gösteren heykele bakarlar, bakarlar, ama bir şey bulamazlar. Paşa, Atatürk’ün ileriye uzanan kolunu göstererek ‘Kumanda sol elle verilmez’ der. İki genç izah ederler. Sağ ayak önde olduğu için, heykelde denge unsuru olarak sol kolun ileriye uzanması gerekmektedir. Fahrettin Paşa sesini çıkarmadan atölyeden ayrılır. Birkaç gün sonra, Dolmabahçe Sarayı’nda istirahat etmekte olan Atatürk, heykelin fotoğraflarını ister. Fotoğraflar gittikten birkaç gün sonra bir telefon emri gelir: ‘Atatürk dürbünü sol eliyle tutar.’ İki genç zorunlu olarak ‘ikna’ olurlar ve heykeli ‘doğru’ şekilde yaparlar.


Çağdaş heykellerin kaderi

Sonuç olarak Cumhuriyet’in mimarlık ve heykel anlayışı, kişiye yukarıdan bakan, otoriter bir tavrı yansıtan yapıtlar olarak halka hep uzak kalmıştır. Çoğu hükümet konağının önünü süsleyen bu eserler, iktidarı temsil ederler, genellikle içinde yer aldıkları meydanla bütünleşirler ama o meydan bir dokunulmazlık, erişilmezlik içerdiği için sonuçta meydanı insana, halka uzaktırlar. ‘Atatürk Heykeli’nden anlaşılan şeyse, öncelikle ‘estetik’ değildir; olmadığını da, gördüklerinizi şöyle bir aklınızdan geçirince anlarsınız. Çoğunun oranları bozuktur, anatomisi oturmamıştır, hemen hepsinde fazlasıyla resmi, tumturaklı bir duruş vardır. Çünkü sorun sanat değil, bir ideolojiyi aktarmaktır. Böyle olunca da doğallık ortadan kalkmakta, ‘yaratıcılık’ kovulmaktadır.


Farklı heykeller

Yine de, bu ilk dönemde farklı Atatürk heykelleri yapılmıştır. Örneğin Krippel’in 1936’da yaptığı Afyon Anıtı’nda Türk’ü temsil eden kaslı çıplak figür, yerde yatan ve emperyalizmi simgeleyen, Yunan mitolojisinin ünlü kahramanı Herkül’ün boğazını sıkar gibi durmaktadır. (Atatürk’ün çok sevdiği ve bizzat modellik yaptığı Krippel, 1938’de geri dönmek üzere Almanya’ya gider ancak savaş nedeniyle dönemez. 1941’de Almanya’da ölür.)

1936’da Türkiye’ye gelen Rudolf Belling ise Ankara’da Ziraat Fakültesi bahçesine ve İstanbul’da Taksim Gezi’sine konulmak üzere (ancak bugün Maçka Parkı’nda bulunan) iki adet İnönü büstü yapar ancak Türk sanatçılarının kendi anıtlarını kendilerinin yapmasını savunur.

1946-1947 yılında yapılan Malatya’daki Atatürk ve Genç Heykeli’nde ise sımsıkı giyinmiş çizmeli Atatürk, Rönesans heykeltıraşı Donatello’nun Davut Heykeli’ndeki gibi çıplak bir gencin omzundan tutar. Elinde bir bayrak tutan gencin açıkta bırakılan mahrem bölgesi Malatyalıların tepkisi üzerine önce kırılmış, daha sonra bir yaprakla kapatılmıştır.


20 heykelin başına gelenler

Anıt estetiğinden çağdaş estetiğe dönüşüm ilk kez 1973’te Cumhuriyet’in 50. yılını kutlama etkinlikleri kapsamında İstanbul’a 20 adet heykelin dikilmesiyle başlar. Bu heykeller devletin siparişi olmasına ve işin içinde devlet bürokrasisinin bulunmasına rağmen propaganda amacıyla ele alınmamış ve ‘anıt heykel’ anlayışıyla sınırlandırılmamıştır. Bu önemli gelişmeye rağmen heykellerin başına gelmeyen kalmaz. Gürdal Duyar’ın Karaköy’deki Güzel İstanbul’u ‘müstehcen’ bulunarak Yıldız Parkı’nın ücra bir köşesine atılır. Muzaffer Ertoran’ın Tophane’deki ‘İşçi’sinin önce elleri kırılır, sonra yüzü ziftlenir. Nusret Suman’ın nereye dikildiği bile belli olmayan ‘Mimar Sinan’ının akıbeti bilinmez. Namık Denizhan’ın Taksim Parkı’ndaki ‘İkimiz’i dış etkenlere bağlı tahribat nedeniyle kaldırılır. Mehmet Uyanık’ın ‘Birlik’i 1986 yılında park düzenlemesi sırasında belediyenin kompresörünün hedefi olur. Bihrat Mavitan’ın Harbiye Hilton Oteli’nin önündeki ‘Yükseliş’i 1984 yılında yol yapım çalışmalarına kurban edilir. Ferit Özşen’in Akıntıburnu’ndaki ‘Yağmur’u doğanın gazabına uğrar. Füsun Onur’un Fındıklı Parkı’ndaki ‘Soyut Kompozisyon’u 1985 yılında Belediye Başkanı Bedrettin Dalan öneminde ortadan kaldırılır. Seyhun Topuz’un 4. Levent girişindeki heykeli 1984 yılında doğal şartlardan dolayı yıkılır. Tamer Başoğlu’nun Yenikapı’daki ‘Soyut Heykel’i 1986 yılında yok olur. Yavuz Görey’in Taşlık Parkı’ndaki ‘Soyut Heykel’inin bronz malzemeleri çalınır. Aynı şekilde Metin Haseki’nin Gümüşsuyu Parkı’na dikilen ‘Soyut Heykel’inin ömrü çok kısa olur, dikitlikten birkaç gün sonra bakır malzemesinden dolayı hurdacılar tarafından iç edilir. 20 heykelden geriye Kamil Sonad’ın Gülhane Parkı’ndaki ‘Çıplak’ı, Zerrin Bölükbaşı’nın Harbiye Orduevi bahçesindeki ‘Figür’ü, Aloş’un Bebek Parkı’ndaki ‘Soyut Heykel’i, Zühtü Müridoğlu’nun Fındıklı Parkı’ndaki ‘Dayanışma’sı, Hüseyin Anka Özkan’ın Gümüşsuyu Parkı’ndaki ‘Yankı’sı, Kuzgun Acar’ın Gülhane Parkı’ndaki ‘Soyut Heykel’i, eğer sayılırsa Muzaffer Ertoran’ın Tophane’deki yarım ‘İşçi’si, Gürdal Duyar’ın oradan oraya sürüklenen ‘Güzel İstanbul’u ile Hakkı Karayiğitoğlu’nun ‘Bahar’ı kalır. Kalanların büyük çoğunluğunun da hali ortadadır.


TSE Standardı

Elbette Atatürk heykeli yapma furyası hiçbir zaman bitmemiştir. İdeoloji esas olduğu için estetik kaygılar ikinci plana atılmışsa da son yıllarda ortaya öylesine korkunç heykeller çıkmıştır ki, büyüklerimiz Atatürk heykellerini, Türk Standartlar Enstitüsü’nün 23 Mart 2004 tarih ve TS 13074 numaralı kararı ile standarda bağlama ihtiyacı duymuşlardır. Ankara’daki ‘soba yaldızı vukuatı’nın TSE standartlarına uygun olup olmadığına bakalım büyüklerimiz ne diyecek?


Özet Kaynakça: Zeynep Yasa Yaman, “Cumhuriyet’in İdeolojik Anlatımı Olarak Anıt ve Heykel (1923-1930)”, Sanat Dünyamız, Yapı Kredi Yayınları, Kış 2002, S. 82, s. 155-169; Neşe G. Yeşilkaya, “Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te Anıt-Heykeller ve Kentsel Mekan”, aynı yayın, s. 147-153; Fatma Akyürek, “Cumhuriyet Döneminde Heykel Sanatı”, Cumhuriyet’in Renkleri ve Biçimleri’nin (Yay. Haz. Ayla Ödekan) içinde, Tarih Vakfı Yayınları, 1999, s. 48-59; Semavi Eyice, Atatürk ve Pietro Canonica, Eren Yayıncılık, İstanbul, 1986; Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet, Kırmızı Yayınları, 2008, s. 123-


.