
Sorulması gereken asıl soru şudur:
'Türkiye'nin ruhu bu fuarın neresinde gizli?'
... Bütün bu söylediklerimizin Contemporary Istanbul ile ne ilgisi var derseniz; hiçbir ilgisi yok.
Kavramsal sanatın , belleğine kazıması gereken bu cümleler belki Venedik veya İstanbul Bienalleriyle ilintilendirilebilir ama Lütfi Kırdar'daki Contemporary Istanbul (CI)'la hiçbir ilgisi yok.
Çünkü anlı şanlı gazete yazıları,tanıtımlar ,piarlar ve mekanına rağmen ,ismine/ yarattığı kavrama göre oldukça 'çiğ' ve adını hakeden ,emanet aldığı diskurun içini doldurabilen bir fuar değil....
80 önceleri ,Nurullah Berk'lerin,Cemal Tollu'ların sergi komiserliğini yaptığı Spor Sergi Sarayı'nda açılan Devlet Resim Heykel Sergileri vardı.
Şimdiki zaman ise,'Zeitgeist' ve global kapitalizmin trendleriyle ,aynı coğrafya, komşu parselde Kongre Merkezi'ni yarattı.
Buralarda açılan çok da farklı olmayan resim sergileri ise 'contemporary art' gibi okkalı cümleciklere terfi ettiler ;Türkiye basamak atlamıştı.
Kulvarla birlikte 'kapak' da değişiyordu;ne Harbiye eski Harbiye,ne de semt eski semtti.
Paranın dini imanı yoktu ; Çinli'sinden Alman,Amerikalı'sına herkes biraradaydı : Aurolarla/avrolar telaşe ortaçağ panayırında milliyetsiz bir ortak coşkuyla halkolmuştu.
İyi niyetlerinden şüphe duymamamıza karşın medya,sanata destek vermek adına naif bir coşkuyla, sapla samanı karıştırarak manipülasyona neden oluyordu. Köşe yazarları, ortaya pey süren cazgır misali, izleyiciyi sürekli provoke ediyor/kışkırtıyor,yanlış yönlendiriyordu; ne gam?
Nasıl olsa sistem bizi kendinden uzak tutmada büyük hüner kazanmıştı.
Fuarın/kurumların/sanatçıların ismine eklenen 'çağdaş/güncel/Contemporary' tanımları yalnızca 'niyet' olarak kalıyor ki ;kimin umurunda? Hep "this has been done before"lar vardı da gerçek anlamda Türkiye'nin ilk siyasi eleştirileri diyeceğimiz Bedri Baykam'ın The Sin Room/Günah Odası,Referandum Box/Referandum odası niye yoktu? Leila Taghinia-Milani Heller vardı da Kubilay niye yoktu?
Burada '"this has been done before" tanımlamasını Bedri ve kült resmi anlamında değil de Türkiye sanat tarihine mal olmuş yaygın bir paradoks olarak okumak gerekli; her sanatçı için soruyoruz; mutluluğun resmini yapan abidinler var da, kanayan yaralarına tütün basan eyübler niye yok?
Bedri Rahmilerden aldıkları mirası Devrim Erbiller, Adnan Çokerlerle, Aydın Ayanlar, Bedri Baykamlarla sürdüren içinde bu toprakların rengi, kokusunu barındıran sanat, emperyalizmin kıskacındaki ikibinler İstanbul'unda derdini hangi kuyulara anlatabilir.
Sorulması gereken asıl soru şudur: 'Türkiye'nin ruhu bu fuarın neresinde gizli?'
Bir hafta boyunca ortalığı ayağa kaldıran köşe yazarları,editörler,eleştirmenler serginin adı ile ruhu örtüşüyor mu? ; sormadılar/sorgulamadılar.Aşağıda örneklerini göreceğiniz yazılarla mai hülya içinde,salkım sepelek bir furya başlattılar;bunlara yol açanları anlamak mümkün değildi.
Bertold Brecht'in 'Hollywood' adlı ünlü şiirinde
'Her sabah ,ekmeğimi kazanmaya /
Giderim pazara,yalanların satıldığı yere' diyordu
Herkesin işi tıkırındaydı ; cennet yeryüzüne hiç bu kadar yaklaştırılmamıştı :aykırı ses/nefes istenmiyordu..
ÇAĞDAŞ SANAT PANAYIRI CONTEMPORARY ISTANBUL (CI)
Gerçi 2.Dünya savaşı 44'de bitmiştir ama demir perde henüz gerilmemiştir.
1948 ise değişimin tarihidir:
Dünyada olduğu kadar , Türkiye'de de DP'yle başlayan bu süreçte durum benzerdir.
Amerika yapacağını yapmıştır ; Jesse James suikastı tadında durumlar,komplolar,metaforlar/arayüzler/simgeler,semboller imal ederek , düşünce dünyasına olduğu kadar,pratik yaşamımıza da sürekli kendi menşeili gündemleri (oluşturarak/dönüştürerek) eklemlemiştir.
Rezervinde her zaman,Truman'ları,Mc Carhty'leri,Greenberg,Guggenheim,Duchamp'ları olmuştur.
İnsanoğlunun birleşik belleğinde rekabet olduğu kadar,suç ve suçlama da büyük 'haz' oluşturur.Tuzaklarını kuşanan kavramsal sanatın asıl sorması gereken sorularına ,genel olarak sanatçılar hala çok uzaktır.
Tabii esas 'mahrem' ,adlandırılmaktan öte,insan tarafından anlaşılamayan yaşamın anlamıdır:Aslında her isim/sıfat,kişiyi/durumu,gerçeği örten bir 'küf'/'küfr' değil midir? Oluşumun yüzeyindeki Küf katmanı arttıkça 'inkar' elle tutulur,vazgeçilmez olur.
Küf/Küfr ,Kafir'i doğururken,şarap anlamına gelen 'Hamr', aslen aklı perdeleyen örtüdür; içildikçe sert çekirdek yumuşar.
Yalnız kalmamak adına Slavoj Zizek'in paletinden renk alarak söylediklerimizi kuvvetlendirirsek , bir kişinin zaman dışı karakterine yazılmış cennetten alınan,oranın muhkemi yılanla birlikte sembolize edilen 'ilk kötülük' fikri vardır.'Kötülük' iyi'nin ikizi, bir ilke meselesi,bir etik tavır,hatta amprik/yararlılık halidir.'Haz' ilkesinin ötesinde ,ilerlemenin gereği,bir özgür irade/seçme hakkıdır.Nedenseldir:İnsanın dünyada olması bir sonuçtur; doğurgandır.
'Örtü'yle gelen kopuşlar içindeki 'kötülük ' yalnız 'patolojik motifleri (haz,kar,kullanılabilirlik,fayda veya sanatsal oyun/yaratma,vd.) hesaba katan basit,yararcı/oportünist bir faaliyet/kabiliyet değildir.Tam tersine başlangıçtaki Habil/Kabil'in öyküsünden mirasından günümüze devreden ebedi,yaratılışın diğer yanıyla ilgili ve özerk ,canlıyı var eden seçimler sunan 'ilahi öz'e ait akaşik bir kayıttır.
Hamr/örtü ve şarap'ın çevrelediği,meleklerin secdeye durduğu 'etik insan', hayat önünde duruşu ve mesafeleriyle,canı acıyan 'nefs/nefes' sahibi biyolojik insana karşı mücadele verir.Biri,diğerine tasallut etmiştir ;kabul ama örtü öncelikle hangisini kapatmak ister.Ahit Sandığı'ndaki paradoks ,kötüyü ve iyiyi aynı anda doğurur.'Gerçek' sizin ona nasıl bakmaya karar verdiğinize bağlı olmadan farklı kavramlarla,dokunarak ve yol alarak anlaşılan yapı inşasıdır.Durarak söyleyelim;'yapı inşasıdır'.Durağanlık değil,süreklilik halinde 'gerçek' vardır.Ve yaratılış,insana doğası itibariyle hazine sunmaktadır ; özgür irade.
Seküler düşünce oluşurken ,Tanrı'nın krallığından,insanın kurduğu dünyaya geçişte 18. yüzyılda Marks da emanet aldığı 'Tabula Rasa' kavramını çok kullanmıştır.İnsan zihni doğuşu itibariyle boş ve temiz bir kayıttır.
Newton Sapienes,kafasına düşen elmayla birlikte sanki çıldırmıştır.Müspet bilimlerin şahı fizik ,insanın önünde köleleşmiş,boyun eğmiş/secde etmiş bir doğa tahayyül etmektedir.Bir el haraketiyle aydınlanma gelir,bir kol hareketiyle ağırlıklardan kurtulunur,ses mesafeleri yok eder ,çeperde zamanlararası yolculuk başlar.İnsan,Levh-i mahfuz'un tutanaklarından ,var olmanın dayanılmaz ağırlığından kendine boş sayfa açmış, bu defa 'bilim' tütsüsüyle kendisinin kutsadığı bir kitaba tapınma başlamıştır.
Bir yanda doğanın ritmi içinde olabildiği kadar birarada ve ihtiyacına göre/barış içinde yaşam vardır ; diğer tarafta seçimini baskılamak ve değiştirmek,her şeye karşı direnerek başkaldıran kötülük çiçekleri koleksiyoncusu, her şeyin sahibi ,doğanın mezar kazıcısı,hackeri /rakibi/menhusu ,merkezdeki insan vardır.Ki beratını eski,yeni/çok yeni tüm kutsal ahitlerden almıştır; Tanrı'nın yeryüzündeki halifesidir.
Felsefe olduğu kadar günümüz sanatı da kavramlararası yolculuktur ; sürekli düşünceyi tetikler.Oyun içinde oyun vardır.Yeni dünyanın kapılarını açar ki,açılan her kapıdan onlarca pınar taşar.Terimler,fikirleri çoğu zaman aşar .Esas figür konu başlıkları,fragmanlar önce gelir;eskidikçe,yeni fikirler arası yolculuğun ara yüzlerini oluşturur.
Zaman yoktur,fark yoktur;insan başından beri hep aynı insandır.Özüyle tanrısal ve ölümsüzdür.Lakin,herkes aynı günahın öznesidir.İnsan iradesinin ağırlıklarının terkedildiği sunağı ,kurbanın mezbahanesi,akropolün kutsalı ,adak taşının öznesi olarak 'sanat'ı ve şimdiki zamandaki mekanı Güncel Sanat / veya uluslararası deyişiyle Contemporary Art'ı ritüel bağlamında yeniden düşünmeyi/oluşturmayı sürdürürken ,dikkatli izleyicinin düşünce harelerinde ,depresif Hermann Nitsch sureti belirmektedir ; uç bir örnektir ama törenselliği ,seküler anlamda sorgulamasıyla kapıyı aralamıştır.
Bütün bu söylediklerimizin Contemporary Istanbul ile ne ilgisi var derseniz;hiçbir ilgisi yok.Kavramsal sanatın belleğine kazıması gereken bu cümleler belki Venedik veya İstanbul Bienalleriyle ilintilendirilebilir ama Lütfi Kırdar'daki Contemporary Istanbul (CI)'la hiçbir ilgisi yok :
Çünkü anlı şanlı gazete yazıları,tanıtımlar ,piarlar ve mekanına rağmen ismine ve yarattığı kavrama göre oldukça 'çiğ' kalmıştır ; adının içini dolduran bir fuar değildir.
'ÇAĞDAŞ SANAT FUARA TAŞINIYOR' VE 'YARATICILIĞIN SONSUZLUĞU' DİYORSUNUZ AMA,BİZ BİRAZ ELDE OLANA BAKALIM
Çağdaş sanat panayırı Contemporary Istanbul (CI) 307 sanatçı ve 73 galeriyle açıldı.
'Çağdaş sanat fuara taşınıyor','Yaratıcılığın sonsuzluğu','Çağdaş sanatla haşır neşir bir hafta' ; İstanbul Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı Rumeli Salonları'nde 1-6 Aralık 2009 tarihleri arası süren 'Contemporary Istanbul ' sergisi için değişik gazetelerde üç hanım yazarın şevk dolu,okuyucuyu yönlendiren başlıkları bunlar.
Radikal'de Nur Çintay şöyle yazıyor ;"... Galiba en temel eleştirilerden biri, tarihlere ilişkin. Contemporary İstanbul, gene bu yıl da dünyanın en mühim sanat fuarlarından biri olan Art Basel Miami ile çakıştı; tamı tamına aynı günler. Bu durum, hem iki sanat olayını da takip etmek isteyenleri sinir ediyor, hem de artık daha büyük oynamaya niyetlenen, Türk çağdaş sanatıyla küresel çağdaş sanat ortamları arasında köprü olmayı hedefleyen bir organizasyon için baştan eksi puan oluyor. Neyse ki bu fuarların tarihleri aylar yıllar öncesinden organize edildiği için her iki etkinliğin de gelecek yıl hangi tarihlerde gerçekleşeceği şimdiden belli ve de iyi haber: Art Basel Miami 2010’da da gene 3-6 Aralık tarihlerinde ama Contemporary İstanbul’un gelecek yılki takvimi öne çekilmiş: 25-28 Kasım 2010!
(..) En çok bahsi geçen ve tebriklerden yorgun düşen sanatçıların başında artık Galerist’le çalışmaya başlayan Kezban Arca Batıbeki geliyordu herhalde. Radikal Cumartesi’nin geçen haftaki kapağıydı (Bu bizim şahsi olarak en bayıldığımız eser de demek oluyor!); Kezban Arca Batıbeki’nin kimin elinin kimin cebinde olduğu biraz karışık nefis yavrularından mürekkep ‘Da Vinci Code’u, daha asılma aşamasında satıldı! "
Zeynep Oral ise büyük bir hüsnüniyetle etkinliklere omuz veriyor,sanat dünyasındaki ortak umut ve heyecanı şu sözlerle paylaşıyor ;"Dün gece rüyamda uzayda bir yolculuğa çıkmıştım.Çok heyecanlıydı.Muhteşem güzellikler vardı...Ama yeryüzünde hayatı karartan tüm sorunlar da uzaya taşınmıştı.Yoksulluk,baskı,şiddet ve ayrımcılık..Orada da dipsiz kuyulara düşmekle ,sonsuzluğa kanat çırpmak arasında gidip geliyordum...Şimdi nereden mi çıktı rüyada bile olsa bu yolculuk? Söyleyeyim : Bir gün önce saatlerce 'Çağdaş Sanat Fuarı'nı gezmiştim. Ön açılışta izlediklerimden sonra böyle bir rüya kaçınılmazdı! (...) Çağdaş Sanat Fuarı'nı ayın altısına dek görebilirsiniz.Kaçırmayın. Yaratıcılığın sonsuzluğunu ,bundan iyi başka bir yerde göremezsiniz!"
4 ARALIK CUMA GÜNÜ VATAN GAZETESİ 4.SAYFADA MANŞETTEN VERİLEN HABER
ŞÖYLE; KABE'NİN 783 YILLIK ANAHTARI MÜZAYEDEDE
"Portakal Sanat ve Evi’nin düzenlediği müzayedede Süleyman Seyyid’e ait Karpuzlu Natürmort 900 bin TL başlangıç fiyatıyla satışa sunulacak.
Aynı müzayedede Halife El Mustansır’a ait 1226 yılında yapılan Kâbe anahtarı da ilk defa satılacak."
Aldıkları anahtarı ne yapacakları belli olmayan bu koleksiyonerleri büyük Türk sanatının usta isimleriyle birlikte düşünmek ise vatan Gazetesi yazarını amaçsız,anlaşılmaz kılıyor.
Gila Benmayor'un 6 Aralık 2009 tarihli yazsının başlığı ise "Contemporary Istanbul’da ilk iki günün satışı 5-6 milyon dolar" diyor ve devamında "Bu müthiş sanat şölenini kaçıranlar adına üzgünüm" diye ekliyor.
Sabah Gazetesi'nde ise aynı tarihte Şelale Kadak'ın köşe yazısı şöyle :
"Önceki gün ön gösterim saatinden de önce çağdaş sanatın en büyük gövde gösterisini yaptığı Lütfi Kırdar'daki Contemporary Istanbul'daki galerileri tek tek dolaşıyorum.
Etrafıma bakıyorum yalnız değilim. Çağdaş sanatın önde gelen koleksiyonerleri de koridorlarda. Abdi İbrahim ilaç şirketinin sahibi Nezih Barut ve Can Ergiz, kimseler akın etmeden rahat rahat sanat eserlerini inceleyip, satın almak için dolaşan sanatseverlerdendi mesela.
Biraz ilerde Mavi Senfoni isimli eseri 2.2 milyon liraya el değiştirince bir anda yaşayan en pahalı ressam unvanına kavuşan Burhan Doğançay'ı görüyorum. O da dolaşıyor.
Birkaç dakika sonra Contemporary Istanbul Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli ile buluşuyorum. "Biliyor musunuz, daha ön gösterim başlamadan 2-3 milyon liralık satış oldu" diyor. Eminim siz bu satırları okuduğunuzda satılan sanat eseri sayısı da fiyatı da çok artmış olacak. 'Çünkü' diyor Ali Güreli, "Kriz Türkiye'de çağdaş sanata olan ilgiyi durdurmaya yetmedi. Çağdaş sanatın satın alıcı sayısı giderek artıyor."
Bu yıl Akbank'ın sponsor olduğu Contemporary Istanbul'a katılan yabancı galeri sayısı 21'e çıkmış. Geçen yıl 16 galeri varmış. Yani kriz nedeniyle belki katılımın daha az olması beklenirken hiç de öyle olmamış. O nedenle belki, Ali Güreli "moralimiz yüksek" diyor."
Gila Benmayor, ve Şelale Sadak'ın bir köşe yazarı olarak ,olması gerektiği şekliyle/entellektüel anlamda ,dedikleri belli değil.
Anlaşılan bazı yazarlar,yazdıkları köşelerin içini doldururken oldukça zorlanıyorlar.
Bu tip yazarlar,okuyucuyu,izleyiciyi yönlendirirken 'koşan,kapan alır;geç kalan hava alır' tipi çığıtkan deyişlerden,reklam cümlelerinden/haberlerinden uzak kalmalıdırlar; reklamcı ile köşe yazarı arasında fark olmalıdır .Bu Sedat Simavi'den bize miras kalan kalemin gereğidir.
Burada sergilenen ürünleri contemporary art yani güncel/çağdaş sanat kılan hangi diskurdur? Artık ulusal sanatımızın klasiğidir burda yer alan önemli kesim.5o yıldır aynı görüntülerle sanatlarını bina eden kişilere aittir bu ürünler.Bunları,normal resim sergisi görüntüsünden anlı şanlı ismiyle farklı ve kavramsal bir söyleme sahip olan/olması gereken 'çağdaş/güncel/Contemporary Art'a terfi ettiren hangi yeni oluşum/dönüşüm/metaformozdur.
Maksim Gorki'nin çok önemli kitabı Ayaktakımı Arasında'nın kapağını değiştirmekle Madam Bovary'yi oluşturmak mümkün değildir.İkisinin de farklı auraları vardır. Auraları avrolara tahvil etme/dönüştürme, karıştırma münasebetsizliği ise esnafça girişimlerin kaçınılmaz sonucudur.
Sergide adı anılmaya değer az sayıda isim ve çalışma da bu ortaçağ panayırında kaybolup gitmektedir.
Çığırtkanların sesi,sanatın gizemini/büyüsünü bozmaktadır.
Haberler ve köşe yazılarıyla gerçek sanat,kılık değiştirmeye zorlanmakta,aidiyetler reddedilmekte,kavramlar baskılanmakta,piyasa manipüle edilmektedir.
KEŞKE 'ÇAĞDAŞ SANAT PANAYIRI' DİYEBİLSEYDİK...
2 Aralık Çarşamba günü ise Cumhuriyet'te,'Çağdaş sanat fuara taşınıyor' başlıklı yazının hemen yanında Turgay Fişekçi 'Franz Lang'a ne oldu?' başlıklı makalesinde içinde bulunulan durumu sorgularken şöyle demektedir "(..)Fritz Lang (1890-1976) sessiz sinema döneminin önde gelen film yönetmenlerinden.Naziler 1933'te Almanya'da iktidara gelince,(..) ABD'ye göç etti.(..)Amerikalı film yapımcısı,filmin kendi istekleri doğrultusunda çekilmesi için yönetmen ve senayo yazarına baskı yapmaktadır.İplerin kopma noktasına geldiği bir anda,yapımcı,isteklerini kabul etmeleri durumunda ertesi sabah bürosuna gelmelerini söyleyip gider.Senaryo yazarı,Fritz Lang'a ne yapacağını sorduğunda yönetmen,
Bertold Brecht'in 'Hollywood' adlı ünlü şiiriyle karşılık verir :
Her sabah ,ekmeğimi kazanmaya
Giderim pazara,yalanların satıldığı yere'
Gazeteler ,sanat yazarları,sanat fuarları,müzayedeler ;sistem işliyor,kriz aşılıyor çark dönüyor; herkes tekerleği çevirmeye çalışıyor.Hiç haksızlık etmeyelim,gördüğümüz gibi işin künhüne inerek etraflıca,istenilen berraklıkta okuyucuya yansıtılıyor.
Koyun can,kasap et derdinde.
Biz de biliyoruz durumu ama bu heyecan,iştah niye? Kimi kandırıyoruz.
Durumun garabetini gören Turgay Fişekçi yazısını şöyle bitiriyor " Sanatçıların arada bir durup, içinde yaşadıkları dünyayı enine boyuna düşünmeleri,söz alıp bir şeyler söylemeleri gerekmez mi?"
Yazılanlar yanında bizim söylediklerimiz ise laf-ı güzaf...
EMİN ÇETİN GİRGİN
emin çetin girgin yazışma adresi ecg.okur@gmail.com
.
