28 Eylül 2009 Pazartesi
BİENAL GÜRÜLTÜLÜ BAŞLADI,SESSİZ SÜRÜYOR
3.NO'LU ANTREPO'YA NAZARAN , PARELEL ETKİNLİKLER DAHA BAŞARILIYDI.
TÜTÜN DEPOSU VE FERİKÖY ORTAOKULU ZATEN ADI ANILACAK VARLIK GÖSTEREMEDİ.
NE YAZIK Kİ,BİENAL İLE EŞZAMANLI SERGİLERDEN YÜKSEL ARSLAN DIŞINDAKİLER BASIN TARAFINDAN YETERİNCE DEĞERLENDİRİLEMEDİ.
YÜKSEL ARSLAN'IN MEDYANIN GÜNDEMİNE OTURMASININ ASIL NEDENİ İSE , 18.YÜZYILDAKİ GERİ ÜRETİM ŞARTLARINA SAHİP İNGİLTERE'DEKİ İŞÇİ SINIFININ BENZERİ GÖRÜLMEMİŞ SÖMÜRÜSÜNÜN YÜKSEK DUYARLILIKLA VE BÜYÜK BİR DEHAYA AİT GÖZLEMLE RESMEDİLDİĞİ 'KAPİTAL' RESİMLERİ DEĞİLDİ NE YAZIK Kİ.
BASINININ KOŞTUR KOŞTUR İLGİSİ , ARSLAN'IN RAHATSIZ EDİCİ BİR TAKINTIYLA SERGİLEDİĞİ,İLGİLİ ÇEVRELERİN İSE İMGE/SİMGE/SEMBOL DİYE PLASTİK SANATLARIN DİLİNE ADAPTE ETTİKLERİ VE KUTSADIKLARI FETİŞLEREYDİ.
BUNLAR İSE SANAT ELEŞTİRMENLERİNDEN ÇOK PSİKOLOGLARIN ALGI/İLGİ/İNCELEME ALANLARINDA KABUL EDİLEREK ANALİZ EDİLMESİ GEREKEN ABARTILMIŞ ÖGELERDİ.
ARSLAN'IN İLKELİ VE SON DERECE ÖZGÜN BİR SANATÇI OLDUĞUNA HİÇBİR ŞEKİLDE İTİRAZIMIZ OLMADIĞINI BELİRTEREK,ÖNE ÇIKAN ASLİ OLMAYAN DEĞERLERİN NASIL MEDYA TARAFINDAN YANLIŞ OKUMALARA KAPAK OLDUĞUNUN ALTINI (VEYA ÜSTÜNÜ) ÇİZEREK BU KONUYU GEÇİYORUZ.
BİENAL DUYURUSUNUN,KİTLELERE ULAŞMA ANALİZİNE GELİRSEK,MEDYANIN , İKSV TARAFINDAN YETERİNCE DOĞRU OLARAK YÖNLENDİRİLEMEMESİ ,TEŞVİK EDİLMEMESİ,İLAN REKLAM MECRAININ ASIL OLARAK MERKEZİ ETKİNLİKLERİN SÜREKLİ ,TEKDÜZE TANITIMINI YAPMASI, BİR SÜRE SONRA TÜM TANITIM KAMPANYASININ İŞLEVSELLİĞİNİ YİTİRMESİNE NEDEN OLDU.
PARELEL ETKİNLİKLER İÇİN CİDDİ KATALOG VE İLAN DESTEĞİNE İHTİYAÇ VARDI.
ÖNEMLİ BAZI SERGİLER SESSİZCE AÇILDI,GÖZLERDEN UZAK SÜRDÜ,GERİDE İZ BIRAKMADAN KAPANDI.
11 BİENAL , AÇLIŞTA ÖZELLİKLE MUHALİF HAREKETLERİN YARATTIĞI RENKLİ GÖSTERİLERİN AKSİNE,MEDYANIN/KÖŞE YAZARLARININ UMURSAMAZLIĞINA KOŞUT,DERİN BİR SUSKUNLUK VE İLGİSİZLİKLE SÜRÜYOR.
GEÇMİŞ BİENALLERDE YAZILAN YÜZLERCE MORAL VEREN KÖŞE YAZISI,RENKLİ TARTIŞMALAR BU
YIL YERİNİ DÜŞÜK TONDAKİ ELEŞTİRİLERE VE KISA DEĞİNMELERE BIRAKTI...
.
23 Eylül 2009 Çarşamba
'HEM DERSİNİ BİLMİYOR,HEM DE ŞİŞMAN HERKESTEN' /BİENAL ELEŞTİRİSİ (3) / ÖZET /
Bir yanda 'Sarkis' sergisi var, bir yanda Bienal.
Ustalıkla cehalet arasındaki mesafe, yüz metre.
Kimse de çıkıp 'ya kardeşim burasını cehenneme çevirmişsiniz, çarşıdan pazardan kapıp getirdiklerinizi , 'modern sanat' diye yutturuyorsunuz' demiyor.
O politik, protest afişleri,levhaları, plakaları, Lenin'leri Che'leri, silahları, savaşları, Bağdat caddesi'nde zengin çocukları araba süsü diye kullanıyor.
İkoncanlar kadar politikler, protestler.
Senaryoları 'çakma', mektupları adressiz.
Şairin dediği gibi "hem dersini bilmiyor,hem de şişman herkesten"*
Halkın, yoksulun emeğini/ekmeğini, umudunu,
sıkıntısını, çaresizliğini amaçlarına katık yapıyorlar.
Siyaset, politika, hümanizm, savaş karşıtlığı, insan hakları, çevre ve tüm çağdaş kutsal mit'ler 'sanat' adına hiç böylesine ehlileştirilmemiş ; sosyalizm, bu kadar magazinleştirilmemişti.
Hırvat hanımlar bunu başarmış.
Gene de Bienal'in kendi misyonu içinde, birilerinin, bu kadar ucuzluğa karşı çıkmasını bekliyorduk.
Köşe yazarlarından, düşün dünyasından 'tıs'yok.
'Kral Çıplak' diyen bir allahın kulu çıkmıyor.
Şiirde de 'imge' var. Zamanla pişiyor, pekişiyor ; yüreklerde, beyinlerde yıllarca bekliyor, olgunlaşıyor.
Tanıdık isimler/popüler imajlar ölçü alınıp, olgunluk aranmayacaksa, bu iş başka şekilde yapılamaz mıydı?
Şehrin meydanları, metroları, pazarlarıyla İstanbul/Bienal, gerçek bir sanat şenliğine/platformuna dönüştürülemez miydi?
Züccaciye dükkanındaki fil gibi, yüzlerce sanatcıyı kırarak, dökerek, eleyerek değil, sözü olan herkesin katılacağı, sanatın kitlelerle kucaklaşacağı bir yapı kurulamaz mıydı?
'Dünyada Bienaller bu şekilde yapılmıyor' derlerse ' bizler yapalım , İstanbul adına bir farklılık yaratalım' denilemez miydi?
Engel koymadan ; sözü olan herkes söylese, konuşsa, eleştirse ..
Olmuyor tabii . Kültür 'ithal' , şablonlar 'yapay' olunca, sonuç 'eğreti' oluyor.
Seçkincilik, elitistlik, ayrımcılık, gizli/saklı mekanlar yaratıyor.
Derme çatma, karanlık binalar kurmuşlar, içerisi mezbelelik.
Oyuncaklarını, masallarını, hünerlerini, terzilerini getirmişler ; çoluk çocuk oynuyor, başlarına da 'küratör' denen ortagüllerini koymuşlar.
Sıkılıyorlar, kaşınıyorlar, filme çekiyorlar ; bu rezaleti 'sanat' diye bize saatlerce izletiyorlar.
Brecht'in tiyatrosunu, müsamereye çevirmişler.
Üç kuruşluk opera,üç paralık sanata 'kapak' olmuş.
Halk kendi derdinde, sanat sırça köşkünde.
Alan razı, satan razı.
Boyacının(!) şahidi şıracı...
EMİN ÇETİN
*Ülkü Tamer Şiirinden/tamamı şöyle(ilk dörtlük) - Aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,/Üstelik gece inmiş,ses gelmiyor kümesten;/Ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?/Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.
.
22 Eylül 2009 Salı
İntihal/(ç)alıntı/kopya ya da plagiarism üzerine 2
20 Nisan 2010

İntihal/(ç)alıntı/kopya ya da plagiarism üzerine 2
Görüntünün yer/malzeme ve el değiştirmesi
Uzun bir aradan sonra, bir kere daha İntihal/(ç)alıntı nedir; sanatta ne kadar mümkündür? diye soruyoruz..
Bilimin ne ideolojisi ne mesajı olur; onun kanıtları, somut/rafine bir 'hakikat' üzerine bindirildiğinde/temellendirildiğinde tartışılmaz ve herkes tarafından tatbik edilebilen, tekrar eden bir 'gerçek' olur . Ama sanatın gerçeği farklıdır . Bilimin ölçütleriyle, oyunu kendi kuralına göre oynayan sanatçıyı, bilim insanı ve onun tekrarlanan doğrusu ile eşitleyen hukuk ne kadar adildir? Çünkü sanatta tekrar eden bir 'gerçek', kanıtlanacak bir 'doğru' yoktur; aksine yoruma açık bir ideoloji,tartışılır bir siyaset,doğru ya da yanlış bir mesaj vardır . Bu anlamıyla politikada ne kadar etkilenme , taklit, apartma/aşırma/intihal olursa, araçsal anlamda her türlü etkiye açık bir alan olan sanatta da o kadar intihal olur diyoruz.. Kopya edilen orjinal, farklı bir ikamede ayrı temsiller yaratmaktadır . Burada sanatçı, kendisine ait olmayan olarak aldığı her etkiyi, kendi cevheriyle karıştırarak, kendisinin rengine bulanmış olarak yeniden üretme gücüne sahip 'ayrıcalıklı' bir yeniden yaratıcıdır. Özetle söylediklerimiz bu, ama devamı da var...

SANATTA İNTİHAL OLUR MU?
Başkası söylemiyorsa da biz bu konudaki yaygın ezberlerin değiştirilmesini öneriyoruz; çünkü fiili durumun yarattığı gerçek farklı, önyargılardan derlenerek süzülmüş hukuk ise farklı söylemektedir..
Mümtaz İdil, Oda TV'nin severek okuduğumuz,okurken öğrendiğimiz mutevazı ama bir de o kadar usta yazarlarındandır. Ama bu demek değildir ki, her söylediğine katılacağız. Bugünkü yazısında 'İntihal' sorunun açmış,şöyle diyor İdil ; 'Yazarlar elbette dünyanın en “akıllı” adamları değiller. Hatta vasat zekalarla ortalıkta dolaştıklarını bile söyleyebiliriz. Ancak bir yetenekleri vardır ki, işte o ya doğuştan vardır; tıpkı satrançtaki vizyon gibi, ya da çok çalışarak edinilebilir.

Nitekim Charles Dickens’ın, Marlow’un bir romanını yüzlerce kez yazarak onun üslubunu taklit ettiği, bu üslubun üzerine de kendi üslubunu yerleştirdiği söylenir.
Aynı şey Dostoyevski’nin Gogol’ün eserlerini taklit etmesiyle edebiyat dünyasına girmesinde görülür. “İnsancıklar” adlı ilk romanı Gogol’ün bir eserinin aynısıdır.
Yazarların yaptıkları “maddi olmayan” hatalar, okurlar tarafından ortaya çıkarıldığında, aslında hoş bir iletişim de başlamış olmalıdır, ama her zaman olmuyor tabii ki..
Maddi olmayan hatalardan kastım, “intihal” olayı. Elbette yazar, “intihal” diye bir şey asla başvurmadığını, yazdığının kendisine ait özgün birikimler olduğunu iddia edecektir. Karşısına somut örneklerle bile çıkılsa, eğer gerçekten bir “tırtıklama” söz konusuysa, zaten önlemlerini almış olduğundan, daha yüksek sesle ret yoluna gidecektir.
Ya da Orhan Pamuk gibi mesela, susacaktır."
AMAÇ NOBELLİ ORHAN PAMUK ARKADAŞIMIZI VEYA HERHANGİ BİR İSMİ SAVUNMAK DEĞİL, SIKILDIĞIMIZ ŞEHİR EFSANELERİNDEN AKLI ÖZGÜRLEŞTİREBİLMEKTİR...
Mümtaz İdil, bu kelimeleriyle, sanatın yanlızca intihalle sürdürülemeyecek bir uğraş olduğunu, sürdürülen her yalanın sonuçta, kabul görecek bir doğru yaratacağını da çok güzel özetliyor. Aslında vesile olan İdil vasıtasıyla intihal/plagiarism/(ç)alıntı kavramları üstüne görüşlerimizi bir kere daha tekrarlamakta yarar var..Özetle bilim ile sanat farklı hukuksal yaptırımlara, farklı ölçü/kantarlara tabi olması gereken iki farklı alandır;karıştırmamak lazım diyoruz..Önce sağ taftaki 1872 tarihli Gustave Dore'un resmi ile, Van Gogh'un 1890 yılında yaptığı 'mahkumlar' adlı yağlıboya tabloya bir göz atın lütfen. Van Gogh'un bu resmine sanat tarihi kitaplarında rastlarsanız, rahiplik döneminde mahkumlara yönelik çalışmalarının izdüşümü olarak bu resmin tanıtıldığını göreceksinizdir. Sanat tarihçilerinden ballandıra ballandıra, kızıl saçlı ressamın duyarlılık övgüsünü okuduğunuzda ise sakın şaşırmayın . Kopya resme, hayallerinde ürettikleri fantazilere ragmen, bu resim değil ama Van Gogh gözümüzde değerinden birşey kaybetmez; peki neden?

PİCASSO AŞIRIRKEN ŞAŞIRTMAYI DA SANAT HALİNE GETİRMİŞ...
Picasso açık açık, 'hayat boyu,işime yarayan her şeyi resmime aldım' diyor. Örneklerini ekte göreceğiniz gibi onlarca figürü Picasso başkalarından alınarak kendi resmine eklenmiştir.
Bilim ,günlük hayata ait tekrar eden deneyler,yaşamı ve algıyı kolaylaştıran kullanılabilir pratikler öneriler oluşturur ve oluşturabilir. Hatta bunu tek doğru olarak da çoğu zaman 'uygarlık' dediği kurmaca dünyanın tamamlayıcısı olarak da ilan ve dikte eder ; otoriterdir. Ya karşı koyar ya da aynısını yapar. Ama ne ki, kendisi de doğayı hep taklit eder.

Bilim,rasyonel,fiziksel elle tutulabilir,amacı uyum içinde birarada yaşamaktan çok baskılayarak,yeniden kurarak ,doğaya tasallut ederek kimliğini oluşturan,ve bir diklenme/başkaldırı/meydan okuma,tahakküm ve değiştirme ideolojisiyle yoğrulmuş olan şeytani zekaya sahiptir. Bitiştirerek /birleştirerek giderayak kendi yarattığı suretin peşinde 'sahte' /genelgeçer bir gerçek kurmuş olan 'bilim'in verileriyle ,bu hukukun inayetiyle ,doğal oyununu binlerce yıldır oynayan sanat/çı'yı anlayıp yargılamak mümkün değildir.

Kant, çok haklı olarak 'sol el ile sağ eli özdeşleştiremezsiniz,hep biri sol diğeri sağ el olarak kalacağı için' diyordu,
Burada sağ/sol el,bilim/sanat örtüşmezliğini, kavram farklılıklarını,yargı değişkenlerini belirtmesi bakımından önemi bir fragmandır.

Sanat her şeyden önce temaşadır; göstermedir. Önce öğrenme,anlama sonra ironi/alaylama en son mesaj ve konumlandırma/absürd/kalaylamadır. Alelaledelikten fevkaladelik çıkarmaktır. Bize sanat tarihini öğreten hocalarımız, önce 'temaşa',sonra 'mestane',yani anlama nufus etmek gelir demişlerdir.
Jac Ranciere, çıplak görüntü,gösterici görüntü,metamorfik görüntü diye klase ediyor. Bilimde /hukukta, güncel bilimsel idrakta yer almayan ama sanat literatüründe kullanılan aykırı terimlerle/garibsi mahalle içi tanımlamalarla anlatmaya çalışırsak, öykünme (mimesis), simülasyon (taklit), manifest/us (aşikar kılma), metafor (mecaz/benzetme), istiare/eğretileme, alegori (simgeleme), ludus (oyun) , sanatın/sanatsal yapılanmanın inşaat iskelesidir. Bu muhteviyatı itibariyle , gerçek ve tutarlı olmak gibi bir savı yoktur; aksine her sanat üretimi tekrarı olmayan bir kerelik,eşsiz biricik yaratıdır : öykünülse bile,takit edilemez ve asla kopyalanamazdır. Bu anlamıyla sanat,stabilize gerçeğin akranı değil ,aksine tersyüzüdür.

Dünya sanat tarihine baktığımızda Van Gogh'dan Zeki Faik İzer'e Rembrandt,Goya'dan,Robert Rauschenberg,Roy Lichtenstein'dan diğer Pop-Art kurucularına kadar sayısız örnekte 'diğer' ressamın/ sanatçının izleri üzerinde yol alan yeniden yaratıcıları görürüz.
Sanatsal üretimde her yeniden yaratım, kopya bile olsa yeniden bir inşa ve yorumdur.
Sanatçı istese de bir başka eseri taklit bile etse, ancak bunu yeniden oluştururken, varlığının kökü/nedenselliğiyle bağ kurararak zihnen yeniden yorumlamakta ve farklı bir aksanla eserin yeni vechelerini oluşturmaktadır.
Bethoven'den Motzart'a icra edilen her piyano eseri nasıl bir yeniden vucuda gelme ise, bu plastik sanatlar için de geçerli bir kavram olarak eserin kısmen veya tamamen yeniden işlenmesi, taklit edilmesi değil, yaratılması olarak görülmelidir.

Ne var ki, ucu açık bir tartışmayı içinde barındıran bu paradoks, eleştiriye de açıktır. Toplumsal bedenin her soluk alıp vermesiyle sürekli genleşmesi/genişlemesi sosyolojik terzilere ek mesai olanağı sunar ki,üzerinde mutabakat sağlanması için görüşlerde yeni bir hazne açmak/demokratik açılımı buralara taşımak gerekir.
'Disiplinler' dediğimiz kategoriler ,toplumun inşa sürecinde, toplumsal iş bölüşümünün yarattığı meslekler ve insanın gözlemiyle oluşan iradi tanımlamalardır. İnsanoğlu kendini adlandırır/anlamlandırırken yeniden yeniden tanımlarken, son on yılda yaygın nüfus/olgun bireylerin etki alanından çıkıp, yirmi yaş altı gençliğin toplumu yeniden şekillendiren lehçesi/jargonu farklı, kendinden önceki oluşumları kökünden sallayan,baskın ve faşizan,ama bir o kadar da işe yarar bir etki alanına girmiştir.. İnci Aral Cumhuriyet'teki geçen yazısında, yeni yazarlar, kısa,kesik cümlelerle konuşan twitter ya da blog yazarlarından çıkacak herhalde gibi bir cümle kurmuştu.. Toplum dinamiklerine öncülük eden bu Doğu Bloku'nun yıkıldığını bilmeyen, SSCB'yi bilgisayar virüsü sanan kuşak, değiştirmekte olduğu dünyanın ve kültürün önemini, anında ulaştığı ve savurduğu/harcadığı birikimin değerini ne kadar kavramıştır, tartışılır.

Rüştünü ispat eden ergenin başkaldırmasıyla toplum yeni kavramlara ihtiyaç duymuş, internetin olanakları/bilginin hızlı aktarımıyla, disiplinlerarası geçişler yaşanmıştır. Kısaca statükoyu devam ettiren değerler , net ve bilgisayar teknolojisinin kopyala/yapıştır mantığıyla mülksüzleştirdiği ortak bir havuzun kullanımı, artan bir şiddetle bu tür dışına sürüklenen ezberleri metazori geçersiz kılmıştır. Yaygın alışkınlara karşıt, algılanmakta zorluk çekilen yeni toplumsal şifreler, değiş tokuş kodları,görünmez yasalar,eski alışkanlıkları hızla erozyona tutarak genç kesimin öncülüğünde yeniden kurgulanmış, ihtiyaca binaen fiili bir durum oluşmuştur.
BİLİMİN ÖLÇÜLERİYLE, SANAT YARGILANAMAZ
Kaostan ortaya çıkan yeni toplumsal jargonlar,renkler/sesler,kıvrak ritmler,makamlar,medcezire tabi duygu ve davranışlar bilimden önce 'sanat/çı' tarafından icraaatıyla bilim gibi totaliter bir iktidarın peşinde olmaksızın ,görülüp algılanmış ve yorumlanmıştır.
Toplumsal örgünün her düğümlenişinde bilimin/fiziğin/tıbbın terminatör edasıyla doğaya başkaldırışına karşın sanat, her zaman insanın doğasıyla paralel uyum içinde ve taklit ederek hareket etmiştir. Bu anlamda bilimdeki intihal ile sanat yapıtındaki intihal farklılık gösterir; konuya sebep olan özne, aynı yargılarla değerlendirilemez ve aynı ölçüler kullanılarak suçlanamazlar..

Arazinin,doğanın,yerin,şehrin tabiatının prozodisini veya kaosunu/kitch'ine ilk ses verenler/farkedenler,bulundukları toplumun bu aykırı yabanlarıdır.
Bilimin ve hukukun bu yorumları 'intihal' kapsamından çıkarması için zamana ihtiyaç vardır.
Görüyoruz ki,Dostoyevski'den Orhan Pamuk'a ,Van Gogh'dan Zeki Faik İzer'e, Picasso,Warholl,Gauguin'den günümüz çağdaşlarına her zaman sanatçılar bu mantıkla hırsız karga misali yüzlerce örnek yaratmıştır.Sanatçıya salahiyet/yetki vermek,çerçeve çizmek bize veya bilime/hukuka düşmez. 'Sanatçı' , litaratürde 'homo ludens' / oynayan insan olarak anılır. Durumu daha derinden anlamak, şayet hukuk fiili durumun gerisinde kaldıysa, zihniyette uyum sağlamak gerekir.
Burada sanatçının intihal konusu olan 'nasıl' dediğinden çok, 'ne' dediğini,bu dedikleri ile kimlerin yanında olup, kimlere karşı çıktığını, ideolojisini/siyasetini önemsiyoruz. Önemli olan sömürüyü sürdermek,dünyayı ve yaşamı tüketmek konusunda hangi taraftansın? Sorduğumuz temel soru,bizce temel sorun bunlardır..Nasıl dediği ise, her insan sesi,rengi/ahengiyle birbirine benzemez ayrı bir deryadır ki,bu konuda gene Kant örneğini hatırlatıyoruz..
Bunlara bakmadan sanatçının ,bakarak/etkilenerek, alarak, Picasso'nun yaptığı gibi biraz da çalarak yaptığı her sanat yapıtı istesek/istemesek, kabul edip etmesek de yeni bir zamanda, yeniden bir kurguyla farklı şeyler söyleyen bir sanat yapıtıdır. Çünkü hiçbir sanat yapıtı,diğerinin birebir aynısı hiçbir şekilde oluşamaz;Kant'ın dediği gibi sağ el ile sol el hiçbir zaman örtüşmez. Bundan dolayıdır ki Andy Warholl'un kendi sınırlı sayıda ürettiği , birbirinin aynısı özgün serigrafileri bile her biri, yeni bir değer olduğu için yeni bir 100 bin dolara satılmaktadır..
Bir sanatçının çoğaltılmış iki işi bile ayrı değerse, nasıl bir sanatçının,bir başka sanatçıdan alarak,yeniden ürettiği bir iş diğerinin aynısı,tekrarı,intihal ve değersiz olabilir? Sanatı değerlendirmek için ezberleri bozmak, farklı teraziler kullanmak lazımdır diyoruz..
***
1958 Doğumlu Fransız yazar Michel Houellebecq, geçtiğimiz günlerde Fransa'nın Nobel'i olan 2010 Goncourt edebiyat ödülünü kazandı. Bu sayfaya Houellebecq' almamızın nedeni ne aldığı ödül, ne de Avrupa'nın İslam düşmanlığına paravan teşkil eden bir yazar olması.
Michel Houellebecq, yazılarının önemli bir kısmını internet üzerinden yayımlanmış bilgi,makalelerden ,özellikle Wikipedia sitesinden kes/yapıştır mantığıyla alarak/çalarak yazıyor.
Kopya iddialarına karşılık 'Bir pasajı olduğu gibi alsanız bile,amacınız onları sanatsal emellerle yeniden kullanmaksa, buna çalmak denmez' diyerek cevaplıyor.
Baştan aşağı yanlış ve argo sözlüğündeki bütün olumsuz sözcükleri hakeden bir yazar görünümündeki Michel Houellebecq'in tek katıldığımız cümlesi ise bu 'onları sanatsal emellerle yeniden kullanmaksa, buna çalmak denmez' ifadesidir.
YAKUP'UN SESİ GELİYOR; ÖZETLE KONUYU SARMALAYIP, SÖZÜ TOPARLARSAK...
Ne ki, öykünürken bile sanatçının yaratıcılığı inhisarında tuttuğu hiç mi hiç unutulmamalıdır. Sanatta 'tekrar' ve bu anlamda da alıntı((ç)alıntı/intihal mümkün değildir. Roy Lichtenstein'nın 'aradaki 7 farkı bulun' bulmacalarına konu olacak çalışması bile olsa, ortada yeniden üretilmiş bir 'meta' vardır. Çünkü hiçbir sanatçı bir diğerinin ne amaç ne de yöntem bakımından aynısı/eşruhu,kopyası ya da birebir benzeri olamaz.. Her benzer, bir yeniden üretim ve dolayısıyla farklı bir yorumdur. Aynı sanatçı bile bir eserini yeniden üretirse o, farklı bir 'eser' karakteri taşır; çünkü akıp giden 'zaman' , bilinçte mutlaka yeni bir katman oluşturmuştur.
Heraklitosun söylediği gibi aynı nehirde iki defa asla yıkanılmaz;
bu anlamda aynı sanat yapıtı iki defa üretilemeyeceği için araya yorum farkı girer ve bireyleşir/özgünleşir,'kopya',aslından,nesnesinden/öznesinden ayrılır, çektiğinden farklılaşır,durağanlık,tamamlanmış huzur/ stabilelik bozulur, aşırma hali aşma/aşırtmaya dönüşür; 'başka' olur. Başkası söylemiyorsa da biz böyle düşünüyoruz..
emin çetin girgin / Cunda
yazışma adresi ecg.okur@gmail.com
.
21 Eylül 2009 Pazartesi
Sanatta 'intihal' olur mu? Van Gogh ,Zeki Faik İzer'den ,Serdar Turgut,Oğuz Atay, Metin Güçlü'ye ;Sanatta 'intihal' plagiarism / (Ç)alıntı sorunu (1)
21 Kasım 2009
Bilim ,günlük hayata ait tekrar eden deneyler, yaşamı ve algıyı kolaylaştıran kullanılabilir pratikler öneriler oluşturur/oluşturabilir ; hatta bunu tek doğru olarak da çoğu zaman 'uygarlık' dediği kurmaca dünyanın tamamlayıcısı/mütemmimi olarak da ilan ve dikte eder ; otoriterdir.
Bilim, rasyonel, fiziksel elle tutulabilir, amacı uyum içinde birarada yaşamaktan çok baskılayarak,yeniden kurarak ,doğaya tasallut ederek kimliğini oluşturan ve bir diklenme/başkaldırı/meydan okuma,tahakküm ve değiştirme ideolojisiyle yoğrulmuş olan şeytani zekaya sahiptir. Bitiştirerek /birleştirerek giderayak kendi yarattığı suretin peşinde 'sahte' /genelgeçer bir gerçek kurmuş olan 'bilim'in verileriyle ,doğal oyununu binlerce yıldır oynayan sanat/çı'yı anlayıp yargılamak mümkün değildir.
Sanat her şeyden önce temaşadır; göstermedir. Önce öğrenme,anlama sonra ironi/alaylama en son mesaj ve konumlandırma/absürd/kalaylamadır. Alelaledelikten fevkaladelik çıkarmaktır. Bize sanat tarihini öğreten hocalarımız, önce 'temaşa',sonra 'mestane', yani anlama nufus etmek gelir demişlerdir.
Bilimde / güncel bilimsel idrakta yer almayan aykırı terimlerle,garibsi tanımlamalarla anlatmaya çalışırsak, öykünme (mimesis),simülasyon (taklit),manifest/us (aşikar kılma), metafor (mecaz/benzetme)istiare/eğretileme, alegori (simgeleme),ludus (oyun) , sanatın/sanatsal yapılanmanın inşaat iskelesidir. Bu muhteviyatı itibariyle , gerçek ve tutarlı olmak gibi bir savı yoktur; aksine her sanat üretimi tekrarı olmayan bir kerelik,eşsiz biricik yaratıdır : öykünülse bile,takit edilemez ve asla kopyalanamaz; bu anlamıyla sanat, stabilize gerçeğin akranı değil ,aksine tersyüzüdür.
İşte tam da bu nedenledir ki, 'sanatçı' litaratürde 'homo ludens' / oynayan insan olarak geçer.









Biraz da yazdıklarımızı arkaik mirasla kuvvetlendirelim: Baker'den alıntıyla, "Profesör Balthazar, “günlük hayatın profesörü”...diyordu ki, olay dizilerinin düzenliliğinde, evrenin düzgün akışında mesele/sorun yaratanlar insanlardı.. Bilinmeliydi ki hayatın bir zamanı var, ölümün bir zamanı var; annenin bir zamanı var, kızın bir zamanı var.. ama insanlar bunların hepsini birbirleriyle karıştırırlar, düzensiz görünmelerine yol açarlar, her yerde çatışmalar yaratırlar. Bilinmeliydi ki, hayat basittir ve insanlar durgun suları karıştırarak her şeyi berbat ederler... (Maurice Leblanc) Hegel sanatın faydacı-işlevsel bir yönü olmadığını, hatta bunun bizzat sanatın tanımının bir parçası olduğunu kendisi önceki filozof Kant'dan devraldığı fikir olarak koyuyor (..) Kant, çok haklı olarak 'sol el ile sağ eli özdeşleştiremezsiniz,hep biri sol diğeri sağ el olarak kalacağı için diyordu'* Burada sağ/sol el, bilim/sanat örtüşmezliğini, kavram farklılıklarını, yargı değişkenlerini belirtmesi bakımından önemi bir fragmandır.
UZUN YAZIYI OKUMAM DİYENLERE KISA SAYILABİLİR BİR ÖZET
Oğuz Atay üzerine Yıldız Ecevit'in kaleme aldığı bir incelemeyi okuyorum. Atay'ın tüm yaşamını ve eserlerini mercek altına alıyor yazar. Oğuz Atay sürekli okuyor ve yaşıyor; okuduyup yaşadıklarını birebir (ancak bugün artık edebiyamızın kült eseri sayılan) 'Tutunamayanlar' romanında yazıya döküyor. Yıl 1970'ler ; Selim İleri'nin Politika Gazetesi'ndeki ağır eleştirisi ardından geliyor. Mehmet Seyda ,Fethi Naci, Berna Moran, Hayati Asılyazıcı, Adnan Benk farklı şeyler söylemektedir. Enis Batur ilk söylediklerine nedamet getirircesine daha sonra Musil'e benzediğini söyler( Bak 19 /9 2010 Cumh.Kitap) Leyla Erbil/Selim İleri hikayesindeki etkilenmeyi/paylaşmayı biliyoruz.. Ne ki ötekilere göre Atay'ın da yazdıkları da kötü ve anlaşılmaz bir taklittir..
Alman edebiyat araştırmacısı Tatjana Seyppel '(r)omanda ,Pale Fire ayrıntılarına varıncaya kadar,hiç kuşkuya yer bırakmayacak şekilde taklit ediliyor; burada söz konusu olan,asla naif, hayranlığa dayalı bir taklit değil; kaldı ki yazar, aldığı biçimi yeni bir içerikle dolduruyor'dedikten sonra ,Nabokov'un romanıyla 'Tutunamayanlar' arasındaki benzerlikleri tek tek sıralamayı sürdürür.(Y.Ecevit s 244) denilmektedir.
Selim İleri, 'Yıllardan beri Ağustos adlı bir roman yazmak isterim. Ağustos, satır satır, cümle cümle Eylûl'ün aynısı olsun isterim. Bu intihali yazık ki bir türlü gerçekleştiremedim.' derken Leyla Erbil'den emanet (.) aldığı öykü konusunu yıllar sonra olgunlukla ifade eder. Hayri K.Yetik bu konuda ' Leyla Erbil'le Selim İleri arasındaki tartışmada söz konusu edilecek olan bence çalıntı değil. Ama Pınar Kür'ün Bitmeyen Aşk romanıyla Burhan Günel'in Eski Desenler'i arasındaki benzerliğe ne demeli bilmem? Ya da N. F. Kısakürek ve Peyami Safa'ya yönelik suçlamalara? Ya da A. Hamdi Tanpınar'la Nerval'in kitapları arasındaki benzerliğe?' demektedir.
Edebiyatta Çalıntı/ Hayri K.Yetik/ İnkılap Yayınları, 2006 /424 s.Cumhuriyet Kitap, 16.03. 2006 ve Zaman 07 Aralık 2008, Pazar ve İTÜ sözlük / Selim İleri'de intihal konuları karşılıklı saygı ve hoşgörü seli içinde yer alır..
Oğuz Atay ise, köşeleri kapmış, yaşamı ezberler üzerine kuran daha çok soldan beslenen ,toplumsal görevler adına bireyi yok sayan yıkıcıların görmezden gelmeleriyle, sessizlikleriyle zamanında çok daha fazla yaralanır.
Yakın yoldaşları -Oğuz Atay gibi yazarsak- (h)ayranı Engin Ardıç ve sevenleri konuyu defalarca sözlü/yazılı dile getirirler.
Tutunamayanların ise dünyaları, duyarlılıkları sorguları sualleri, yaşadıklarından öğrendikleri/dışlanmışlıklarıyla oluşturdukları acılarının ortak dili, sürekli çamur sıçratanlar için tutunacak bir daldır.
Etkilenmelerle yeni dünyalar kuruluyor, tekrar edilen her cümlede yazarın sesinin rengindeki farklılık hissediliyordu.
James Joyce'un Ulysses'de 'Şerlokholmesliyor'du ;
Oğuz Atay Tutunamayanlar'da 'Kayamehmetturgutgiiller'leşiyordu.
Picasso , Afrika maskını bariz olarak ama eşsiz karakteriyle taklit eder..
D Grubunun kurucularından Zeki Faik, resmi Eugene Delacroix 'nın (1798-1863)'Hürriyete Doğru' tablosunda yalnız figürlerine elbiselerini değiştirmekle yetinmemiş ,tablonun kuruluş mimarisini de Cumhuriyetin ideolojisine eklemlemişti.
Rembrandt, Degas, Van Gogh, Gaugin ve sayısız örnek bu konuda bize neyi anlatmaktadır..
Eleştiriler çoğu zaman yıkıcı/sarkastik görünüm alırken hukuk sistemi de 'intihal' olarak kabul edildiğinde bu yargıya onur kırıcı cezai müeyedeleri olan ağır yaptırımlar getirmiştir.. Bunun gibi değişik yazarlardan, ressamlar,heykelcilerden sayısız örneklemelerle sanatta benzerliklerin anlamını nasıl sorgulamalıdır?
Çalıntı yaşamlar, parelel senaryolar, etkilenmeler/esinlenmeler kopya öyküler oluşturur mu? Mesel, biyografilerin/dejavunun yeri vardır tabii ki anlatıda ; bilinir. Peki, Serdar Turgut olayındaki gibi hafızanın derinliklerinde pusuya sinmiş öyküler, oyunlarla yaşayanların fertlerini ne/reye kadar tutsak edebilir.
Konu 1970'lerle veya tek bir vakıa ile sınırlı değildi.
Hergün değişik vesilelerle yeniden tazelenen bir konudur 'intihal'.
Geçen hafta,Serdar Turgut'un okuyucuları tarafından kopyalama ile suçlanmasını yaşadık.. 19 Kasım 2009 tarihinde Akşam Gazetesi'ndeki 'Best of Serdar Amca' başlığıyla verdiği cevap tamıtamına bizim yazıyla çakışıyordu.
Sanatçı Metin Güçlü'nün elektronik ortamda üretip dağıtımını yaptığı cüretkar açık intihal 'tekstart' ise posta kutusuna düştüğü an itibariyle konuya körükle girdi ; uzun süredir bilim dünyası ise zaten ayaktaydı.
Sürekli intihallerle canı yanan akademik kadronun feryatlarına göz gezdirdik. Sonuna kadar haklıydılar . Bu arada iki bilim insanı Sayın Nazan Özenç Uçak ve Sayın Hatice Gülşen Birinci'nin konu hakkındaki araştırmalarına rastladık ; ayrıca Avukat Filiz Ceritoğlu Sengel'in esinlenme nerede biter intihal nerede başlar konusunu işlediği "Fikir ve Sanat Eserleri Hukukunda İntihal ve Esinlenme " kitabını inceledik; konu sanat için farklı bir değerlendirme yazısını zorunlu kıldı.
Türkiye'yi meşgul eden bu konu sanki Cihangir'deki hırsızlık vakalarını geçmişti ; dünya ise sürekli yeni vakalarla sallanıyordu.
Bugüne kadar da bildiğimiz kadarıyla kimse soruna farklı açılardan bir değerlendirme getirmemişti: toplumsal cinnet şer-i kanunlarla yargılamak üzere suçluları arıyordu.
Plastik/ görsel sanatlar için intihal/ çalma/alma/kopyalama vd. olarak adlandırılan dünyanın "plagiarisma" olarak tanımladığı sanat eseri hırsızlığı konusunu yazmaya başladık.
Hem bilim hem de sanat konusunda aynı yeterliliğe sahip/ürün veren insanların görüşlerine başvurduk.
Uzun metinde örneklerini göreceğiniz üzere konuya girerek ; 'nedir intihal?' dedik.
Üreten ve (ç)alan açısından kıymet-i harbisi nedir? Eseri üreten , biricik ve orjinalliğini başkalarıyla paylaşmak ister mi? Kaynak eserin anonim köklerden beslenmiş olması,bu kök ve toplumsal bellekten başka eserlerin de oluşturulabileceği gerçeğini perdelememesi koşuluyla nereye kadar izin verilebilir ; azı çoğu olur mu? Bilimin 'intihal' dediğine diğeri 'esinlenme' derse konu nasıl değerlendirilmelidir. Gördük ki, bilim insanlarının konuya bakışı bambaşkaydı. Daha çok konuyu pozitif temelde ,yararlılık/fayda şablonuyla değerlendiren bilim kamuoyu, esinlenmeye bile önemli ölçütler getirmektedirler.
Sanatın ve bilimin bu konuda iki farklı dil konuştuğunu açıklıkla gördük.
Sanat eserlerinde hukuki süreci inceleyen Filiz Ceritoğlu Sengel'in esinlenme nerede biter ,intihal nerede başlar konusunu işlediği "Fikir ve Sanat Eserleri Hukukunda İntihal ve Esinlenme " -kitabının altını çizerek değerini bir kez daha vurgulayalım- önemli bir kaynaktı.
Ne var ki bu kaynak da yargı muktezaları eşliğinde konuyu akademik bilirkişilerin kurumsal disipliniyle irdelemektedir. Bizim konumuz ise daha çok sanat eseri üzerinden yapılan sahtekarlıkla karıştırılmaması gereken yeniden üretim ve esinlenme denilebilecek yeniden yorumlarla ilgilidir ; buradan devam ediyoruz..
Sanatın kurguladığı geçmişi insanoğlunun tarihiyle eş olan bu oyunun kuralları ise ,yaşamın ve bilimin kurallarıyla koşutluk oluşturmayabilir gerçeği, 'esinti' hoşgörüsünde ayrı bir paragraf oluşturmaktadır.


P İ C A S S O R E S İ M L E R İ A F R İ K A M A S K L A R I B E N Z E R L İ Ğ İ S A N A T B İ R O Y U N D U
BİLİMİN ÖLÇÜTLERİYLE SANATIN AMACI ANLAŞILABİLİR Mİ?
Dünya sanat tarihine baktığımızda Van Gogh'dan Zeki Faik İzer'e Rambrant,Goya'dan Amerikan Popart kurucularına kadar sayısız örnekte 'diğer' ressamın/ sanatçının izleri üzerinde yol alan yeniden yaratıcıları görürüz.
Sanatsal üretimde her yeniden yaratım, kopya bile olsa yeniden bir inşa ve yorumdur.
Sanatçı istese de bir başka eseri taklit bile etse, ancak bunu yeniden oluştururken varlığının nedeniyle bağ kurararak yeniden yorumlamakta ve farklı bir aksanla eserin yeni vechelerini oluşturmaktadır.
Bethoven'den Motzart'a icra edilen her piyano eseri nasıl bir yeniden vucuda gelme ise,bu plastik sanatlar için de geçerli bir kavram olarak eserin kısmen veya tamamen yeniden işlenmesi,taklit edilmesi değil, yaratılması olarak görülmelidir.
Ucu açık bir tartışmayı içinde barındıran bu paradoks eleştiriye açıktır.
Toplumsal bedenin her soluk alıp vermesiyle sürekli genleşmesi/genişlemesi sosyolojik terzilere ek mesai olanağı sunar.
Sürekli patronlar/kalıplar/şablonlar, katagorilerle oluşan bu fiili durumu, toplum komiserleri katagorize ederler.
'Disiplinler' dediğimiz kavram ,toplumun inşa sürecinde insanın gözlemiyle oluşan iradi tanımlamalardır. İnsanoğlu kendini adlandırır/anlamlandırırken yeniden yeniden tanımlarken, elliyıllık geçmişte bireyin toplumu değiştirmekte önemine binaen,rüştünü ispat eden ergenin başkaldırmasıyla yeni kavramlara ihtiyaç duyulmuş, faaliyet alanı olarak disiplinlerarası geçişlerdeki semptomatik okumalarla yeni çağın kodlarını oluşturulmuştur.
Kaostan ortaya çıkan yeni toplumsal jargonlar, renkler/sesler, kıvrak ritmler, makamlar, med-cezire tabi duygu ve davranışlar bilimden önce 'sanat/çı' tarafından icraaatıyla bilim gibi totaliter bir iktidarın peşinde olmaksızın ,görülüp algılanmış ve yorumlanmıştır. Toplumsal örgünün her düğümlenişinde bilimin/fiziğin/tıbbın terminatör edasıyla doğaya başkaldırışına karşın sanat, her zaman insanın doğasıyla paralel uyum içinde ve taklit ederek hareket etmiştir.
Arazinin,doğanın,yerin,şehrin tabiatının prozodisini veya kaosunu/kitch'ine ilk ses verenler/farkedenler,bulundukları toplumun bu aykırı yabanlarıdır.
Bilimin ve hukukun bu yorumları 'intihal' kapsamından çıkarması için zamana ihtiyaç vardır.
Nazan Özenç Uçak ve Hatice Gülşen Birinci'nin tanımlamalarının gözden geçirilmesi, sanatta intihal'in yeniden ve ayrı katagoride ele anıması, paragraf içi ek açıklamalar/toleranslarla bilim kıstaslarının sanata uygulanamayacağının belirtilmesi gerekir.Bu da yetmeyebilir ; farklı disiplinlerin katılımcıların görüşleri/katılımıyla konunun baştan kaleme alınması istenebilir.
Sonuç itibariyle tüm ciddiyetine,bohemliğine, entellektüel belleğine ve radikal reddiyisine rağmen sanat bir oyundur.Ritüelleri ve avcı toplumunun barınağı mağara mekanlarından beri insanoğlu korkularını dizginlemek için takit/alay ederek, yaratıcına minnetlerini sunarak, tapınarak, bazen şamanı ile erk'i paylaşarak, korkarak/korkutarak çoğu zamanda tanrısına öykünerek oynadığı bu oyunla sanatı yaratmıştır.
Korkularına kılıf olarak oynadığı bu oyunla sanatı yaratan düşkün ruhların davranışlarını çıplak/reel göz kavrayamaz.
Rasyonel tutulabilir ve amacı uyum içinde birarada yaşamaktan çok baskılayarak, yeniden kurarak doğaya bir başkaldırı olan ve varlığını kendi yarattığının gerçeğinde arayarak 'sahte' bir gerçek kurmuş olan 'bilim' ile doğal oyununu binlerce yıldır oynayan sanat/çı'yı anlayıp yargılamak mümkün değildir.
Bilim ,günlük hayata ait tekrar eden deneyler,yaşamı ve algıyı kolaylaştıran kullanılabilir pratikler oluşturur/oluşturabilir.
Sanatın ise böyle bir savı yoktur; aksine her sanat üretimi tekrarı olmayan bir kerelik, eşsiz biricik yaratıdır : öykünülse bile, takit edilemez ve asla kopyanalamaz; bu anlamıyla gerçeğin tersyüzüdür.
İşte bundan dolayıdır ki kanımızca bilim insanları Sayın Nazan Özenç Uçak ve Hatice Gülşen Birinci'nin bakışları zaviyesinden ne yazık ki sanatsal üretimin amacını önce anlamak, sonrasında tam ve eksiksiz değerlendirmek mümkün değildir...
Serdar Turgut'u merak ettinizse yazının tümüne bakmanız gerekecektir.
Best of Serdar Amca'nın başına gelenler merak konusudur.
__________________________________________________________________________
Van Gogh , Zeki Faik İzer , Serdar Turgut, Oğuz Atay,
Orhan Pamuk,Metin Güçlü, Pablo Picasso,dan Selim İleri'ye ;
sanatta 'intihal' plagiarism / (Ç)alıntı sorunu / sanatta 'intihal' olur mu?
DERİN VE KÖKLÜ BİR KONU ; KARGA SANATÇILAR VEYA SANATÇILAR ÇALAR MI
Geçen gün Cumhuriyet Kültür sayfasında bir haber vardı. Yapı Kredi/ Sermet Çifter Salonu'nda çağdaş edebiyatın baş yapıtlarından sayılan Robert Musil'in Niteliksiz Adam kitaplarından bölümler okunacağını söylüyordu gazete.
'Musil' deyince biraz da bizdeki yansıması Oğuz Atay geldi aklıma.
Robert Musil'in Niteliksiz Adam'ının 'Ulrich'i ,Atay'ın Tutunamayanlar'ında 'Olric' olarak vucut bulmuştur.
Tutunamayanlar'da yalnız Musil/Ulrich/Olric benzerliği değil, Oblomov, Don Kişot, Nietzsche, Shakespeare, Dostoyevsky ,Gorki ve diğer yazarlardan açık alıntılar/göndermelerle kitaplar//metinler/mekanlarda bu yazarların /eş,benzer düşünceleri arasında yolculuk yapıldığını görürüz.
Oğuz Atay'ı içlerinde dolaştığı metinler belli ki derinden etkilemiştir ; hatta Tutunamayanlar'ı yazdığı 1968-69'da hala bu kitaplarla duygusal ilişkisini sürdürürken yazma eylemi sırasında açıp bakarak kopya da çekiyor ihtimalinden bahsedilebilir mi?
Oğuz Atay kaynak göstermediğine göre intihal mi yapmıştır?
İntihal (TDK: Aşırma), bir kişinin eserinde başka kişilerin ifade, buluş veya düşüncelerini kaynak göstermeksizin kendisine aitmiş gibi kullanması./İntihal “başkalarının yazılarından bölümler, dizeler alıp kendisininmiş gibi gösterme veya başkalarının konularını benimseyip değişik biçimde anlatma” olarak
tanımlanır.(TDK, 2007)
Nazan Özenç Uçak ve Hatice Gülşen Birinci,Bilimsel Etik Ve İntihal
Scientific Ethics And Plagiarism/Türk Kütüphaneciliği 22, 2 (2008), 187-204 yazılarında 'İntihal' sorununu bilim insanı titizliğiyle inceliyorlar ve şöyle söylüyorlar:
Bilimsel araştırmaların doğasında süreklilik ve daha önce yapılan araştırmalardan
haberdar olunması gereği vardır. Her bilimsel araştırma daha önce yapılmış araştırmalar üzerine geliştirilir. Yapılan çalışmaların yayın içinde aktarımında bazı kurallara uyulması, yararlanılan kaynakların yine belirli kurallara göre belirtilmesi esastır. Bilimsel araştırma yapma ve araştırma sonuçlarını yayma aşamasında bilerek veya bilmeden yapılan hatalar araştırmanın güvenilirliğini zedelediği gibi ilgili bilim dalına da zarar vermektedir. Bilimsel iletişim sürecinde genelde “etik dışı” olarak tanımlanan bu davranışlar içine “sahtecilik”, “intihal/aşırmacılık”,
“uydurmacılık” ve “yinelenen yayın yapma” gibi istenmeyen uygulamalar
girmektedir.
Bu kavramlar içinde sıkca karşılaştığımız intihal (plagiarism) sadece akademik çevrelerin değil, sanat ve edebiyat dünyasının da karşı karşıya kaldığı bir sorundur.
(..)Kansu (1994) intihali, bilimsel yanıltma (scientific misconduct) başlığı altında
grupladığı üç unsur içinde tanımlamaktadır. Kansu’ya göre bilimsel yanıltma
şu üç unsurdan oluşmaktadır.
1. Bilimsel korsanlık (piracy): Başka araştırmalardaki verilerin araştırmacının
izni olmadan alınması.
Bilimsel etik ve intihal / Scientific Ethics And Plagiarism 191
2. İntihal (plagiarism): Başkalarının fikir, yazı ve çalışmalarını çalarak, aldığı
kişilere gereken şekilde atıf yapmadan kendisinin gibi göstermek.
3. Saptırma (fabrication, desk-research, dry-lab): verilerin saptırılması veya var olmayan bilgilerin/verilerin yoktan var edilmesidir (s.72).
Bu gruplamalardan da anlaşılacağı gibi bilimsel yanıltma veya etik dışı davranışların pek çok örneği vardır. İntihali diğerlerinden ayıran temel özellik bilimsel intihalin merkezinde atıfın yer almasıdır.Atıf, temel işlevi; atıf yapan ile atıf yapılan belge arasında bir bağ kurmak
olarak tanımlanmaktadır (Smith, 1981, s.84, aktaran Al ve Coştur, 2007, s.144).
Neden atıf yapılır? sorusunun cevabını Garfield (1965, s.189) 15 ana başlıkta açıklamaktadır.
Bunlar: Araştırma konusu ile ilgili çalışmaları yansıtmak ve saygı
göstermek; araştırma yöntemi hakkında bilgi vermek; konuyla ilgili önceden yapılan çalışmaların okunmasını sağlamak; yazarın daha önce yaptığı ve/veya başkaları tarafından önceden yapılan çalışmaların düzeltilmesini sağlamak; konuyla ilgili iddiaları doğrulamak veya daha önceki çalışmaların eleştirisini yapmak;daha önceden yapılan yeterince bilinmeyen yayınları ve yakın tarihte yapılacak yayınları tanıtabilmek; bir düşünce veya kavramla ilgili orijinal kaynağı tanıtabilmek;önceden ortaya atılmış iddiaları tartışabilmek, eleştirebilmek ve araştırmada kullanılan verinin doğruluğunu ve gerçekliğini kanıtlayabilmek olarak özetlenebilir.
Ancak intihal sadece yararlanılan kaynağa atıf yapılmaması olarak da algılanmamalıdır.
Nitekim 'Plagiarism.org', intihalin kaynak göstererek ve kaynak göstermeyerek de yapılabildiğini belirtmektedir ( Plagiarism, 2007).
Aynı kaynağa göre kaynak göstermeden yapılan intihaller arasında şunlar
yer almaktadır;
• Hayalet Yazar (The ghost writer): Bir başka kaynaktan kelime kelime tüm
bilgiyi almak.
• Mevcut Yazı (The potluck paper): Pek çok kaynaktan alarak kendine ait gibi göstermek.
• Zayıf / Yetersiz Gizleme (Kılık Değiştirme Saklama) (The poor disguise):
Paragraf içindeki anahtar kelimeleri değiştirerek gizlemek.
• Kendinden Aşırma (The self-stealer): Kendisine ait önceki bir çalışmadan
aynen almak.
• Fotokopi (The Photocopy): Belli bir kaynaktan hiç bir değişiklik yapmadan
bir bölümü almak.
• Emek Tembelliği (The Labor of Laziness): Orijinal çalışma için çaba sarfetmek
yerine çalışmanın büyük bir kısmını başka kaynaklardan alıntılarla
doldurmak."tır.
Evet böyle söylüyor bilim insanı araştırmacı Nazan Özenç Uçak ve Hatice Gülşen Birinci.

SANATTA İNTİHAL NE KADAR OLUR? / HASSAS SORUNA BİRAZ DA BİZ DOKUNALIM
İntihal (çalıntı) suçlanmasıyla birçok yazar karşıkarşıya kalmıştır.
Orhan Pamuk'un kitaplarındaki bazı bölümlerin başka kitaplar/yazarlara ait eserlerden esinlendiği söylenmektedir. Bazı romanlarındaki belli kısımların tamamen alıntı olduğu öne sürülmektedir. Hürriyet Gazetesi'nde Murat Bardakçı 26 Mayıs 2002 tarihinde belgelerini ortaya koyarak yazarı ,sahtecilik ve intihal ile suçlamıştır. Murat Bardakçı'ya göre Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanı, hikayesi ve anlatım şekli ile Amerikalı yazar Norman Mailer'in 'Ancient Evenings' adlı romanının bir kopyasıdır. Ayrıca suçlamalara göre Orhan Pamuk'un Beyaz Kale adlı romanı Fuad Carım'ın 'Kanuni Devrinde İstanbul' isimli eserinden birebir pasajlar içermektedir. Orhan Pamuk günümüze dek bu konuyla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmamıştır.
Bu konular internet sitelerinde fazlasıyla yer bulmaktadır.
Edebiyat konusunda başkalarının söylediklerini,yazdıklarını aktarmakla yetindim.Konu uzmanlık istiyor. Plastik/Kavramsal sanatlar konusunda ise ilk önce yıllar ötesinden bir örnekle başlayalım.
Yıl 1986 ; Y.Karayağız adında genç bir ressam, bir kuruluşun düzenlediği resim yarışmasında ödül alan resmini National Geographic dergisindeki bir fotoğraftan birebir kopyalamıştı. Sanat dünyası mutad üzere bir bardak suda fırtınalar kopardı , uzmanlar 'intihal' diye ayağa kalktı; basın konuyu günlerce işledi. O gün boş yere suçlanan Karayağız'a açıklama hakkı tanınmadı.
18 Ekim 1986 tarihli Cumhuriyet gazetesi'nin arka sayfasında altı sütun üstünden yaklaşık tam sayfaya yakın bir haber yaparak örnekleriyle konuyu okuyucularla paylaşmıştık. Sanatın ölçüleriyle 'intihal' diye bir kavramın olmaması gerektiğini o gün yazdık, bugün de söylemeye devam ediyoruz. Aynı konuyu değişik zaman ve nedenlerle Yeni Dergi, Milliyet Sanat, Varlık gibi dergiler de özel sayı kapsamında çeşitli kereler ele almışlardır.
Bugün Karayağız'ın yaptığını herkes yapıyor ; abuk/sabuk yazarlarca ödülü geri alınanarak ucube haline sokulan bu tür konular bugün sanat mı intihal mi absürdlüğü içinde tartışılmıyor bile. 'Zaman' sanatçıyı akladı,devşirmeler cemaatini oluşturan sanat yazarlarını/eleştirmenleri ise hakladı. O gün için sanat eleştirmenlerinin ve ilgili çevrenin toplu infazı yüzyıllık bir gecikmeyle Türkiye'nin Dreyfus Davasını yaratmıştı. Bilindiği gibi 1894 yılında Yüzbaşı Alfred Dreyfus'un savunmasını Emil Zola yapmıştı . O da tarihe haksızlıklar karşısında düşülen bir şerh olarak kalmaya devam ediyor Karayağız polemiği gibi..

SANAT BİR OYUNDUR (MI?) BİLİM İNSANLARININ CİDDİYETİYLE BU OYUN OYNANMAZ (MI?)
16 NİSAN 2006 HABER X 'in Picasso'ya hırsızlık suçlaması başlığıyla verdiği haberinde şöyle yazar :Güney Afrika'daki ilk büyük Picasso sergisi kavgaya neden oldu. Ünlü İspanyol sanatçı Picasso`nun eserleri, Güney Afrika`da Johannesburg`tan sonra Kapstadt`ta sergilenmeye başladı. Picasso`nun 85 eseri, 25 Afrika heykeliyle birlikte Kapstadt`ta sergilenirken, Güney Afrika Kültür Bakanlığı`nın çıkışı herkesi şaşırttı. Güney Afrika Kültür Bakanlığı Sözcüsü Sandile Memela, Picasso`nun bir düşünce hırsızı olduğunu söyledi. Afrika`da sanat dünyasının beyazların elinde olduğunu ve artık değerlerin değişmesinin zamanının geldiğini savunan Memela, `Birçok büyük sanatçı ya da yazarın bugünkü konumlarına hırsızlıkla gelmiş olması üzücü. Yaptıklarını uyarlama, ödünç alma ya da etkilenme olarak da tanımlasalar, sonuçta bu hırsızlık. Picasso`nun, bu yaratacılığını bize borçlu olduğunu itiraf edecek derecede kendine güvenli ve alçakgönüllü olabilmesi gerekirdi` diye konuştu. Afrika maskları ve heykelleriyle Picasso`nun eskiz, çizim ve resimlerinin karşılıklı sergilenmesi, Picasso`yla Afrika arasında bir ilişkinin varlığını açıkça gösteriyor: Net çizgiler, basitleştirme, köşelilik. Güney Afrikalı Bakan Memela, Kübizmin başlangıcı ve kökeninin Afrika`da yattığını ve Picasso`nun Afrika sergisinin de Afrika sanatının uluslararası bir sanat akımını nasıl etkilediğini göstermesi gerektiğini söylüyor. Güney Afrika hükümeti öfkeli : Bu durumun ne medyada ne de Güney Afrika sanat çevrelerinde yeterince dikkate alınmadığı inancı, Güney Afrika hükümetini öfkelendiriyor. Beyazların Afrika`ya hiçbir zaman saygı göstermediğinden şikayet eden Memela, Afrika hakkında anlatılan herşeyin beyazlardan kaynaklandığını ileri sürüyor. Bakanlık sözcüsü, beyazların çıkarlarının bunun böyle kalmasında yattığını ifade etti. Kendisinin herşeyden önce Afrika`nın Kübizm akımının gelişiminde oynadığı role önem verdiğini anlatan Memela, Afrika`nın kendine güvenini arttırmak için bunu vurgulamak gerektiğini söyledi. Memela, yüzyıllar süren sömürgeciliği ve 50 yıl süren ve bundan 12 yıl önce sona eren Apartheid rejimini suçluyor, bu dönemde siyahların sanat eğitimi almasının tabu olduğunu, onlara en fazla ilkokul eğitimi alma olanağı verildiğine dikkat çekiyor. `Bu artık değişecek` diyen Memela, yeni ve demokratik hükümetin hedefinin, bir Afrika rönesansıyla Afrikalıların kendine güvenini artırmak ve dengeyi sağlamak olduğunu belirtiyor. Deutsche Welle (Dagmar Wittek )
Görülüyor ki,'bana lazım olan her şeyi dünyadan sanatım için sorgusuz sualsiz alır kullanırım' diyen Pablo Picasso'da 'intihal' ile suçlananlar listesinin başında yer alır.
Sanatta İntihal/(Ç)alıntı/aşırma/esinlenme sorunun yüzyıllardır kafa yoran ve cepheleşmelere neden olan bir konu olduğunu ve bu nedenle de pek çok 'doğru'nun olduğunu biliyoruz.
Konuya internet ortamı için Metin Güçlü'nün ürettiği bir kolaj çalışmasıyla devam edelim.
Burada sanatçı görsel bir metinle 'intihal' kavramını zenginleştirerek biraz ironiyle konunun meşruiyetini işleme tabi tutuyor.
_______________________________________________________________________


Metin Güçlü
www.metinguclu.net

_________________________________________________________
Metin Güçlü'nün kavramsal özellikleriyle 'intihal' kavramının yeniden sorgulanması amacıyla eleştirel olarak ürettiği bu görsel metin,çalıntı/alıntı/kopya/intihal kavramlarını yeniden tartışmaya açmak amacını taşımaktadır.
'Kolaj'ın kavramsal düzlemde yeniden üretilmesi denilebilecek zekice kurgulanmış bu yazının orjinalindeki kaligrafik düzenlemeler/farklılıklar, konu hakkında yeni soru işaretleri oluşturmaktadır.
Yukarıda görsel örneklerde yer alan çalışmalarla Güçlü'nün konuyu sorgulayan bu metni birlikte değerlendirildiğinde 'intihal' kapsamının bilim ile sanatın ortak paydada değerlendirilemeyeceğini açıkça göstermektedir.
***
Nasıl bir sanat yapıtını oluşturan değer, sanatçının öncelikle onu 'sanat' olarak tanımlamasıysa, bir intihali ,sanattan ayıran esas öğe de sanatçının niyetidir.
Taklit olması, niyetin kötü olması anlamına gelmez. Ama kopyaya kendi imzasını atmadan, eseri diğer eserden yorumda ayrıştırmanın önünü perdelerse, o zaman durup düşünmek gerekir. Gene de günümüzde hayatla sanatın karıştığı bu post modern dünyada, hangi davranış ve üretimlerimizin bizim olduğu, hangilerini etkilenerek sermaye yaptığımız tartışılır. O zaman takit nedir cevabından 'hiçbirisi' şıkkını işaretleyerek azat olmak için, sanatçının bütününde 'kopya'nın yerinin ne olduğunu sorgulayacağız.. Bir sanat felsefesininin peşine takılan sürekli üretim mi, bir kaçamak, tek kerelik bir ilişki, kap kaç mı? Böyle yaptığımızda bile Picasso' örneğine bakarak doğru cevabı bulmak, her zaman mümkün olmayabilir. Hukukcuların aksine suçlamamak, durumu anlamaya çalışmak en iyisidir...
***
BEST OF SERDAR AMCA
Bu yazıyla uyumlu 'intihal' kavramının görünmez etki alanlarının kurbanı olduğunu ifade eden 'Best of Serdar Amca' yazısıyla 19 Kasım 2009 tarihinde Serdar Turgut konuya bodoslama giriyor.
Turgut, yazısının bir bölümde şunları söylüyor :
"Okuyucularıma bir açıklama ;
Yıllardır abi dediğim tecrübeli arkadaşımın tavsiyesiyle bir süredir internet ortamıyla bağlantımı kopardım. Haber de izlemiyorum. Sadece arada bir kısa süreliğine twitter'a girip arkadaşlarım ne yapıyor diye bakıyorum. Bir mesajda benim 1996'da yazdığım ve geçenlerde tekrar yayınladığım yazının Colin Bowles adlı bir yazarın kitabından alındığı gösteriliyordu.
Bu konuda hemen yazacaktım ama bir süre, ilk defa bugünlerde duyduğum Colin Bowles ve kitabını acaba eski bir dönemde hakikaten okumuş muyumdur diye araştırdım. Kitabın kapağı, yazarının ismi, içeriğinden bakabildiğim bölümler hiçbir çağrışım yapmıyordu. Kitabı alıp okumadığım kesin de belki acaba yurtdışına gittiğimde bir kitapçıda satın almadan okumuş muyumdur diye düşündüm. Çünkü bu mümkün. Ben her yurtdışı gezimde günlerimi içinde kahveci olan kitapçılarda geçiririm. Okuduğum her kitaptan, her makaleden notlar alırım. Eski bir adam olduğumdan hala daha indeks kartlarına alırım notları. Bu notlar aynen kullanılmak için değil, ileride bana fikirler vermesi içindir. Böyle bir süreç yaşayabilmiş olabilir miyim diye düşündüm. Çünkü çocuk yazımda kullanılan fikirler ile Bowles'in kitabındakiler arasında beni şaşırtan ve rahatsız eden benzerlikler vardı.
Mizah yazarı olmaya karar verdiğim ilk günden bu yana, mizahçıların yazılarını okumaya ve şovlarını seyretmeye özel önem veririm. Mizahın bu özerk alanı benim için ciddi bir çalışma alanıdır. Klasik mizahçılardan bazılarının (Henny Youngman, Rodney Dangerfield, Woody Allen) mizahlarını ezbere bilmeme rağmen hala daha hemen her gün okurum. Onlar bana zihin açıklığı sağlar, ipuçları verirler.
Bunlar tabii ki meşhur olanlar. Mizahın bir de amatörler tarafından icra edilen alanı var. Orada başka fikirlerden beslenen amatörler, mizah denemeleri yapar. Böylece espriler yayılır, yayılırken de anonimleşir. Ben bu anonim alanda hala daha her gün uğraşıyorum. Okuma mesaimin önemli bölümünü burada yapıyorum. Beni güldüren her malzemeyi not alırım.
Ancak çocuk yazısının yayınlandığı 1996 yılında interneti bugünkü gibi yoğun ve derin kullanamıyordum. O günlerde mizah dünyasından beslenmelerimi daha çok televizyondan ve videolardan yapıyordum. Amerikan mizahının patlama yaptığı 1970'li yıllardan bildiğim bütün komedi şovlarının videolarını o dönemde almıştım. Daha da önemlisi komedi kulüplerindeki şovlardan derlenmiş kasetlerim de vardı. Bu komedi kulüplerinde bazı geceler 'Improvisation night' diye adlandırılır. O geceler amatörler birbiri ardına sahneye çıkıp spontane espriler yapar. Özellikle bu alan, kaynağı aslında belli olan esprilerin anonimleşmesi alanıdır.
Amatörler de orada bir ticari kaygı olmadığından başkalarından aldıkları esprileri diğer amatörlerin önünde yaparlar. Ben o yıllarda bu kaynağı keşfettiğimde çoğunu dikkatle seyretmiş ve üzerine çalışmıştım. Bir ihtimal o yılda o kasetlerden bir tanesinde bahsi geçen kitaptan alınmış bir espriyi dinlemiş olabilirim. Aradan çok zaman geçtiği için kesin bilmiyorum ama olasılık olduğunu inkar etmek mümkün değil.
Komedinin anonimleşmiş alanında dünyadaki her komedyen birbirinden beslenir. Meşhur Jay Leno hala daha her gece komedi kulüplerine gider ve yeni malzeme arar. David Letterman geçen akşam monoloğunda bir espri yaptı. Ben kendi içimden 'Bunu biliyorum' dedim. O da seyirciye 'Ne kadar eski ve bilinen bir espriydi değil mi' diyerek durumu kurtardı. Çünkü o espri Henny Youngman'a aitti.
Dediğim gibi ben o kulüp şovlarından bir tanesinde yazımda kullandığım malzemeyi duymuş olabilirim.
Ancak bunun dahi olduğunu sanmıyorum. Çünkü çocuk yazısındaki, gece ağırlık taşıma esprisini ben bir Amerikan televizyon komedi şovunun içinde gördüm. Carol Burnett şov olabilir, şimdi tam emin değilim. O şovda evin bütün ahalisi yaşayan ölüler gibi gece boyunca ağırlıkla dolaşıyorlardı. Bunu ileride müsait bir yazıda kullanmak için not aldığımı hatırlıyorum.
Keçi esprisi ise o yıllarda Fransız köylülerinin yerel idareleri protesto için yerel toplantılara keçi sokmalarından esinlenmişti. Bunu bir televizyon haberinde mi yoksa bir Fransız filminde mi gördüm, şimdi hatırlamıyorum. Kitabı aynen yanıma koyup yazdığımı düşünelim. Benim oradaki keçi kelimesini kurban olmaktan kaçma duyarlılığındaki mandaya değiştirmem çok mu zor olurdu yani! Ama öyle bir süreç yaşanmadı. Hatta keçi salmayı TBMM'ye keçi salındığında hangi parti hangi tepkiyi verirdi diye bir siyasi mizah malzemesi olarak da not almıştım ama daha sonra çocuk yazısında kullandım.
Ahtapot esprisini ise o dönemde bir çizgi filminde gördüğümü ve çok güldüğümü hatırlıyorum. Bu maddeyi de oradan esinlenmiştim.
Ben 25 yıldır her Allah'ın günü mizah yazıyorum. Meşhur mizahçılar gibi ekibim, araştırmacılarım olmadığından her gün durmadan okumak ve seyretmek zorundayım. Comedy Central favorim şu aralar.
Biliyorsunuz aynı konuda geçenlerde ikinci yazıyı yazdım. Eğer ondaki maddelerde de bahsi geçen kitapta yer alanlar ile benzerlikler bulunursa bu çok ilginç olur. Çünkü o yazı üzerine hiç ön çalışma yapmadım. Sadece çocuk büyütmede kendi deneyimime dayandım. Ancak buna rağmen yine de benzerlikler olabilir. Aslında dünyadaki tüm mizahçılar birbirlerinden ve temelde aynı kaynaklardan besleniyor.
Geçen gün daima çok severek okuduğum Jack Handey'den başlığını aldığım 'Derin düşünceler' yazısında 2012 ile ilgili bir espri yaptım. Yazımın yayınlandığı günkü New York Times'ta espri aynen yer alıyordu.
Yeni yıla kadar bağlantıları koparıyorum. Sadece kitap okuyacağım ve yazı yazacağım. Bir de sadece twitter'daki arkadaşları özledikçe onlara 'Merhaba' diyeceğim o kadar. Bu arada Woody Allen'in 'The Insanity Defense' adlı kitabını tekrardan okuyorum."
***
SANATIN DİLİYLE BİLİMİN LİSANI FARKLIDIR
Serdar Turgut'un dediklerini kenara not edip, yola devam ediyoruz. Eseri üreten, tabii ki biricik ve orjinalliğini başkalarıyla paylaşmak istemez. Ama kaynak eserin anonim köklerden beslenmiş olması, bu kök ve toplumsal bellekten başka eserlerin de oluşturulabileceği gerçeğini perdelememesi gerekir. Bilim insanlarının ise konuya bakışı bambaşkadır.Daha çok konuyu pozitif temelede ,yararlılık/fayda şablonuyla değerlendiren bilim kamuoyu, esinlenmeye bile önemli ölçütler getirmektedir.
Sanatın ve bilimin bu konuda iki farklı dil konuştuğunu açıklıkla görüyoruz.
Sanat eserlerinde hukuki süreci inceleyen Filiz Ceritoğlu Sengel'in esinlenme nerede biter intihal nerede başlar konusunu işlediği "Fikir ve Sanat Eserleri Hukukunda İntihal ve Esinlenme " kitabı ise önemli bir kaynaktır demiştik.
Sanatın kurguladığı bu oyunun kuralları ise , yaşamın ve bilimin kurallarıyla koşutluk oluşturmayabilir gerçeği, 'esinti' hoşgörüsünde ayrı bir paragraf oluşturuyor..
Kitapta yer alan yargı muktezaları eşliğinde ,konu akademik bilirkişilerin kurumsal disipliniyle irdelemektedir. Avukat Sn Filiz Ceritoğlu'nun kitabının konuya getirilen açıklamalarla yeni kültürel hasatlara olumlu anlamda zemin hazırlayacağını umuyoruz. Dava konusu örneklerle zenginleştirilmiş kitap, Türkiye'de bunlar da oluyormuş dedirten keyifli hikayelerle akıcı roman kıvamında bir okuma sunuyor.
Bildiğimiz kadarıyla kapak konusu yaptığı ismiyle alanındaki tek özgün çalışma olan bu telif eser sanatçıların mutlaka kitaplığında bulundurması gereken bir ürün.
Dünya sanat tarihine baktığımızda Van Gogh'dan Zeki Faik İzer'e Rambrant, Goya'dan Amerikan Popart kurucularının tekrarlarına, Ulvi Cemal Erkin'den (anonim köçekçe vd.), Rimsky Korsakof, Çaykovsky gibi halk ezgilerini yeniden seslendirmede, Robert Musil/Oğuz Atay simetrisine kadar sayısız örnekte 'diğer' ressamın/müzikçinin,yazarın, sanatçının izleri üzerinde yol alan yeniden üretici- yaratıcıları görürüz.
Sanatsal üretimde her yeniden yaratım, kopya bile olsa yeniden bir inşa ve yorumdur.
Sanatçı istese de bir başka eseri taklit bile etse,ancak bunu yeniden oluştururken varlığının nedeniyle bağ kurararak yeniden yorumlamakta ve farklı bir aksanla eserin yeni vechelerini oluşturmaktadır.
Bethoven'den Mozart'a icra edilen her piyano eseri nasıl bir yeniden vucuda gelme ise,bu plastik sanatlar için de geçerli bir kavram olarak eserin kısmen veya tamamen yeniden işlenmesi,taklit edilmesi değil,yaratılması olarak görülmelidir.
Ucu açık bir tartışmayı içinde barındıran bu paradoks eleştiriye açıktır.
Toplumsal bedenin her soluk alıp vermesiyle sürekli genleşmesi/genişlemesi sosyolojik terzilere ek mesai olanağı sunar.
Sürekli patronlar/kalıplar/şablonlar,katagorilerle oluşan bu fiili durumu,toplum komiserleri katagorize ederler.
'Disiplinler' dediğimiz kavram ,toplumun inşa sürecinde insanın gözlemiyle oluşan iradi tanımlamalardır. İnsanoğlu kendini adlandırır/anlamlandırırken yeniden yeniden tanımlarken,rüştünü ispat eden ergenin başkaldırmasıyla yeni tanımlara ihtiyaç duyuluş, yeni faaliyet alanı olarak disiplinlerarası geçişler yeni çağın kodlarını oluşturmuştur.
Kaostan ortaya çıkan yeni toplumsal jargonlar,renkler/sesler, kıvrak ritmler, makamlar bilimden önce 'sanat' tarafından görülüp algılanmış ve yorumlanmıştır.
Arazinin,doğanın,yerin,şehrin tabiatının prozodisini ilk farkedenler, alınlarında ışığı taşıyan sanatçılar,toplumun yabanlarıdır.
Bilimin ve hukukun bu yorumları 'intihal' kapsamından çıkarması için zamana ihtiyaç vardır.
Nazan Özenç Uçak ve Hatice Gülşen Birinci'nin tanımlamalarının gözden geçirilmesi, sanatta intihal'in yeniden ve ayrı katagoride ele anıması, paragraf içi ek açıklamalar/toleranslarla bilim kıstaslarının sanata uygulanamayacağının belirtilmesi gerekir.Bu da yetmeyebilir ; farklı disiplinlerin katılımcıların görüşleri/katılımıyla konunun baştan kaleme alınması istenebilir.
Sonuç itibariyle tüm ciddiyetine, bohemliğine, entellektüel belleğine ve radikal reddiyisine rağmen sanat bir oyundur.Ritüelleri ve avcı toplumunun barınağı mağara mekanlarından beri insanoğlu korkularını dizginlemek için takit/alay ederek, yaratıcına minnetlerini sunarak,tapınarak,bazen şamanı ile erk'i paylaşarak,korkarak/korkutarak çoğu zamanda tanrısına öykünerek oynadığı bu oyunla sanatı yaratmıştır.
Korkularına kılıf olarak oynadığı bu oyunla sanatı yaratan düşkün ruhların davranışlarını rasyonel tutulabilir bir gerçek olan 'bilim' ile yargılamak mümkün değildir.
Bilim ,günlük hayata ait tekrar eden deneyler, yaşamı ve algıyı kolaylaştıran kullanılabilir pratikler oluşturur/oluşturabilir.
Sanatın ise böyle bir savı yoktur; aksine her sanat üretimi tekrarı olmayan bir kerelik,eşsiz biricik yaratıdır : öykünülse bile, takit edilemez ve asla kopyanalamaz; bu anlamıyla gerçeğin tersyüzüdür.
İşte bundan dolayıdır ki kanımızca bilim insanları Sayın Nazan Özenç Uçak ve Hatice Gülşen Birinci'nin bakışları zaviyesinden ne yazık ki sanatsal üretimin amacını önce anlamak, sonrasında tam ve eksiksiz değerlendirmek mümkün değildir.

Nazan Özenç Uçak / Hatice Gülşen Birinci
Doç. Dr. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü.
Uzman. Bilkent Üniversitesi Halil İnalcık Osmanlı Araştırmaları Merkezi.
Av.Filiz Ceritoğlu Sengel / Fikir ve Sanat Eserleri Hukukunda İntihal ve Esinlenme /Seçkin Yayıncılık 2009
Ulus Baker,Y.F.Birikim Y. 2009 - 187/246/247 s.
KONUYU TAMAMLAYACAK DİĞER YAZILAR
Zaman Gaz. 15 Mart 2009 Pazar ,Şimdi de resimde intihal polemiği
Ressamlar fırça darbesini birbirlerine vuruyor-İntihal Polemiği
Yeni Dergi, İntihal Saysı
H. İbrahim Türkdoğan'ın "Nietzsche, Stirner'in Plagiyatörü mü?
Nietzsche de mi ‘intihal’ etti? ,Gülizar Baki 11.04.2004 Zaman/Turkuaz
İntihal’ değil, yeniden-üretim, Ahmet Ada,Özgür Edebiyat Dergisi Sayı: 21
EMİN ÇETİN GİRGİN
Cunda-21/11 2009
İntihal Sorunu 2 ise aşağıdaki adresden izlenebilir..
http://emincetingirgin.blogspot.com/search/label/%C4%B0NT%C4%B0HAL%20SORUNU%202
***
Proudhon Mülkiyet Nedir? diyor,Halil Şerif Paşa ve Camondo Ailesi sonra da Gülbekyan, müslüman dünyasının ilk koleksiyonerleridir.




Paris Komününün destekçilerinden, devrimci ruhlu ressam Courbert’nin, Paris aristokrasisinin yakından tanıdığı bir Osmanlı paşası ve aynı zaman bir resim tutkunu olan Halil Bey’in siparişi üzerine 1886 yılında yaptığı, kamuoyunun karşısına ancak 1995’de çıkan ismi/cismiyle Türk icadı 'Dünyanın Başladığı Yer' tablosu çok konuşuldu.
Halil Şerif Paşa,yalnız değildir. Dünyada ilk bankacılık sistemini getirem HSCB'nin kurucusu Mayer Amschel Rothschild (23 Şubat 1744 – 19 Eylül 1812) ve Rothschild ailesinin kuzenleri, bu ailenin Türkiye ayağı Camondolar'ın da sanat tarihinde ayrı yeri vardır . Devlete borç verdiği parayı geri istemeye gittiğinde Abraham Camondo'nun evinin avlusuna geldiğini duyan Mustafa Reşit Paşa kalp krizi geçirerek ölür. 115 yaşına kadar yaşayan ünlü tefecinin mezarıysa Haliç'te hala ayakta duran, bakımsız kültürel bir mabettir; bir vakit bulursak bunları da anlatacağız.
Courbert ise yanlız Halil Paşa'nın siparişini verdiği tabloyu yapmadı; Mülkiyet Nedir? diye soran önemli karşı felsefeci/düşünür Proudhon'un'un da tarihte yer alan bilinen tek resmini yaptı. Daha sonra ressam Ufuk Suçsuzer'in yaptığı resimse Courbet'ye, ensesinde soluğunu hissetiren iyi bir portredir ki günümüzde kimi kimsesi kalmayan filozufu hatırlatan vesiledir. Proudhon'un verdiği cevap ,başta koleksiyonerlik ahlakı ve zıvanadan çıkmış kapitalizme, bizim için değerli bir bakışın ayracını oluşturur.
Bugün ajans haberlerinde Mısırlı araştırmacı yazar Muhammed Hasaneyn Heykel, Filistin'in büyük bir kriz yaşadığını ve Gazze'nin hiç kimsenin umurunda olmadığını belirterek, Filistin halkını kuşatan ve onu aç bırakanların sadece Siyonistler olmadığını, bu kuşatmayı yapanların ve bu halkı aç bırakanların bizzat Arapların olmasının son derece acı verdiğini söyledi.
Heykel'i söyledikleri,'Filistin','Gazze','sömürü' gibi ağır kelimeler islam aristokrasisi/vicdan fakirleri/dünya malı toplayıcısı zenginlerine ancak rahatsızlık verir. Şimdilik konumuz tuzukurular, yani koleksiyonerlik ; etiği üzerine düşünülmesi gereken bir konuyu alıntılarla gündeme getiriyoruz..
'Dünyanın başladığı yer','acının başladığı yer' diye de her dilde çevrilebilir; Acının lisanı olmasa da önemi Gazzeli bebek için ayrı, Parisli müslüman monşer için ayrıdır; bu bağlamda Fransız devriminin işbirlikçi evladı Courbet'nin tablosu ayrı bir önem kazanır.
Konuyu gene dağıttık. Bir yanda devrimin işbirlikçi ressamı Courbet,diğer yanda reddiyeci üstat Prudhon, Halil Paşa,Abraham Comando'nun Nazi kamplarında son bulan imparatorluğu, Lizbon'daki Gülbekyan müzesi, ilk müslüman kolleksiyonerler, Mısırlı edebiyatçı Heykel'in Gazze demeci var.
Yoğun işler,bazı sorunlar nedeniyle bir müddettir yazamıyoruz, konular toplanıyor. En iyisi bugün Bugün Soner Yalçın'ın ve Ülkü Tamer'in kolay okunan iki yazısını sizlerle paylaşmak . Konu ilk kolleksiyoner ve Osmanlı'nın burjuvalaşması üstünden Halil Paşa.
1857 yılında doğan Osman Hamdi,Şeker Ahmet Paşa ile adı anılan Sanayi Nefise'nin 1917'deki müdürü asker ressam Halil Paşa'yla bir ilgisi yoktur hatırlatalım; bu çok karıştırılan bir konu olduğu için belirtmekte yarar var...
Paris’in en ünlü resim koleksiyoncusu bir Osmanlı paşasıydı ..
Resim tarihimizde ilginç bir yolculuğa çıkalım: "O resimleri İstanbul’a getirme" emri üzerine bugünün değeriyle milyar dolarları bulan tabloları, sadece 638 bin franga elinden çıkaran Osmanlı devlet adamı kimdi? "Bir Müslüman tarafından toplanan ilk koleksiyon" unvanına sahip Osmanlı devlet adamının tabloları, bugün hangi ünlü müzelerde sergileniyor? Peki diğer yandan, Paris Louvre Müzesi’ne milyar dolarlık tabloları bağışlayan İstanbullu tüccar aileden haberdar mısınız?
Ayşe Arman’ı tanırsınız; gazeteci. Betül Mardin’i de bilirsiniz; Ayşe Arman’ın kayınvalidesi. Ve halkla ilişkiler mesleğinin duayeni.
Peki Osmanlı devlet adamı Halil Şerif Paşa adını hiç duydunuz mu? Pek sanmam.
Yukarıdaki bu üç isimle, tabloları bugün dünyanın sayılı müzelerinde sergilenen Eugene Delacroix adlı ressamın ne ilgisi vardı?
Evet, hikáyemize başlayabiliriz.
Halil Şerif, 1832 yılında Kahire’de doğdu.
Babası, bu Osmanlı kentinin hükümdarı Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın sağ kolu Mehmet Şerif Paşa’ydı.
Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Osmanlı’nın en ilerici devlet adamlarından biriydi; Fransa’dan getirdiği uzmanlar sayesinde birçok yeniliğe imza attı.
Halil Şerif ilköğrenimini bu modern atılımlarının etkisiyle Fransız okullarında yaptı. Batı düşüncesiyle burada tanıştı; sanata merak sardı.
Kısa aralıklarla gittiği Paris’ten tablolar almaya başladı. Ancak bunlar pek önemli eserler değildi.
Zamanla resim piyasasını ve sanat çevrelerini yakından öğrendi. Öyle ki, 1855’te Paris’teki Exposition Universelle’deki Mısır sergisinin sorumluluğunu yaptı.
23 yaşında gözünün hastalığı nedeniyle gittiği Paris’te yaşamını değiştirdi.
O tarihlerde Paris’te olan devrin Sadrazamı Ali Paşa’ya acilen bir metnin çevirisi gerekiyordu. Sefarettekiler kısa sürede çeviriyi yapacak eğitimden yoksundular; tercüman arandı ve Halil Şerif bulundu.
Halil Şerif çeviriyi hemen yaptı.
Sadrazam, Halil Şerif’in Fransızcasını çok beğendi. "Gel seni sefir yapalım" dedi.
Halil Şerif, Nisan 1856 ile Mart 1861 yılları arasında Atina elçiliğinde kátip oldu. Bu arada Kırım Savaşı sonrasında yapılan Paris Kongresi antlaşmasında görev yaptı.
Bu görevleri sırasında resim almayı hep sürdürdü.
Eylül 1861-Ocak 1864’te Petersburg’da "orta elçi" olarak görev yaptı. Çar II. Aleksander’la dostluğuna rağmen, Paris’i çok özlediği için görevinden ayrıldı.
Paris’e gitti. Zengin mahallelerinden (şimdiki Opera Binası yakınındaki) Rue Taitbout’daki malikáneyi Lord Hertford’tan kiraladı.
’SÜSLÜ ŞERİF’
Halil Şerif Paşa giderek ünlendi ve Paris sosyetesine dahil oldu.
Bu renkli hayat Osmanlılar arasında Halil Şerif Paşa’ya, "Süslü Şerif" adının verilmesine yol açtı. Paris gazetelerinin köşe yazarları ise onu "Osmanlı dandy’si" diye sıfatlandırıyordu.
Çok bonkördü; örneğin Figaro Gazetesi’ne para yardımı yaptı.
Kumara ve kadınlara karşı zaafı vardı.
"Grand Monde’daki en soğukkanlı kumarbaz" unvanına sahipti.
Cömertliği sayesinde kadınları baştan çıkarıyordu.
Provans’ta küçük rollere çıkan ve oyun yazarı Marc Fournier’in sevgilisi Jeanne de Tourbey’e áşık oldu. Evlendiler.
Halil Şerif Paşa, Jeanne de Tourbey sayesinde Gustave Flaubert, Saint Beuve, Ernest Renan, Emile Olivier gibi ünlü yazarlarla tanıştı.
Saint Beuve sayesinde, resimde realizmin öncüsü Gustave Courbet’in atölyesine gidip gelmeye başladı.
Bırakın bir Müslüman olarak resim almasının Parislileri şaşırtmasını; Halil Şerif Paşa aynı zamanda tartışmalar yaratan Courbet’in kadın resimlerini bile almaktan hiç çekinmiyordu. Örneğin bunlardan biri de "Dünyanın Kaynağı" adlı tabloydu!
Sanatsal değeri olan her tabloyu alıyordu. Koleksiyonu giderek zenginleşiyordu. Örneğin, dünyanın en ünlü ressamlarından E. Delacroix’in altı tablosuna sahipti. Bunların içinde en değerlisi, 40 bin franga aldığı "Liege Başpiskoposunun Katli" adlı tabloydu. Sanatsal değerleri tartışılmaz bu tabloların bugünkü toplam değeri yaklaşık bir milyar dolardır!
Halil Şerif Paşa genellikle, Delacroix gibi Doğu’nun yaşamını konu edinen, Jean Auquste Dominuqe Inges’in "Türk Hamamı", Theodore Chasseriau’nun "Arap Süvarilerinin Dövüşü", Prosper Marilhat’ın "Kahire’de Bir Sokak Resmi" gibi oryantal resimleri topluyordu.
Backhuysen, Boucher, Huysum, Watteau gibi "eski"lerden; Corot, Courbet, Decamps, Delacroix, Diaz, Ingres, Isabey, Rousseau, Troyon gibi çağdaşlardan topladığı tabloları Fransa’nın önde gelen resim tüccarı Paul Durand Ruel’in galerisinde topluyordu. Eserlerin tümü Fransız resim antolojisine giren tablolardı.
1867 yılında Paris’e gelen Sultan Abdülaziz’in ilk ziyaret yerlerinden biri de Halil Şerif Paşa’nın tablolarının sergilendiği Exposition Universelle’di.
ŞATAFATLI HAYATIN SONU
Gösterişli davetler, lüks hayat ve özellikle kumar zamanla Halil Şerif Paşa’yı ekonomik olarak zora soktu. İstanbul’dan tekrar görev istedi; büyükelçi olmak istiyordu.
1867’de görev istemek için gittiği İstanbul’da görüştüğü devlet adamlarının hepsinin bir şartı vardı:
"O resimleri İstanbul’a getirme!"
Dünya resim sanatında "ilk Müslüman koleksiyoncu" unvanına sahip Halil Şerif Paşa’nın, 1868 Ocak ayında tablolarını satışa çıkardığı haberi L’Artiste Dergisi’nde çıktı.
Fransızların ünlü edebiyatçısı Theophile Gautier satış kataloğuna şunları yazdı: "Her resim dikkatle seçilmiş. Aralarında bir tane bile kötü resim, tek bir sahte inci yok. Her sanatçının en saf elmaslarından biri burada."
Tüm tablolar müzayedede satıldı. Halil Şerif Paşa, bugün değeri milyar dolar edecek 109 tabloyu sadece 638 bin franga sattı!
Halil Şerif Paşa satış sonrası müzayedeciye şu sözleri söyleyecekti:
"Hayat ne garip; kadınlar beni aldattı, kumar yıktı ve resimlerim ise büyük paralar getirdi."
Tablolar satılınca Halil Şerif Paşa’ya Viyana Büyükelçiliği verildi.
Eşi Jeanne de Tourbey ve iki yaşında kızı Leyla Şerife ile yeni görev yerine gitmek istedi. Eşi kabul etmedi. İddiaya göre ya bir Cezayirli zengin bir Arap’la ya da aşırı milliyetçi bir Fransız kontuyla kaçtı.
Halil Şerif Paşa, kızı Leyla Şerife ile Viyana’ya gitti.
Eylül 1872’ye kadar Viyana büyükelçiliği yaptı.
Daha sonra 5 ay; Eylül 1872-Mart 1873 tarihleri arasında Hariciye Nazırlığı (Dışişleri Bakanlığı) görevinde bulundu.
Meşrutiyet taraftarıydı. Namık Kemal gibi Jöntürkler’e maddi yardımlarda bulundu.
1876 yılında da beş ay Adliye Nazırlığı (Adalet Bakanlığı) yaptı. Bir yıl sonra bu kez Paris’e "büyükelçi" unvanıyla gitti.
Ancak Paris’teki görevi uzun sürmedi. Eylül 1877’de görevden alındı.
İki yıl sonra da, Sultan II. Abdülhamid’in cülus alayında at üzerindeyken güneş çarpması sonucu vefat etti.
Aradan yıllar geçti.
Halil Şerif Paşa’nın kızı Leyla Şerife, Kahire’de yaşıyordu. Babasının İstanbul’daki malları için dava açtı. Davaya bakan hukukçu Muhammed Arif Mardin’di. Hukuk sohbetleri evlilikle sonuçlandı.
Torun Betül Mardin, büyükannesini hiç unutamadı ve kızına Leyla Şerife adını verdi.
Bir de aile geleneğini sürdürmek istercesine, yıllardır Türk ressamların tablolarını topluyor.
Halil Şerif Paşa’nın eserleri bugün nerede?
Halil Şerif Paşa’nın Fransız eşi Jeanne de Tourbey’in portesini ressam Amaury Duval yaptı. Bu tablo Paris Louvre Müzesi’ndedir.
Jean Auquste Dominuqe Inges’in "Hamam", Paris Louvre Müzesi’ndedir.
Gustave Courbet’in "Yıkanan Kadın" adlı tablosu, New York Metropolitan Sanat Müzesi’nde, "Dünyanın Kaynağı" Paris Orsay Müzesi’nde ve "Uyuyan Kadınlar" ise Paris’te Petit-Palais’dedir.
Gerard Terboch’un "Mektup Yazdıran Subay" tablosu Londra Ulusal Galeri’dedir.
Eugene Delacroix’in; "Liege Başpiskoposunun Katli" tablosu ile "Cezayirli Kadınlar" tablosu Paris Louvre Müzesi’nde, "Tasso Aya Anna Ferrora Akıl Hastanesi’nde" tablosu ise bugün Zürih’teki özel Bührle koleksiyonunda, "Tom O’Shanter’i Cadılar Kovalarken" adlı tablosu Nottingham Castle Müzesi"nde, ve "Savaş Talimi Yapan Arap Süvariler" ise Montpellier Fabre Müzesi"ndedir.
Theodore Chasseriau’nun "Arap Süvarilerinin Dövüşü" tablosu Cambridge/ Massachusetts Fogg Art Müzesi’ndedir.
Milyar dolarlIk tabloları Paris Louvre Müzesi’ne bağışlayan Osmanlı tüccarı
14 adet Monet
11 adet Degas
8 adet Sisley
7 adet Manet
5 adet Cezanne
3 adet Renoir
2 adet Pissarro.
Sadece bunlar değildi. Toplam bağışladığı sanat eseri adedi 804’tü. Bırakalım hepsini sadece yukarıda yazdığım tabloların ederinin kaç lira olduğunu tahmin edersiniz?
Fazla zorlamayın kendinizi ben söyleyeyim; bu tablolara sahip olsaydınız Türkiye’nin en zengin kişisi olurdunuz! Bu dünyanın en pahalı eserlerini Paris müzelerine bağışlayan kişi bir Osmanlı ailesiydi: Camondolar!..
Camondolar 1492’de İspanya’dan kovulan Yahudi ailesiydi. Ancak önce Venedik’e yerleştiler. Baskılardan bunalıp İstanbul’a geldiler. Ailenin zenginleşmesinde büyük paya sahip olan Abraham Salomon Camondo, 1795’te İstanbul’da doğdu.
Kardeşi Isaac ile birlikte banka kuran, bankerlik yapan, devlete borç para veren Abraham Camondo, zamanla Osmanlı’nın en zengin kişisi oldu. Reformcu bir kimliği vardı. Yahudi cemaati içinde laik ve liberal bir çizgiyi benimsiyordu. Bu nedenle modern okullar açılmasına önayak oldu.
Ancak bu reformcu çizgileri nedeniyle başta Hahambaşı Avigdor olmak üzere dindaşlarıyla ayrı düştü.
Osmanlı iktidarının modern eğitim konusunda kendilerine pek destek vermemesi üzerine kızıp 1870 yılında Paris’e göçtü.
Ne var ki, Abraham Camondo, Paris hayatını pek sevemedi. Ölünce kendisinin İstanbul’a gömülmesini vasiyet etti. 1889’da ölünce vasiyeti yerine getirildi. Sultan II. Abdülhamid’in katıldığı bir törenle İstanbul’da toprağa verildi. Ne yazık ki Hasköy’deki mezarı bugün harabe halindedir!
Geride yetişkin üç evlat bıraktı: Behor, Nesim ve Rebecca.
İSTANBUL BAŞKONSOLOSU
Gelelim resim meselesine:
19. yüzyıl sonu Paris sosyetesinin önemli isimlerinden Kont Isaac de Camondo, Nesim Camondo’nun oğluydu. İstanbul doğumluydu.
Ailesinden miras olarak; bankalar, bankerlik kuruluşları, Paris’teki şirketler, büyük bir servet ve asalet unvanı (kontluk) yanında çok büyük de bir sanat eserleri koleksiyonu kalmıştı.
Birçok şirketin başında olan ve serveti dillere destan olan Isaac Camondo, aynı zamanda 1891’den beri İstanbul Başkonsolosu’ydu.
Yıllardan beri Louvre Müzesi’nde sergilenmek üzere tablolar alıp müzeye bağışlar yapan Isaac Camondo, 1907 yılında koleksiyonunun 804 parçadan oluşan büyük bir kısmını Louvre’a bağışlamaya karar verdi.
Manet, Degas, Monet, Cezanne, Sisley, Van Gogh, Corot gibi ressamların eserlerinin de bulunduğu 130 kadar resim ile 400 kadar Japon baskı koleksiyonunu şartlı bağışlıyordu.
El yazısı vasiyetnamesinde belirttiği koşul, Louvre’un bütün eserleri eksiksiz sergilemesi ve koleksiyonun elli yıl onun adını taşıyan özel bir salonda sergilenmesiydi. Bu koşulu önce tuhaf karşılayan Fransa Milli Sanatlar Kurulu, vasiyetin altında yatan gerçeği sonradan fark etti.
O güne kadar, herhangi bir ressamın eserinin Louvre’da sergilenebilmesi ancak ölümünden on yıl sonra gerçekleşebiliyordu. Isaac Camondo müze yönetimi tarafından kabul edilen bu koşuluyla, o zamanlar ünlü olmayan ve çok eleştirilen empresyonist ressamların tablolarını daha yaşarlarken Louvre’da sergilenmelerini sağlamıştı.
Isaac’ın vasiyeti ölümünden sonra kuzeni Moise tarafından gerçekleştirildi. Louvre Müzesi’nde "Camondo Salonu" adını alan özel bölüm, dokuz yıllık bir inşaattan sonra 1920 yılında resmen açıldı. Eserlerin bir bölümü zamanla sergilenmek üzere Orsay gibi müzelere de verildi.
Bugün Paris’te Monceau Parkı’nın kenarında, bu zengin Yahudi ailenin yaşadığı eski bir konak "Camondo Müzesi" haline getirilmiştir.
Bir gün yolunuz düşerse mutlaka uğrayınız. Çıkış kapısının kenarında duvara monte edilmiş madeni levhayı okuyunuz. Levhada Camondo ailesinin 1942 yılında Auschwitz kampında yok edildiği yazılıdır!
Camondo adını bugün yaşatan servetleri değil, sanatın gücü olmuştur!
Soner YALÇIN 09.09.2007 / Hürriyet
Bu da Ülkü Tamer'in Halil Paşa'sı tarih 15 Ocak 2002 Milliyet Gazetesi
Halil Şerif Paşa’nın renkli yaşam öyküsü ..
Fransız ressam Courbet’nin "Dünyanın Kaynağı" adlı tablosu sergilendiğinde olay olmuştu. Bu tabloyu ressama ısmarlayan Halil Şerif Paşa’nın yaşam öyküsü yayımlandı
Ben Halil Şerif Paşa’nın adını bir yerlerden duymuştum daha önce. Nereden duymuştum, hatırlamıyorum. Kimdi, onu da doğru dürüst bilmiyordum. Osmanlı döneminde Fransa’da yaşamış biri... O kadar.
Enis Batur’un Elma (Sel Yayıncılık) kitabını okuyunca tanıdım Halil Şerif Paşa’yı. Enis "Örgü Teknikleri Üzerine Bir Roman Denemesi" altbaşlığıyla yayımladığı "melun metin"inde bu ilginç Osmanlı paşasının yaşamını kendine özgü bir "anı-deneme-anlatı" biçimiyle, anlattığı kişi kadar renkli yansıtıyordu. Kitabı hem öğrenerek hem edebiyat tatları alarak okumuştum.
Enis, Halil Şerif Paşa üstüne ilk elden toplanabilen bilgilerle şimdilik herkesin kabullendiği bir künyenin, kimliğin, kişiliğin ortaya çıktığını belirterek,
"Ondan ötesine geçilemedi" diyor ve soruyordu:
"Geçilemez miydi?"
Sonra yanıtlıyordu:
"Halil Şerif Paşa üzerine en ayrıntılı portre denemesini kaleme alan Davison, geçilebileceğini savlamıştır. Osmanlı, Fransız, Rus kaynakları yeterince taranmış, özel arşivlere girme çabası henüz verilmiş değildir... Halil Şerif Paşa kazısı sürdürülse, siyasal çehresi biraz daha aydınlanabilir belki de: Uzak akrabası Şerif Mardin’in saptadığı gibi ‘kendi çıkarlarını Osmanlı’nınkinin üstünde tutmuş bir Mısırlı aristokrat’ mı, Taner Timur’un ileri sürdüğü gibi ‘kumarbazlığı ve sefahatı devlet adamlığını gölgelemiş biri’ mi, ‘Jön Türkleri ve Anayasalı Osmanlı Devletini olanca gücüyle desteklemiş bir modern çağ siyasetçisi’ mi -- yakın çağ tarihçisinin işini üstlenmeye kalkışacak değilim... Burda beni mıknatısına çeken, siyasal kimliğinin arkasındaki puslu birey."
***
Enis’in ekimde yayımlanan kitabını bu ay Halil
Şerif Paşa üstüne bir başka kitap izledi: Michele Haddad’ın Halil Şerif Paşa-Bir İnsan, Bir Koleksiyon (çeviren: Elif Gökteke, P Kitaplığı).
Haddad’ın kitabına dayanarak, Halil Şerif Paşa’nın yaşamından kesitlere bakalım:
Mısırlı Prens Büyük Şerif Paşa’nın iki oğlundan biriydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun hizmetine geçtikten sonra Atina’da olağanüstü delege ve ortaelçi olarak birkaç yıl kaldı. 1861’den sonra Abdülaziz tahta çıkınca, aynı görevlerle St. Petersburg’da bulundu. Çar II. Aleksandr’la yakın dostluk kurdu. 1865’de istifa ederek Fransa’ya gitti. Paris’e yerleşti. Anayasanın gerekliliğini, meşrutiyet düzenini savunmaya başladı. Jön Türkleri destekledi. 1868’de İstanbul’a döndü. Sadrazam müsteşarı oldu. Kısa süre sonra Viyana’ya büyükelçi olarak gönderildi. 1872’de ülkeye döndü. Hükümette yer aldı. 1873’de azledildi. Üç yıl sonra Adliye Nazırı oldu. 1877’de Paris’e büyükelçi olarak atandı. İki yıl sonra öldü.
Halil Şerif Paşa’nın yaşamı sadece politik açıdan ilginç değildi. Bu yaşam, neredeyse sınırsız olarak nitelendirilebilecek bir servetin de desteğiyle, kumarla, kadınlarla, resim koleksiyonculuğuyla da renklendirilmişti. Paris gazetelerinin köşe yazarları onu "Asyalı zevk düşkünü", "Boulevard des Italiens’in Sardanapalus’u", "şakacıktan diplomat", "Osmanlı dandy’si" diye sıfatlandırmışlardı.
***
Halil Şerif Paşa’nın adı 1995’de Orsay Müzesi’nde düzenlenen bir törenden sonra sanat çevrelerinde yeniden gündeme geldi.
Bu törende Fransız ressam Gustave Courbet’nin "Dünyanın Kaynağı" (ya da Enis Batur’un uygun gördüğü çeviriyle, "Dünyanın Başladığı Yer") tablosu sunulmuştu.
Tablo, Batı Sanatı tarihinin belki de en cüretkar yapıtıydı.
Tabloyu sipariş edenin Halil Şerif Paşa olduğu, uzun süre onun koleksiyonunda bulunduğu açıklandı.
Bir avuç meraklının dışında, sanatseverler, Osmanlı paşasının ne büyük bir koleksiyona sahip olduğunu ancak o zaman öğrendiler. 1868’de Paris’te düzenlenen bir müzayedede paşanın koleksiyonundan tam 109 yapıt satışa sunulmuştu.
Bu yapıtların yaratıcıları arasında kimler yoktu ki... Backhuysen, Boucher, Huysum, Watteau gibi "eski"lerden Corot, Courbet, Decamps, Delacroix, Diaz, Ingres, Isabey, Rousseau, Troyon gibi "çağdaşlara kadar birçok sanatçı.
Müzayede kataloğuna bir sunuş yazısı yazan Theophile Gautier, "Bir Müslüman çocuğunun oluşturduğu ilk resim koleksiyonu sayılması gereken bu nadir koleksiyon sahibine, şaşmaz bir beğeni, kusursuz bir sezme yeteneği, içten bir güzellik tutkusu yol göstermiş" diyordu. "Eski başyapıtlara duyulan saygı, burada, modern başyapıtlara duyulan sevgiyle birleşmiş; geçmişe taparcasına saygı duyulması, günümüze duyulan hayranlığa en küçük bir zarar vermemiş. Bugünün ustaları, geçmiş zaman ustalarıyla yan yanalar..."
***
Michele Haddad’ın kitabı, sadece sanatseverler için değil, renkli bir yaşam öyküsünü öğrenmek isteyenler için de ilginç. Enis Batur’un, kitabın başında yer alan "Dört Dörtlük Bir Halil Bey Portresi" yazısında söylediği gibi, "Halil Bey’i kuşatan sis dağılıyor: Tıpkı üzerini örten öteki tabloların altından gecikmeli bir biçimde ortaya çıkan ‘Dünyanın Kaynağı’ gibi, bu gözüpek tabloyla aynı yazgıyı paylaşan gözüpek adamın yüzü de, onu örtmüş başka yüzlerin arasından karşımızda beliriyor."
İşte kıyameti koparan tablo
"Bu kuşkusuz 19. yüzyıl Fransız resminin en cüretli tablosudur." 1994 yılında Orsay Müzesi’ne asılınca büyük gürültü koparan L’Origine du Monde (Dünyanın Kaynağı) tablosu için dönemin Fransız Kültür Bakanı böyle demişti. Cepheden verilmiş bir kadının yer aldığı, 46x55 cm. boyutlarındaki bu tabloyu Halil Bey, Courbet’ye ısmarlamıştı.
Binbir Gece Masalları gibi, Michele Haddad’ın kitabında, dönemin iki ünlü kadınının anılarına da yer veriliyor. Cora Pearl, Halil Bey’in adını "Khadil-Bey"e çevirerek bir anısını şöyle anlatıyor:
"Bence en olağanüstü insanlardan biri ihtiyar Khadil - Bey’di. Binbir Gece Masalları’nın bir kahramanı gibi geliyordu bana. Konağı göz kamaştırıcıydı. Doğu’nun bütün harikalarını orada bulabilirdiniz. Peri masallarına yaraşır bir limonluk, büyülü odalar. Konuklarını, baharda salonunda, kış bahçesinde ağırlıyordu. Onun evinde bir anıyı canlandırmayan tek bir eşya, ilginç bir öyküsü ya da antika değeri olmayan tek bir mobilya yoktu.
"Bir akşam, çaydan önce, hizmetkar, hanımlardan biraz beklemelerini rica etti. Khadil-Bey kestiriyordu. Bir masanın üzerinde bir oyuncak kutusu gördüm. Bildiğim kadarıyla açmakta bir sakınca yoktu... Kutuda her tür oyun vardı: Quille’ler, volant’lar, dominolar, raketler. Çok uzun zamandır quille oynamayı müthiş canım istiyordu. Rahatça yere oturdum ve oynamaya koyuldum. Bir süredir, hem de itiraf etmeliyim büyük bir hevesle oyuna dalmıştım ki, Khadil içeri girdi ve benim şiddetle savurduğum top tam iki bacağının arasına geldi. Sakarlığımdan fena halde utanmıştım, hemen quille’leri toplayıp yerine koydu.
"- Bu kutuyu kaldırın, dedi bir hizmetkarına."
"Bütün intikamı bu oldu."
"Çay içildi, sohbet edildi."
"Eve döndüğümde gözüme çarpan ilk şey oyuncak kutusu oldu. Baştan aşağı fildişi kakmalıydı. 4.800 franktı değeri. Khadil akşam daveti sırasında kutuyu benim evime getirtmişti. Kral Dagobert’in cömertliğini anımsatmıyor mu bu?"
***
Dönemin bir başka ünlü kadını, şarkıcı ve tiyatro oyuncusu Marie-Colombier, Halil Paşa’yla bir akşam yemeğini anlatıyor. Yemekte Halil Bey, küçük parmağına taktığı çok güzel pembe bir elmasla süslü yüzüğünü düşürür. Yanında oturan Marie yüzüğü alıp ona uzatır.
Halil Bey’in yanıtı:
"Geri alınamayacak kadar güzel ellerde o yüzük."
Ülkü Tamer/ Milliyet Pazar 2002
Osmanlı böyle battı. Proudhon haklıydı ,kaybeden ve taklit eden bizdik; sırada gelecek yazı var...

.
