18 Aralık 2009 Cuma

Not Defteri / 1-15 Aralık 2009

ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN ÜSTTEKİ KIRMIZI BAŞLIK / Emin Çetin /Çağdaş Eleştiri başlığını tıklayın..



1 Aralık 2009/Salı -HER ŞEYİN BİR ZAMANI VAR /Ra'd sekizi doğrulayarak ,Hayatın bir zamanı,ölümün başka zamanı,annenin bir zamanı,kızın bir zamanı;herşeyin başka bir zamanı var diyor Profösör Balthazar.


1-Ludwig Wittgenstein, “Doğada ‘bir işleve sahip olan’ ve ‘bir amaca yarayan’ her şeyin, ihtiyaç olmayan durumlarda hiçbir işe yaramazken , hatta zaman zaman engel olarak‘olumsuz işlev görmesine rağmen varlığını sürdürdüğünü söylerken, doğa tarihinin temel çarkının işleyişiyle ilgili bir gözlemi okurla paylaşmaktadır.

2-Beyoğlu Mısır Apartmanı girişin üstü ilk katıyla iyi bir lokanta olarak hizmet verir.Galiba ismi İktisatçılar Derneği Lokali'dir.Benim bildiğim 30 yıl önce Soner işletirdi;aramızdaki ismi Soner'in yeriydi.Avni Arbaş,Zafer Yılmaz,Ufuk Suçsuzer,Burhan Uygur,Müfit Çelik'le sık sık giderdik.Başkaları da vardı.Geçmiş zaman gölgeli.
Şimdi Mısır Apartmanı'nın üst katlarında üç galeri var;Avni Arbaş,Müfit,Zafer yok.

3-Ulusal kimliğin dokusundaki gevşemenin emarelerinin/işaretlerinin olduğunu açıkça beyan,bazı çevreleri zinhar rahatsız etmektedir ki kendi adıma doğru bir tespittir.Bu konuyu açacağız.



3 Aralık 2009 ; Perşembe
GÜNAHKAR GREGOR SAMSALAR

1-11.İstanbul Bienali biteli bir ay oldu.Bienalin gerçek muhasebesi hala yapılmadı.Yol göstermek adına söylediklerimizi bir kere daha tekrar ediyorum.Bienalde,küratörlerin ve mesai/çalışma arkadaşlarının bize verdiği demir pençeli/çelik yürekli başkaldırı mesajının aksine başka bir durum vardı :Rusya'nın işgalle uzun süredir soluksuz bıraktığı insanların bireysel olarak düştükleri pejmürde yalnızlık.Geçmişleri, ideolojiler adına diktatörlerce tutsak edilmişti.Yarım yüzyılı geçen sürede ekonomik evrimleşmeyi ve sosyal ilerlemeyi başaramayan bir halkın ,uyum sağlamaya çalıştıkları kapitalist pazar denen cehennemde sergiledikleri acz içindeki çırpınışların iniltisi,durağan salondaki sessizliği bozuyordu. Açık bir muhalefet ya da başkaldırıdan çok, Amerikan Doları'nın kudreti önünde secde ettirilen Dogu Bloku halklarının libidosu,genç zihinlerin kültür emperyalizmine teslimiyeti, bariz olarak görmeyen ya da unutan hafızalar için yeni okumalar getiriyordu .Milyonlarca Gregor Samsa,nikbince umut dolu yeni bir dünyaya gözlerini açmıştı.Ne var ki,kendinden önceki kuşağın gerçekleştiremedikleri hayalleri,ütopyaları şehrin,ülkenin her köşesinde öylece asılı kalakalmıştı. Hesaplaşmalar,ertelenen yaşamlar her çalışmada kendini ele veriyor,isteksiz de olsa toplumsal hafızadaki rezervlerin şiddetiyle üstlerine çöken 'karanlık', cüretkar ve acımasızca eserlerin aynasında ifşa ediliyordu : Tamam,hiçbir itirazımız yoktu;ama bu bizim öykümüz değildi. Bir şeyler,başka şeylere zoraki olarak eklemlenmeye çalışılmıştı.Kapitalizm eleştirisi filan yanlızca jenerikti.Bu sergi, İstanbul ruhundan çok,tiranlığın karanlıklarından,emperyalizmin metropollerine iltica eden üç demirperde ülkesi insanının ve ait oldukları halkın sıkıntılı öyküsünün şahidiydi...Zaman ve mekan değiştiren gergedanlar,şimdi de ceketlerini çıkartır gibi derilerini tersyüz ederek ,yeni konsepte uygun kullanma talimatlarıyla,kültür sanayinin hizmetinde,şirket kültüründeki CEO 'lukla eş bir görev yükleniyorlardı;sanata eklemlenen finansman kültürüyle şirket,'şirk'/inkar demekti;kimin umurunda.. Eleştirmen,küratör,yazar,çizer;ortalarda dolaşan angaje tayfanın ortak günahı zaten bu değil mi?

4 Aralık 2009/Cuma -KARL POLANYİ'Yİ SAĞDAN SOLA DOĞRU OKUMAK!
Devletin sosyal politika alanında resmi olarak daha etkin olması gerektiği ve toplumu yoksullukla ve serbest piyasanın negatif etkilerine karşı artık kendi haline bırakmaması lüzumluluğunu sağ ve sol litaratüre aynı measafelerde duran Karl Polanyi söyler.Büyük Dönüşüm kitabında '19.Yüzyıl uygarlığı çöktü' diyor. Polanyi'nin kuramı 80'li yıllardan günümüze neoliberal politikalara alternatif olarak yeniden iştahla yorumlanıyor. Yoksulluk,insanoğlunun dinsel olduğu kadar dünyevi ideolojik kuramlarının çözümsüzlük çekirdeğidir. Evren Tok'un söylediği gibi neoliberal reformlar getirdikleri ekonomik krizlerin yanı sıra sosyo-ekonomik ve kültürel alanlarda da pek çok değişime ve dönüşüme neden oldu. Gelir grupları arasındaki uçurum keskinleşti. Yeni ortaya çıkan tüketim kalıpları ile beraber toplumsal travmalar yaşanmaya başlandı. Türkiye'nin neoliberal döneminin ilk safhalarından itibaren yumuşak bir dönüşüm yaşamasını sağlayan enformel sektörün de sonuna gelindi, özellikle yabancı sermayenin baskısı ile enformel mekân metalaşmaya başladı; artık toplumsal bütünleşme vazifesi göremez oldu. Tüm bunlar özellikle İstanbul genelinde yapılan saha çalışmaları ile birlikte Türkiye'de yoksullugun değişen yüzüne işaret ediyor ve yeni yoksulluk olarak tabir edilen bu duruma göre, artık baş edilmesi daha zor, kuralsız ve sosyal dışlanma tehlikesinin daha yoğun olarak hissedildiği bir yoksulluk türü görüyoruz. Tüm bunları Polanyi'nin perspektifi ile okuduğumuz zaman görüyoruz ki, toplumsal olarak hâlâ "çifte hareket"in ilk basamağını yaşıyoruz, belki de sonlarına yaklaşmış durumdayız. Kesin olan şey ise devletin sosyal politika alanında resmi olarak daha etkin olması gerektiği ve toplumu yoksullukla ve serbest piyasanın negatif etkilerine karşı artık kendi haline bırakamayacağıdır.
Polanyi'nin dediği gibi, sosyal, ekonomik ve kültürel bütünlüğün sağlanmasında, piyasa-toplum-devlet üçgeninde, modern zamanlarda devlete önemli bir görev düşüyor.
2005'de Boğaziçi Üniversitesince düzenlenen 'Toplumu ve doğayı Meta Efsanesinden Korumak' başlıklı konferans bildirilerinden derlenen Polanyi kitabı İletişim'den yayınlandı.


9 Aralık 2009 Çarşamba

İstanbul Belediyesi tarafından 1932 yılı sonlarına doğru konservatuvarı ıslah maksadıyla çağrılan Viyana Müzik Yüksek Okulu rektörü Joseph Marx,raporunda yöneticilerimizi şu acı sözlerle uyarır:
"Milliyetsiz büyük sanat yoktur. Vatan toprağına ve vatan sesine bağlılık mutlaka lazımdır. Yoksa sanat kıymetsiz, kansız bir özentiye döner..."



10 Aralık 2009 Perşembe-CEMİL BAŞO ÖLDÜ-

Cumhuriyet'te bugün sokak ressamı Cemil Başo'nun ölüm haberi yayımlandı.Nişantaşı Cami önündeki sergisi uzun yıllar her daim açık kaldı.Yüz metre ötede Hadi Çaman tiyatrosunun önünde Şair Suha Tuğtepe'nin eski kitap tezgahı vardı.Yıl seksenler;eve giderken her akşam üstü laflardık. Nişantaşı üçünü de yaşatmadı.
Cemil Başo'yu Suha'nın ölmeden bir sene önce çıkardığı Nişantaşı,Nişantaşı kitabından okumak gerekir;öykünün hası orada..
Orhan Pamuk,şair Haydar Ergülen,Piskolog Suna,Erdoğan Tanaltay,takılmalarımıza hep gülerek cevap veren Jak Deleon, Murat Bardakçı, Cumhuriyet'ten editörümüz Aydın Emeç, hikayeci Zeyyat Selimoğlu onlarca Cemil Başo dostu.. zaman zaman kaldırım trafiğini aksatırdık.
Eskiden sanatçı olmak 'bohem' olmakla eşanlamlıyı.Parasızlık yadırganmazdı.Artık şirketleşen ortaklıklar,sosyete pazarına dönen bienaller, idealizmden eser bırakmadı.


11 Aralık 2009 Cuma-
YARISI HEYKEL SERGİSİ-


Ocak 2010’a kadar açık kalacak Arte Istanbul’da Türkiye'nin ilk heykel galerisinde, 23 sanatçının ‘Yarısı Heykel‘ olan eserleri sergileniyor.
Sergi, 25 Kasım 2009 - 23 Ocak 2010 tarihleri arasında, Arte Istanbul Sanat Galerisi’nde ziyaret edilebilir.
Yarısı Heykel adlı sergide yer alan isimler şunlar :
Özdemir Altan, Habip Aydoğdu, Altan Çelem, Kornelios Grammenos, Mehmet Günyeli, Gül Ilgaz, Ergin İnan, Çerkes Karadağ, Fevzi Karakoç, Hüsamettin Koçan, Bahar Korçan, Şahin Paksoy, Seçkin Pirim, Yasemin Aslan Bakiri, Tuğrul Selçuk, Uğur Seyrek, Andreas Theurer, Yunus Tonkuş, Sema Topaloğlu, Ömer Uluç, Mehmet Uygun, Alinur Velidedeoğlu, Selahattin Yıldırım.
Arte Istanbul Sanat Galerisi
25 Kasım 2009 Çarşamba, 10:00
Bitiş: 23 Ocak 2010 Cumartesi, 18:00
Kumbaracı Yokuşu, Tercüman Çıkmazı 16/1 Beyoğlu-TÜNEL


12 Aralık 2009/C.tesi
SELÇUK DEMİREL / TAN ORAL ;KEDİLER ORTAK YA,RAKIYI ÇOK SULANDIRARAK İÇERSEK


Mısır Apartmanı Kat 3 Casa Dell'arte Galeri'de Hayri Ağan 'denizin söyledikleri' isimli tual üstüne yb. resim sergisi var.
Mısır Apt kat 2'de Galeri Nev'de ise Selçuk Demirel karikatürleri var.
70'lerde Tan Oral yanıp yakınırdı etkilenmelerden.
O günlerde Tan'ın acaip teorileri vardı; üslupsal olarak bir gün çizdiğini ertesi gün çizmemek gibi bir araştırıcılık peşinde dolanırdı.
Selçuk'un ilk karikatürlerini görenler,bugünkü Selçuk'a hayretle bakarlar.
1973'te yayınlanan İş Bankasının 5o yılda Türk Karikatürü kitabında bambaşka Tan Oral çizgileri,noktaları görürüz.
Gene Karikatürcüler derneğinin 74-75 yıllıklarında Politika Gazetesi'nde vd. yayınlarda bugünküne benzemeyen Selçuk Demirel'i noktalamalarıyla,taramalarla oluşan karikatürlerinde izleriz.
Tan'la Selçuk'un gittikçe birbirine benzeyen çizgileri 70'lerin sonlarında ve 80'lerde atbaşı gitmeye başlar.
İkisinde de belki,biraz Abidin Dino yalın desenlerinin izleri hayal meyal sezilir.
Kim hangisinden etkilenmiş;anlamak için Karikatürcüler Derneği yıllıklarına bakalım.
Selçuk'un ilk defa 74 yıllığında yer alır ; arkaik/deneysel çizgi fimleri, araştırmacı çizgileri, naif felsefesi, sürekli gülümseyen yüzü, sosyal kimliğiyle mahallenin ortayerindeki Tan Oral ise kurucusu olduğu Karikatürcüler Derneği'nin daha önceki yıllıklarında da görünür..
Bu yıllıktan anlaşılacağı üzere yaş farkının da göstereceği gibi aralarında uzun bir mesafe vardır.
Sonra Selçuk'un 'Biracayip' adını verdiği ilk kitabı 1980'de 12 Eylül'den hemen önce çıkar. Burada hala ideolojik içerik ağırlıkta, noktalama ve taramalarla yapılan daha az Tan'la kesişen çizgileri görürüz.
Bu dönem İtalya,Montreal vd. yarışmaların etkisiyle dış dünyayla ilşkilerin yaşandığı bir dönemdir. 74'de aldığı ödülle 1930 doğumlu çek sanatçı Adolf Born Türk karikatürünü derinden etkilemiştir.
Bu da geçer ; 'Kedili Geçmiş Zaman' kitabı ardından çıkar, benzerlikler artar.
Şimdi Tan nerede Selçuk nerede?
İkisi de,ciddiyetle mizahın peşine düşen/ekol oluşturan bir grubun üyeleriydiler.
Gırgır'dakiler gibi esprinin anasını ağlatmazlardı.
Uyuşmazlardı ama Oğuz Aral çizgisi de ciddi birikim yaratmıştır mizah tarihimizde ; bunu da belirtelim.
Diğer küçük gruplarda olduğu gibi, bu dünyada da kimse kimseyi hesapta burnuna koymazdı ; dışarıdan bakınca hala anlamakta güçlük çektiğimiz bu küçük çalımların, hasmaneliklerin/kırılganlıkların yaşandığı bol sudan sebeplerle kılıçlar çekilir, çocukca küslükler yaşanırdı. Biçimler gibi ruhlarda çocuktu..
Semih Balcıoğlu'nun,Tan Oral'ın, Oğuz Aral'ın, Suavi Sualp'in, Eflatun Nuri ve Murat Kürüz'ün anılarında ,Levent Cantek'in Türkiye'de çizgi roman araştırmalarında bu küçük fakat renkli dünyayı anlatan bol malzeme vardır.
Buna rağmen hepsi değişik kulvarlarda, aykırı mecralardan mesleklerinin hakkını vererek ilerlediler.
Çizgileri benzese de Tan Oral'da Selçuk Demirel'de ,bugün kendilerine ait farklı tercihlere sahip, güldürmeden önce, zekaya önem veren konseptleriyle iki nitelikli karikatürcüdür.
Selçuk Le Monde vd.yayınlarla ismini dünyaya duyurmuştur; yolunda yürümektedir.
Tan, Cumhuriyet'ten Taraf'a geçerek farklılıklar, yüzünde asılı duran gülümsemesinin ardında duran belirsiz dönüşümler yaşamıştır. Yeni Şafak'daki röportaji kendini anlatmakta başarılı olsa da, okur tarafından anlaşılmakta yetersiz kalmıştır. Değişimi gazeteyle sınırlı olmamış, eleştirel bakışındaki dönüşümü, çizgilerini izleyenler görmüştür .. Çizgilerin benzemesi, yolların bir olması değildir.. Çıkış/start çizgisi yakın olsa da, iki farklı uç, bambaşka iki 'zeka', değişik tümsekleri dolaşan paralel olmayan iki kişilik vardır. Selçuk zaman içinde grafik ögeleri kullanarak pentüre yakın kalıcı tatlar peşinde olmuş, Tan ise günlük gazete karikatüründe bir tarz olarak benimsediği sevimliliğin yanında yaratıcı esprisini katlayarak artırmıştır. Kediler üzerinden sevimli kalmaya çalışmak ayrı, örnekleri olan bir tercihtir ; konuya gerekirse devam ederiz..

Karikatür dünyası Ferruh Doğan,Turhan Selçuk,Ali Ulvi gibi zaman zaman birbirine yaklaşan çizgilere , şahittir. Semih Balcıoğlu çizgisisini hala kararlılıkla sürdüren profesyoneller bilinir.
Karikatürcüler kurdukları ortak hafıza havuzuyla,medyanın hakkı yenilen evlatlarıdırlar.
Hele Kemal Gökhan gibi mizah dehalarını bugün basında görmemek üzüntü vericidir. Mizah dehası deyince tek midir Gökhan, tabii ki değil. Zihni Sinirler, Sakisler, Latifler'le başlarsak göreceğiz ki önümüzde mümbit bir toprak var . Türk sanatları içinde en dünya çapındaki performansımız karikatürde saklıdır.
Ayrıca bu camiada ortak espriler konusu vardır ki hazinedir . Tüm dünya,kuyrukları birbirine değen tilkilerin hikayeleriyle doludur.
Mizah,karikatür dünyasıyla ilgili Selçuk'un sergisini gezdikten sonra bunlar ilk anda aklımıza gelenler. Örneklerle ,kıyaslamalarla ayrı bir yazı ortaya konulabilir ama bu karikatür tarihçilerinin işi ; gerekirse mukayeseli örneklerle konuyu sürdürürüz.. Daha 'iyi Karikatürcü sıfatını kimse için kullanmadık ; dokunan, var olan, zaman zaman olan, çizgide, zekada,düşüncede/inançta 'iyi'lik nedir, ona da bir başka yazıda değiniriz.

***

Tünel Ziraat Bankası'nda iki genç usta var.. Seyit Mehmet Buçukoğlu ve Selma Tuna Doğan. Her ikisi de, doğru hocalarla daha uzun yollar alacak solukta iki sanatçı.
Özellikle Doğan'a çok farklı öğreticilerle çalışmanın genç zihinlerde çapraz sorgular oluşturacağını hatırlatmak isteriz.
Doğan'ın katalogunu aldık, biyografisini okuduk. Çıkışını broşüründeki 28-32 sayfalardaki çizgisinde aramalı derim.
Selma Tuna Doğan yetenekli, doğru yönlendirmelerle geleceği olan , çözümleri desen ağırlıklı çalışmalarında bulabilecek, özgün bir dünyanın sahibi.
Kendi evinin efendisi. Yaratıcı,farklı cümleleri var.

***

Yapı Kredi Galatasaray'da Ömer Uluç sergisi, bilinen çizginin farklı malzemeyle tekrarı.



13 Aralık 2009/Pazar-
TARİHİNİ YAZMAYANIN DEFTERİNİ

Bu Kadim Şehir Antep ile ilgili yazdıklarımız yoğun olarak okundu.Başta Yozgat Tarihi/Metin Güçlü olmak üzere kendi tarihini yazan tüm kaynaklardan bilgi bekliyoruz.Gene burada tekrar edelim; Anadolu'nun güzel şehirleri,kasabaları,insanları,siz tarihinizi yazmazsanız, sizin tarihinizi başkaları yazar..


14 Aralık 2009/Pazartesi-
BEŞİKTAŞ LİDERLİK FIRSATINI KAÇIRDI; NİHAT'A BİR ŞEY DEMİYORUM-


Ligde 8 maçta sürekli galip gelen Beşiktaş iki haftadır tekliyor.Büyük umutlarla çıkılan Manisa maçında umulmadık beraberliğe razı olduk.Kaleyi salvo
bombalamakla,akıllı ve iyi olmakla da iş çözülmüyor.Rüştü,İbrahim Nihat Bobo,Tello her zamanki gibi ciddi,kuralına göre oynuyorlar.İtalyan yazar Alberto Moravia haklı çıkartırcasına biliyoruz ki,konformist davranışlar olduğu kadar non konformist davranışlar da insan tabiatına uygun;ne yaparsan yap ister topa sert gir,ister kuralları,pasları kitabında yazdığı gibi harfi harfine uygula;olmayınca olmuyor.İyi futbolcu Nihat'ın durumu ortada.Bu maçta bir kere daha gördük ki,futbol biraz da kısmet işi. Nihat şeytanın ayağını bu hafta da kıramadı.Dün dikkatinizi çekerim Nobre, 100.maçını oynadı.Kayseri,Fener 34,Galata 33,Beşiktaş 32 puana sahip.Haftaya sıralama değişecek,Beşiktaş en azından zirveyi paylaşacak;Çarşı'da kime rastlasam beklenti bu..


ŞİFRECİ DAN BROWNN İSTANBUL'DA MALZEME ARIYOR.HEM ROMA,HEM OSMANLI'NIN BAŞKENTİ'NDE MELEK YÜZLÜ SÜMBÜL BABALARLA,ROMA İMPARATORLARI KADAR ŞEYTANA KÜLLAHINI TERS GİYDİREN DERVİŞLER DE VAR.RUSLARA YAZIYI ÖĞRETEN KİRİL VE UYKUSUZ KEŞİŞLERLE,GALİP DEDELER AYNI SOKAKLARI ARŞINLAMIŞLARDIR...


Paulo Coelho,1947 yılında Brezilya'da doğdu,1986 yılında Hıristiyanların Batı Avrupa'dan başlayıp İspanya'da Santiago de Compostela kentinde sona eren geleneksel hac yolculuğunu yaptı. Bu deneyimini Hac adlı kitabında anlattı. 1988 yılında yayınlanan romanı Simyacı,Coelho'yu çok okunan yazarlardan biri yaptı.
Coelho'nun kazandığı başarı,mistik simgeleri uzak doğu derviş öykülerindeki teslimiyet,boyuneğişle birleştirip,araya sıkıştırılan sacret/şifrelerle süren maceraları polisiye öyküye çeviren Dan Brown'la devam ediyor.Ama önce Eco vardı.

Tasavvuf dipsiz denizdir;Avrupalı ve uzantıları daha yeni yeni kenarlarında dolaşıyorlar.Bir parmak bal ile biraz kafalarını karıştıralım;belki yeni Da vinci şifreleri için bu topraklarda olan hoşgörünün peşine düşerler.Onların sevdiği konulardan girelim söze. İblis,yani Şeytan ,gavurcası Mefisto...Gerçi bunlar sevmediğim ,okumaktan imtina ettiğim konulardır ama Batılı'nın yavanlığına tat katmak ve bu toprakların ürettiği engin hoşgörü adına,Anadolu'nun birikimini entellektüel hazinesini ilgili okuyucuyla paylaşıyorum...Okuyan okur..

FAUST YAZARI NE DİYOR BAKALIM;MAHLASI 'GÜLCE' OLAN KONUYU ŞÖYLE ANLATIYOR
"Goethe‘nin Faust‘unu okudunuz mu bilmiyorum. Faust, Goethe’nin en önemli iki eserinden biridir.Yazılması 62 yıl süren Faust, sadece Goethe’nın değil, dünya edebiyatının da en önemli klasiklerindendir. Faust, çağının bütün bilimlerini öğrenmeye çalışan, büyücülüğe meraklı, gezgin, bilgi ihtirası içinde kıvranan, karamsar bir kişidir. Mutluluğu aramakta ama bir türlü bulamamanın acısıyla kıvranmaktadır. Mephisto ise şeytanı temsil eder. Faust’un bu durumunu fırsat bilip onu kolayca baştan çıkarabileceğini, istediklerini yaptırabileceğini düşünür. Faust ile Mephisto bir anlaşma yaparlar. Mephisto, Faust’u mutluluğa ulaştıracak Faust’ta ruhunu Mephisto’ya teslim edecektir. Tanrı ise yaratılış itibarı ile iyi olduğunu ve ruhunun iyiliği ile doğru yolu bulabileceğini bildiği için Mephisto’nun Faust üzerinde istediğini yapmasına izin verir. Goethe’nin gerek Faust’daki gerekse diğer eserlerindeki teolojik görüşleri İslam’la birebir aynıdır. Goethe eserlerinde Hristiyanlığı ve teslis akidesini sert bir şekilde eleştirmiştir.
Faust’tan ve Goethe’nin teolojik görüşlerinden bu çok kısa girizgahla bahsettikten sonra, alıntılamak istediğim, Faust’un “Gökyüzünde Prolog” başlıklı kısa giriş bölümüne de kısaca değineyim. İnsanın en önemli sorusu “neden buradayız?”dır. Mephisto’nun Faust üzerine gönderilişini anlatan bu bölüm “insanoğlunun en mühim sorusunun” cevabı niteliğinde. Bizler bu dünyada varız ve bu gerçeği değiştiremiyoruz. Varolduğumuza göre “bunun mutlaka bir amacı olmalı” diye düşünmek kaçınılmaz. Kötülük sorununu bu düzlemde çözmenin imkansızlığı ve insana bahşedilen en ulvî duygulardan birisininde adalet olması gerçeği eskatolojiyi zorunlu kılmakta. Eskatolojisiz bir teizm, güdük ve anlamsızdır; Yaratıcı’nın sıfatlarının tecellilerini, ve insan fıtratına verilen ulvi değerleri bulanıklaştırır, insanı belirsizlikler içinde bırakır ve donuk bir bakışa hapseder.


İşte Goethe, bu eserinde insanın varoluş sorusunu işlemekte; ”eskatoloji”yi, ”dünyaya düşme”yi ve “insanın mücadelesi”ni temsili bir tarzda enfes bir dille anlatmaktadır.

Kulaklarınızı açın.. Goethe’ye, Faust’a ve ”Gökyüzündeki Prolog”a şahit olun:

Üç büyük melek öne çıkar:

İSRAFİL: Güneş yaratıldığı günden beri, kardeş kürelerle birlikte, ahenk içinde ve yıldırım süratiyle seyahatine devam ediyor.Hiç bir fâninin hikmetine nüfuz edemeyeceği bu muhteşem eserler, akıllara durgunluk verirken; sanatkarına da perestiş ettiriyor.

CEBRAİL: Dünya da Güneş’in cazibesine kapılmış giderken, kendi ekseni etrafında baş döndürücü bir hızla dönüyor; gece ve gündüz zamanı aralarında paylaşıyor. Denizler, kayalara çarparak köpürdükleri halde, dalgalar aldıkları emre uyup geri dönüyor; karalara hücum etmiyor. Denizler kadar, dağlar da kürenin hızına ayak uydurmuş; durmadan fezada yüzüyor.

MİKAİL: Kasırgalar yeryüzünde bu ahengin tesadüfî olmadığını göstermek için karada ve denizde gürleyerek dehşet saçıyor. O sırada göklerden bir ses işitiliyor; şimşekler çakıyor, yeryüzünü aydınlatıyor, insanları uyandırıyor. Ey yüce Allah’ım! Yalnız senin elçilerin bu gümbürtülerin gerçek hikmetini kavrayıp seni takdis ediyorlar.

ÜÇÜ BİRLİKTE: Hiç kimse hikmetine tam nüfuz edemediği halde, senin bakışın meleklere kuvvet veriyor. Bütün o yüksek eserlerin, ilk günkü kadar ihtişamlı duruyor.

MEFİSTO: Ey yüce Allah’ım! Beni meleklerin kadar sevmediğini biliyorum. Onlar gibi seni övecek dilden mahrumum. Fezadaki bütün mahluklar benimle alay etseler de, vazifeme devam edeceğim. İnsanları azap içinde inlerken görmek kadar bana zevk veren bir şey yoktur. Dünyanın küçük tanrısı hep aynı halde ve ilk günkü gibi bahşettiğin o küçücük ışığa güveniyor. Akıl adını verdiği bu ışığı hayvanlardan daha hayvan olma yolunda kullanıyor. Affınıza sığınarak, ben onu otlar arasında dolaşan, oraya buraya sıçrayarak şarkı söyleyen şu uzun bacaklı ağustos böceğine benzetiyorum. Hep otların arasında dolaşsa yine iyi; ama her pisliğe burnunu sokmaktan çekinmiyor.

ALLAH: Bana söyleyecek daha iyi sözlerin yok mu? Sen hep yeryüzünde kötü şeyleri mi görürsün?

MEFİSTO: Hayır, Allah’ım!Yeryüzünde sefalet, alçaklık, nefret, intikam, zulüm devam ettikçe; insanlar pençemden kurtulamazlar.

ALLAH: Ben onları imtihan ediyorum.

MEFİSTO: Onlar da hep kaybedecekler.

ALLAH: Faust’u tanıyor musun?

MEFİSTO: Şu doktoru mu?

ALLAH: Benim kulumu..

MEFİSTO: O deliyi kim tanımaz? yeyip içmesi bile öbürlerinden farklı. Dört duvar arasına kapanmış size hizmet ettiğini sanıyor. Deliliğinin yarı yarıya kendisi de farkında. Elde ettiği ilimler onu tatmin etmiyor. Ruhlar alemine vakıf olmak istiyor. Okudukça cehaletinin farkına varıyor.

ALLAH: Cehaletinin farkına varması onu bana daha çok yaklaştırıyor. Şimdi aklı karmakarışık da olsa, yakında aydınlığa kavuşacak. Bir fidan tomurcuktan çatlatılırsa, bahçıvan onun meyva vereceğini pekâlâ bilir.

MEFİSTO: Demek ona güveniyorsunuz. Eğer izin verirseniz, kendi usullerimle bu adamı nasıl yolundan saptırdığımı göreceksiniz.

ALLAH: O yeryüzünde yaşadıkça bundan menedilmeyeceksin. İnsan, hayat imtihanında seninle sık sık karşılaşacak, fakat bana iman ettiği müddetçe sırtı yere gelmeyecektir. Ne zaman samimiyetle benden imdat ister, bana sığınır, af dilerse; senin şerrinden onu korurum. Haydi git, ne yapacaksan yap bakalım!

MEFİSTO: İzin verdiğiniz için teşekkür ederim. Kedi fareyi kovalamaktan ne kadar zevk alırsa, ben de imanlı âlimlerle uğraşmaktan öyle zevk alırım. Onları deliğinden çıkarmak için her türlü hileyi kullanmaktan asla çekinmem. Şeytan yüzümü hiç mi hiç göstermem. Daima sağdan yanaşır; en güzel, en masum maskelerimi takınırım. Gururlarını okşar, havalara uçururum. Dünyanın güzel zevklerinden tattırır, ahiretten soğuturum.

ALLAH: Yetişir artık! Ben seni senden daha iyi tanırım. Git yapacağını yap. Eğer saptırabilirsen bu ruhu kendinle birlikte cehenneme sürükle. Fakat imanlı bir insanın, günahları içine batmış olsa da, tövbesini kabul ettiğimi unutma.

MEFİSTO: Tamam öyle olsun. Onu yolundan saptırmak ve cehenneme sürüklemek için elimden geleni yapacağım. Eğer, maksadıma nail olursam, o zaman gururla göğsümü kabartmama izin veriniz. Ona, her türlüğü pisliği bal şerbeti diye içirmessem bana da şeytan demesinler. Şeytan huzurdan çıkar ve sinsi sinsi sırıtır.

ÜÇ BÜYÜK MELEK (Koro halinde): Ey Allah’ın kulları! Rabbinizden asla ümidinizi kesmeyiniz. O, size annelerinizen daha şefkatlidir. Belâları ve şeytanları size zulmetmek için değil, makamınızı yükseltmek için yaratmıştır.

(Gökyüzü kapanır; melekler dağılır.)

MEFİSTO (Yalnız başına mırıldanır): Azarlamak için de olsa, Allah’ın beni muhatap alması ne zevk verici bir şey!"


16 Aralık 2009/Çarşamba-
UMBERTO ECOLAR YALNIZ DEĞİL/ ORTAÇAĞI YENİLEYEN BATININ VAROLUŞ ZEMİNİNDE,DOĞU DÜŞMANLIĞI... -


Önce Umberto Eco konuya girdi.Gülün Adı romanını (''Il nome della rosa )1980'de yayımlandı.
Orta Çağ İtalya'sında geçen romanda Hristiyan tarikatlar arası görüş ayrılıkları, cinayetler,Manastır ve etrafında gelişen olaylar, iyi kurulmuş polisiye bir öykü ile anlatıldı.
Fransisken Tarikatı Ruhani meclisi lideri Cesena'lı Michelle de, İsa ve havarilerinin yoksulluğun fikrini savunur. Kilise yoksul olmalı demektir bu.Bunun etrafında gelişen olaylar,bu felsefeden nemalanan çevreler ve karşıtları Ortaçağ karanlığında romanın iskeletini oluşturur. Bu arada İslam için Batı düşmanlığını ve kinini gösteren,örnek olarak burada bile gösterilmeyecek cümleler ustaca Türkçe çeviriden sansürlenir; 1986'da yayımlanır.
Batı'nın bilinen Doğu düşmanlığı her fırsatta irin gibi bu tür kitabların sayfaları arasından sürekli akmaktadır.

Umberto Ecco'dan devam edersek kitap özeti kısaca şöyledir:Minyatür ustası Otranto'lu Adelmo aedificium'un doğu kulesinin altında ölü bulunur.İntihar olasılığı,zordur.Dönemin devlet görevlisi William başrahipten, rahipleri sorgulama ve manastırda serbest dolaşma yetkisi alır. Fakat izne binanın kütüphanesi dahil edilmez.Oraya,sorumlu rahip ve yetiştirdiği çömezinden başka kimse giremez. Kütüphaneci, kitapları nereye koyacağını,nerede bulacağını,gizlilik derecesini bilir ve korur. Rahipler yazı salonunda çalışır. Çalışmalarına yardımcı olması açısından bazı ciltleri okuyabilirler. Abonne kitaplık için, dünyanın en zengin kitaplığı olduğunu, katı kurallarla yıllarca korunduğunu, bu kuralı ihlal edemiyeceğini söyler. Birçok rahip elyazması hazırlar, kopyalar, çeviri yapar. Sayfa düzenler ama kitaplıkta bulunan kitaplar hakkında bilgi sahibi olamazlar. Neden olarak, bazı kitapların sapkın ve yalan bilgiler içerdiği, okunmaması gerektiği söylenmektedir. Kitaplık içinden çıkılmaz bir labirent şeklindedir, odalardan odalara açılarak yapılmıştır.(Kitaplığa, zorda olsa bir şekilde girenin, çıkamayıp yakalanması için) Herhangi bir rahip kitaplıktan bir kitap istediği zaman, ne zaman geri vereceğini söyler ve alıp alamıyacağına kütüphaneci (Bazı durumlarda başrahipe danışarak) karar verir. William ve Adso, manastırın, dünyanın dört bir yanından gelen, biri diğerinden ilginç rahipleri ile tanışır. Yasak kitaplık okuyucunun merakını uyanık tutar.
Araya serpiştirdiği 'sinek pisliği' gibi aşağılamalarla ortaçağdan bugüne Doğu'ya karşı bakışı taşır.


***



17 Aralık 2009/Perşembe-
MEVLANA CELALEDİN RUMİ İÇİN ŞEB-İ ARUZ ve METİN GÜÇLÜ


Sonsuz karanlık,büyük boşluk 'evren' kendi soyutluğu içinde, değişmeye/dönüşmeye devam etmektedir;'zaman' neresinden katıldığımız belli olmayan bir süreçtir;'yasa' işlemektedir.
Büyük kozmosun kendi iç hukuku vardır da, acaba kendi dünyamızın fiziksel kurallarıyla oluşturduğumuz ampirik bilinçle gelen 'bilim' asıl gerçeği perdeleyen düşsel bir örtü müdür?
25 bin yıldır eriyen buzullarla sonuna yetişdiğimiz ve kadim sembollerle anlatılan bu öyküde asıl diyalektik süreç/durak,'amaç' ne?
Bir de olaya karşı kıyıdan bakalım..

"Gel, Gel, ne olursan ol, gel!

İster kâfir, ister mecûsî, ister putperest ol da, gel!

Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değil,

Yüz kerre tövbeni bozmuş olsan da olduğun gibi yine gel!"

17 Aralık 1273 Pazar günü güneş batarken Mevlânâ,inancına göre rahmet deryasına göçer;sevgiliye kavuşur.
İşte bu yüzden Mevlânâ için ölüm yıldönümü denmez, dostuna kavuştuğunu ve ebedî vuslata erdiğini belirtmek için düğün gecesi anlamında "şeb-i aruz" denilir.
Mevlana Celaleddin Rumi'yi,Yunus Emre,Hacı Bektaş'ı,Anadolu hoşgörüsünü Hallacı Mansur'u anlamadan tasavvufu ve doğanın belleğine kazınmış uyum yasalarını deşifre etmek mümkün değildir."Kim hürriyeti murâd edinirse ubûdiyyete, kulluğa sıkı bir şekilde devâm etsin. Hakîkî hürriyet Allah'tan başkasına kulluk yapmamaktır."kelimelerindeki 'hürriyet' sözcüğünün aynı zamanda baş kaldırış/reddiye olduğunu bilip,sosyolojik ve ekolojik yüzüyle cümleyi iyi okumak gerekir.
Evren kendi soyutluğu içinde, değişmeye ve insanın kavrayamayacağı devinimle kendi kurallarıyla dönüşmeye devam etmektedir;'zaman' neresinden katıldığımız belli olmayan süreçtir;'yasa' işlemektedir.
Büyük kozmosun kendi iç hukuku vardır,ama kendi dünyamızın fiziksel kurallarıyla oluşturduğumuz ampirik bilinç olan 'bilim',buz kütlesinde hayatta kalmak için yakılan ateş midir?
İnsan soyunun sürebilmesi için başeğmeyi öneren uyum yasaları yeni yeni tartışılır olmuştur.
insanın, varlık olarak sınırları çizilmiş ve hareket alanı sınırlandırılmıştır. Acz içinde çaresiz,camdan bir kap içinde ve kırılgandır.Yaratılmıştır ve bu fasit dairesi içinde öksüzdür,dünyaya terkedilmiş tanrının bir kuludur.
Sembol ve mecazlarla/metaforlarla binlerce yıldır anlatılan kadim öyküdeki 'gerçek' nerededir.
Tasavuffu yerleştireceğimiz yörüngede bir de insana secde etmediği için cenneten kovulan 'İblis' konusu vardır ki,'bilim'le aramızdaki antagonistik meseleye projektörleri cevirmesi bakımından önemlidir..

ONUN DERDİ BAŞKA ;'ALLAH' AŞKININ PEŞİNE DÜŞEN YOLCU ; METİN GÜÇLÜ

Şimdi bu konuları yıllardır paletinden tualine taşıyan tasavvuf erbabı bir dervişin sergisi var;ney,tambur ve ritm, şevk-ü Tarab için bekliyor..
Gerçi İnci Aksoy'un galerisindeki sergi daha hazırlık aşamasında,ama gelişmeleri adım adım izliyoruz.
Ressam Metin Güçlü ,Mevlevi tasavvufunun ritmini cazz renkleriyle birleştiriyor.
Kendisi yaptığı işi tanımlarken tevazu göstererek dervişlikten daha çok etkilenme diye belirtiyor;günümüzün 'deli' dünyasında,şehrin cangılında kurtarılmış bir yürek,sessiz bir zaviye..; ekliyor düşünürken,ilahi kelamı belki,haddimi aşmadan günümüz insanına,farklı bir zaviyeden düşün/dürtmek denilebilir(mi?)
Bir derviş gölgesi,tennuresi içinde özgün/özgür bir performans için adım adım 1 Şubat tarihine doğru ilerliyor..

***

Oğuz Atay'ın kelimelerde anlattığını, eski dönem resimlerinde/ çizgilerinde canlandırır,ironik potporilerle değinir, 1980'nin karanlık günlerini şenlendirirdi. Bu konuya benzerliği olan ressam Metin Güçlü için yazılan yazı ise aşağıdaki adreste okunabilir.

http://www.lebriz.com

***


TEOLOJİDEN TEKNOLOJİYE 'İBLİS' // VEYA HALLAC'A DOĞRU DENİZİ GÖRECEKSİN SAKIN ŞAŞIRMA
Fırsat buldukçe bu konuya devam edeceğiz..




EFSANE CARLOS GİTTİ;BÜTÜN ZAMANLARIN EN İYİ ONBİRİNDEYDİ...


Brezilya’nın Corinthians kulübü, Fenerbahçe’den Roberto Carlos’u transfer ettiğini resmen duyurdu.Carlos’un Fenerbahçe’deki son maçı Sherriff karşılaşmasıydı.15 dakika ısındıktan sonra neden son iki dakikada sahaya çıktığını Daum'a sormak gerekir. Carlos bütün zamanların en iyi 11 futbolcusu arasında tartışmasız yer alır.Carlos'un giden yaşlı kurt Aragones hakkında söylediklerini kimse dinlemedi;Fener kaybetti.Fener seyircisi Carlos'a ne kadar kızarsa kızsın,yaşlı futbolcu dünyada sarı lacivertlilerin adını Avrupa kupasını almışçasına tekrar ettirdi.Çok önemli bir markaydı.Sonuçda futbol pragmatizm demekse bu da bir önemli yarardır; yabana atmayın.. Günlük hayatın yavan problemlerinde araya giren diyalektiğin olması gereken basamaklarına prim vermeyen kural dışılıklar, sözdizimi/sentaks farklılıkları sanki matematikçi Nach'a göndermeler yapıyor;
Fenerbahçe, Beşiktaş’a 3-0 boyun eğmesinin ardından Kasımpaşa’ya da 3-1 yenilerek hüsran yarattığı durumu var ki,hiçbir reklam bu hezimetlerin üstünü örtemez.Fener Beşiktaş rekabetinde sarılacivertlilerin başa çıkamadığı bir Davut Golyat hikayesi saklı:Sanki,Tanrı ağırlığını her zaman Kartal'dan yana koyuyor..
Ha,dünyanın gelmiş geçmiş en iyi onbiri dedik;kimleri sayabiliriz?


***

Google Zeitgeist: 2009′un En Çok Aranan Kelimeleri Açıklandı

Arda Kutsal'ın konuyla ilgili yazısı şöyle "ShareGoogle’ın her yıl geleneksel hale getirdiği Zeitgeist listesi bugün 2009 yılına özel olarak açıklandı. Google’da en çok aranan kelimelerin listelendiği Zeitgeist’ın 2009 versiyonunda listede Michael Jackson en üst sırayı alırken, İspanyol sosyal ağ sitesi Tuenti ve Facebook onu takip etti. Sosyal medyanın nabzının attığı Twitter listede 4. sırada yer alırken, Türkiye’deki Google kullanımı ve genç kesimin etkisini ortaya koyan bir isim de listede 5. sırada yer aldı. Sanalika!


Kurulduğu günlerde Webrazzi’de de haberini yaptığımız sanal dünya uygulaması Sanalika, özellikle genç kesimin yoğun ilgisi ve ülkemizdeki Google kullanım alışkanlıkları sebebiyle tüm dünya genelinde 2009′un en çok yükseliş gösteren arama kelimeleri arasında Facebook ve Twitter ile birlikte kendisine yer buldu. Sanalika’yı yeni nesil vampir filmi Twilight’ın ikinci bölümü Yeni Ay (New Moon), pop şarkıcısı Lady Gaga ve Microsoft’un yeni işletim sistemi Windows 7 takip ediyor.

Zeitgeist’in diğer bölümlerinde de Türk girişimlerin isimlerine rastlamak mümkün. Spor kategorisinde en çok yükselen arama kelimeleri arasında Real Madrid, US Open ve UFC anahtar kelimelerini popüler spor sitesi “Sahadan” takip ediyor. Global sıralamada bir önceki yıla kıyasla en büyük düşüşü yaşayan kelimeler arasında da popüler flash oyun sitesi “Kral Oyun” göze çarpıyor. Bu listede dönemsel organizasyonlar olan Beijing 2008, Euro 2008 ile birlikte geçen yıl hayatını kaybeden Heath Ledger ve dönemin en popüler isimleri 'Barack Obama' ve 'Amy Winehouse' yer alıyor.

Google Zeitgeist 2009 ile ilgili detayları resmi sitesinden inceleyebilirsiniz. Ülkelere göre detaylı analizlere de yer verilen sayfalarda Türkiye neden özel olarak bölgesel veriler arasında incelenmemiş onu da oldukça merak ettiğimi belirtmek isterim. Tayvan, Panama gibi ülkeler varken global internet istatistiklerini birebir etkileyen Türkiye’nin bu kapsamda özel olarak incelenmesi gerektiğini düşünüyorum."


***